Spor Yazarı | FIFA Players' Agent

Dr. Öğr. Üyesi Sedat Hayran

FUTBOLUN SOSYOLOJİK VİZYONU.

Spor Toto Süper Lig'in 24. haftası kapanış maçında Pazartesi gecesi Hüseyin Avni Aker stadında ev sahibi ekip Trabzonspor ile konuk takım lider Fenerbahçe arasında oynanan ve lider Fenerbahçe’nin 1-0 üstünlüğüyle devam eden zirve mücadelesinin 53. dakikasında, maç hakem Bülent Yıldırım tarafından tatil edildi. Gerekçe ise “Trabzonspor taraftarlarının sahaya taş, sopa ve yanıcı maddeleri atmaları, taşkın ve edebe aykırı hareketleri ile birlikte müsabakaya müdahaleleri” oldu.

Doğal olarak hakem Bülent Yıldırım ise haklı olarak maçı tatil etti. TFF’nin aşağıdaki maddesi gereği maç hükmen Fenerbahçe’nin lehine 3-0 gibi tescil edilme olasılığı çok yüksek ve muhtemelende öyle olacak gibi. Futbol Talimatnamesi ise bu konuda 19. maddede aynen şu ifadeleri içeriyor:

MADDE 19 – GÜVENLİK NEDENİYLE MÜSABAKALARIN TAMAMLANAMAMASI

(1) Müsabaka hakemi;

a) Müsabakanın, kulübün futbolcusu, yöneticisi, teknik adamları ile diğer kişilerin ayrı ayrı veya birlikte hakeme veya rakip takım futbolcu ve mensuplarına fiili eylemde bulunmaları, kavgaya sebebiyet vermeleri ve bu eylemleri dolayısıyla müsabakaya devam edilmesi olanağının kalmaması,

b) Seyircilerin taşkın ve edebe aykırı hareketleri ile birlikte müsabakaya müdahaleleri sonucunda müsabakaya devam edilmesi olanağının kalmaması,

hallerinde müsabakayı tatil ettiğini ilan eder. Bu hallerde TFF Yönetim Kurulu, ihlali gerçekleştiren takımlardan birinin veya her ikisinin hükmen yenik sayılmasına karar verebilir. Ayrıca disiplin kurulları eylemlerin ağırlığına göre galibiyet halinde verilen puan kadar puan tenziline karar verebilirler.

(2) Müsabaka eleme usulüne göre düzenlenmişse, TFF Yönetim Kurulu, hükmen mağlubiyet kararıyla beraber takımın o sezon için bu müsabakalardan ihracına karar verir. Bu durumda disiplin kurulu, eylemin ağırlığına göre ilgili takımın ertesi sezon aynı mahiyetteki müsabakalardan ihracına karar verebilir. Play-Off sisteminde oynanan müsabakalarda ertesi sezon aynı mahiyetteki müsabakalardan ihraç kararı verilemez.

(3) TFF Yönetim Kurulu, 1. fıkrada öngörülen tüm durumlarla ilgili olarak karar verirken, müsabakanın hakemlerinin, gözlemcilerinin, temsilcilerinin, Merkez Hakem Kurulu ve Temsilciler Kurulu Üyelerinin, Disiplin Müfettişlerinin ve ilgililerin raporlarını ve her türlü delili göz önünde bulundurur.

(4) TFF Yönetim Kurulu, yaptığı değerlendirmede, müsabakanın tatil kararlarını uygun görmediği takdirde, maçın tekrarlanmasına veya yarıda kaldığı andaki sonucu ile tescil olunmasına karar verebilir. 8 (5) Bu maddede belirtilen sebeplerle aynı sezonda ikinci kez müsabakanın tamamlanamamasına sebebiyet veren takımlar hakkında yukarıdaki hükümler uygulanır.

(6) Bu maddede belirtilen sebeplerle aynı sezonda üçüncü kez müsabakanın tamamlanamamasına sebebiyet veren takımlar hakkında disiplin kurulunca ayrıca galibiyet halinde verilen puan kadar puan tenziline karar verilir.

(7) Bu maddede belirtilen sebeplerle aynı sezonda dördüncü kez müsabakanın tamamlanamamasına sebebiyet veren takımlara TFF Yönetim Kurulu tarafından o müsabaka ile ilgili olarak hükmen mağlubiyet kararı verilir. Ayrıca söz konusu takım disiplin kurulu kararıyla bulunduğu sezonda müsabakalardan ihraç edilerek, bir alt lige düşürülür ve bu takımla müsabakası olan takımlar müsabaka yapmaksızın hükmen galip sayılırlar. Disiplin Kurulu ayrıca bu durumda olan takımların takip eden sezonda da müsabakalardan ihracına karar verebilir. Alt lig bulunmaması halinde ilgili takımın bir sezon süresince ligden ihracına karar verilir.

(8) Disiplin Kurulu’nun bu madde kapsamında puan tenzili veya ihraç cezası vermiş olması saha olayları nedeniyle Futbol Disiplin Talimatı uyarınca saha kapatma ve seyircisiz oynama cezası başta olmak üzere, diğer cezaların da verilmesine engel teşkil etmez.

Özetle durum budur. Neden bu noktalara geliyoruz? Acaba kendi kendimizi hiç sorguluyor muyuz?

Bu hazin olay sonucunda Futbol sporuna birde sosyolojik pencereden bakalım istedim. Ve sosyolojik boyutuyla futbolun toplum üzerinde ki kronolojik etkisine gelin bir değinelim ve zaman süreciyle birlikte bu güzelim futbolumuzu kimler ne amaçla kullanmış? Futbolumuz ve taraftarlarımız nasıl aşağılanmış? Aşağılayanların sonu ne olmuş? Gelinen son noktada o kişi ve kurumlar neredeler futbolumuz nerede olmuş? Dilerseniz gelin hep birlikte bu enteresan tünele bir girelim pir girelim.  Hafta sonuna kadar olan sürecide isterseniz futbolun farklı bir boyutuyla değerlendirelim.

“Futbol dünyanın en popüler spor dalı olması ve milyonları peşinden sürüklemesinden dolayı sürekli tartışma konusu olmuştur. Günümüzdeki entelektüel düşünürler futbolun masum bir spor oyunu olmadığını farklı kesimler tarafından farklı kullanıldığını savunmaktadırlar.

Kimilerine göre, futbol toplumları uyutan bir afyon kimilerine göre, entelektüel bir din ya da din dışı kutsallık kimilerine göre ise, militarizmi körükleyen bir savaştır.”

Futbolun günümüzde yapılan spor dalları arasındaki önemi ve yeri tartışılmaz. Milyonlarca kişi sporcu olarak, çok daha fazla sayıdaki kişi de seyirci olarak, futbol sporuna katılırlar. Uzmanlar tarafından bir oyun olarak kabul edilen futbol, birçok ulus tarafından, gençlerinin ruhen ve bedenen sağlıklı yetişmesi yanında, sosyolojik ve psikolojik açıdan, gelişimlerindeki olumlu etkilerinden dolayı, bir eğitim vasıtası olarak kabul edilmektedir.

Futbol; çocuğun, gencin, yetişkinin fiziksel ve ruhsal olarak gelişimini, olumlu yönde desteklerken, kişilik gelişimini de bir eğitim aracı olarak güçlendirmektedir. Öğrencilerin enerjisini olumlu yönde değerlendirerek, bir gruba ait olma, grup içinde davranış gösterme, iş birliği yapma, lidere ve kurallara uyma, neşeyi ve kederi paylaşma, kendisine ve arkadaşlarına saygı duyma, kendine güven duyma vb. duygular vasıtasıyla, toplumsal yaşamda önemli bir görevi gerçekleştirmektedir.

Spor dalları içinde futbol, oynayanları ve izleyenleriyle, sporun içinde çok önemli bir yer tutar. Öyle ki; spor denince, akla gelen ilk şey, futboldur.

Futbol, her kesimden, mesleki konumları ve statüleri ne olursa olsun, tüm insanların yaşamlarını renklendiren, üretkenliklerini ve verimliliklerini arttırabilmeleri bakımından kullanılabilirliği geniş, bir spor dalıdır. Hangi yaş grubunda olursa olsun, insanların sağlıklı yaşam için, spor programı çerçevesinde uygulayabilecekleri bir spor uğraşıdır. Minyatür futbol alanları, doğal toprak ve çim oyun alanları, semt sahaları,  futbol oynayanlarla, kitlenin ilişkisindeki işlevi arttıracaktır. Aynı zamanda, sporun önleyici hekimlik alanındaki işlevleri, bu branş ile geniş bir kitleye ulaşabileceğinden, futbol oyunu, bu açıdan da ele alınmalıdır. Çünkü önleyici hekimlikte esas olan, bireyin hastalıklara karşı durabilecek sağlıklı bir bünyeye sahip olabilmesidir.

Futbola, sosyo-kültürel açıdan yaklaşıldığında, onu evrensel kılan, bazı toplumsal değerleri saptamak mümkündür. Çeşitli dil, ırk, din ve coğrafyadan gelen insanların, aynı ölçüde ilgisini çekebilen bir niteliğe sahip olan futbolun, bu nedenle evrensel olmasındaki temel ölçüt, insanların, yaşama dönük istemleri ile örtüşen özellikleri bünyesinde taşıyor olması ile açıklanabilir. Heyecan, sevinç, moral, coşku ve bunların ötesinde, birlikte yaşama ve davranışların çekiciliği gibi duygular, bireyin psiko-sosyal yaşam niteliği ile bütünleşen ve topluma yansıyan, sosyo-kültürel yapısı ile ilgili olgulardır. Futbola, bu açıdan bakıldığında, diğer spor dallarından farklı olarak, bazı nitelikler taşıdığı düşünülebilir.

Futbol, bu kadar popüler olmasından ve kitleleri peşinden sürüklemesinden dolayı, hemen, hemen her alanın içine çekilmek istenmiş ve değişik tanım ve yakıştırmalar yapılmıştır. Futbol; aslında sadece bir oyun, bir spor, ama aynı zamanda bağlayıcı ve kitlesel bir tutkudur. Kimine göre, çağdaş bir din; ya da halkın afyonu olarak tanımlanır. Ancak, son yıllarda futbolun aşağılanmasını doğru bulmayan, futbol evrenini bir popüler kültür alanı olarak ele alan çalışmalar, sosyoloji ve kültür eleştirisi konusunda, genişçe bir yer tutmaya başlamıştır. 

FUTBOL TOPLUMLARIN AFYONU MUDUR?

Dünyada ve ülkemizde, futbolun afyon olduğunu söyleyen, insanların vicdanlarını uyuşturan bir öğe olduğuna inanan, birçok aydın vardır. Muhafazakâr aydınların,  bu konudaki aşağılamaları, aşırı futbol tutkusunun, bir batıl inanç olduğu savına dayanır. Her şeyi ile futbola inanmış olan halk kitleleri,  kendilerine yakışan bir şekilde ayaklarıyla düşünmeye başlarlar. Bilinçaltlarında tatmin olurlar, bu aşamada hayvansı içgüdüler, insan mantığına hâkim olur, cehalet kültürü ezer ve böylelikle ayak takımının istediği gerçekleşmiş olur. Buna karşın, birçok sol görüşlü aydın, futbolun yığınların dinamizmini azalttığı ve devrimci güçlerini başka yöne kanalize ettiği için futbolu aşağılarlar.

Nitekim tarihte, kitleleri kadın ve sporla oyalayarak, yönettiğini ifade eden yöneticiler olmuştur. “Kitlelere, nasıl bir yöntemle, uzun süreli olarak hükmedebilirler?” sorusuna, “onları uyutarak” cevabını veren, siyaset bilimciler söz konusudur. Futbolun, kitlelerin topyekûn bir şekilde denetlenmelerini, gerçek hayattan uzaklaştırılmalarını ve kültürel aptallar haline getirilmelerini sağlayan bir afyon olduğu ileri sürülmektedir.

Marx’ın insanların acılarını, hiç değilse geçici olarak dindiren afyonlardan bahsederken, futbolu kastettiğini ileri süren sosyologlar vardır. İspanyol diktatör Salazar, diktatörlüğünün sürecinin, uzun süre ayakta kalma nedenini 3 F formülü (Fiesta, Foda ve Futbol) ile açıklayan siyaset bilimciler olmuştur. Ayrıca, Franco’nun, Bernabeau stadyumu konusunda, “bana 150 bin kişilik bir uyku tulumu yapın” dediği, bilinmektedir. Futbol, Latin Amerika’da, askeri diktatörlerin en önemli meşruiyet alanlarından birisini oluşturur. Avrupa’da ise Romanya diktatörü Çavuşesku’nun takımı Steau Bükreş, bunlara örnek olarak gösterilebilir. Yöneticilerin kitleleri, ya bir aslan gibi, ya da bir tilki gibi yönettiğine dair, görüşler vardır.

Siyaset bilimi literatüründe, kitleleri aslan gibi yöneten liderler, onlar üzerinde bir zor çemberi kurmakta ve zora dayalı bir yönetim icra etmektedirler. Oysa tilki gibi kurnaz yöneticiler, kitleleri deyim yerindeyse, kandırarak yönetmeyi yeğlerler. Bunların yönetim tarzı, çoğunlukla kitleleri oyalayıcı bir etkinlikle yönetmeye dayanmaktadır. Kitleleri oyalamak için kadın ve futbol, bu tür yöneticiler tarafından etkin morfolojik araçlar olarak kullanılmaktadır. Michels, tilki gibi yöneten yöneticilerin, çoğunlukla başvurduğu yöntemlerden birinin, kitleleri geçim derdi ile baş başa bırakmak olduğu tespitini yapmaktadır. Geniş kitleleri, geçim sıkıntısı ile bilinçli olarak baş başa bırakarak, onlar geçim kaygısı içindeyken, kendi saltanatlarını devam ettiren yöneticiler söz konusudur.

Futbol gibi kitlesel bir sporun, bu tür amaçlara açık bir tarafının olduğunu, kabul etmek gerekir. Ancak, böyle bir gerçek, futbolun da içinde yer aldığı, spor etkinliklerinin, hayatı oyun temeline dayandırdığını unutmamak gerekir. Spor, insanın sınırsız ihtirasını körelttiği için, teskin edici bir ruh dünyasını yaygınlaştırır. Böyle bir ruhun toplumda yaygınlaşması ile de, tüm işi, adeta bir “güneş ülkesi” yaratma çabası olan insan tipleri yok olur. Gerçekte ideolojiler ya da hayatın ideolojik kurgusu, insanı uzun soluklu hedeflerinin peşinde sürüklemekte ve bazen bu yolda büyük maceralara sevk etmektedir. Oysa sporun mantığı ile hayata uzun soluklu ihtiraslar hâkim olamaz. Spor, sporcunun kazanma azmi ve isteğini ateşler, ancak bu istek, sınırlı bir zamana ayarlı olduğu için, kısa süreli olarak uyanır ve söner. Spor, bu bakımdan, insanlarda mega projeleri, büyük idealleri vazeden ihtirasları değil, kısa vadeli eğlendirici, şenlikli ihtirasları uyandırır.

Hayatı ideoloji temelinden hareketle kurgulayanlar, insanların çocuksu dünyasına fazla tahammül edemezler. Kitlelerin, bir futbol takımının peşinde koşmasını anlamsız, oyalayıcı olarak kabul ederler. Sporun, bu kitleleri oyalayıcı özelliğinin insan kitlelerini ciddi konulardan uzaklaştırdığı yolunda şikâyette bulunurlar. Bu yöndeki şikâyetleri dile getiren insan sayısı, Türkiye’de de az değildir.

Aslında, hayatı ciddiyet temeli üzerine oturtan ideolojilerin, öğretilerin, uzun vadeli olarak insanlığa ne bıraktığına baktığımız zaman, çok da iyimser bir manzara ile karşılaşmayız. Gelmiş geçmiş çağların en büyük sosyal projesi olan sosyalizm, fevkalade ciddi bir hayat kurgusuna dayanmaktaydı. Bu projeyi hayata geçirmeye çalışan liderler, halkın canına okumuşlardı. Bu proje uğruna milyonlarca insan, bir binanın harcı ve taşı gibi malzeme olarak kullanılmıştı. Milyonlarca insan iskeleti üzerine, insanlığı yeryüzü cennetine götürecek bir toplum projesi için uğraşıldı, ancak bu projenin 70 yıllık serüvenine bakıldığında, arkada sadece kitlelerin ruhuna sinmiş büyük bir acı ve hüznünü görüyoruz.

Futbol, 1980’li yıllarda, askeri yönetimin biraz da teşvik edici politikalarıyla kitlelerin ruhunu okşayacak bir sosyal etkinlik olarak, Türkiye’de geniş kitlelere yayılmaya başladı. 1980’li yılların öncesinde Türkiye’de kaba bir tasnifle iki tür insan tipinin olduğu görülmekteydi. Bunlardan birincisi, “ Sağcılık, Solculuk, İslamcılık” gibi ciddi meselelerin peşinde olan ciddi insanlardı. İkincisi ise, fazla ciddi olmayan, futbolla, maçlarla oyalanan bir kitleydi. Birinci grup duvarlara yazılar yazmakta, Türkiye’yi adeta “kahrolsun” sloganlarıyla titretmekteydiler.

Birincilerin hayatları, ciddi meselelere ayrılmıştı, işleri çok ciddiydi; aşka, sevgiye, spora ayıracak vakitleri yoktu. Aslında bu insanların, başkalarını anlamaya ayıracak vakitleri de yoktu. Bu insanların işleri ciddiydi ve bunlar kafalarındaki projeyi gerçekleştirmek için geceleri uykularından feragat etmekte, kış mevsiminin dondurucu soğuklarına aldırmamakta idiler. İkinci grupta yer alan, işleri fazla ciddiye almayan; Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş maçlarında, tezahürat yapan insanlardan oluşan kitle, 1980’lerde sürdürdükleri yaşamlarını, günümüzde de devam ettirmektedirler. İşleri ciddi olan kitleler ise, Türkiye’yi askeri yönetime teslim etmişlerdi. Bunun sonucunda, binlerce kişi öldürülmüş, ocakları sönmüş ve birçok insan ceza evlerinde yaşamaya mahkûm olmuştur.

Dünya döndü, yıllar geçti. Franco gitti, pek çok diktatör de gitti. Aradan uzun zaman geçmesine rağmen, futbol, hala bütün dünya için önemli ve çok popüler bir olay. Hala milyonlarca insan onunla ilgileniyor, onu önemsiyor. Söylendiği gibi, sadece azgelişmiş ülkelerin çokça ilgilendiği bir şey değil. Avrupa bu işi, üçüncü dünya ülkelerinden ya da Türkiye’den çok daha ciddiye alıyor. Onda başarılı olmayı, ekonomik başarıyla eşdeğer görüyor. Çünkü futbol artık endüstriyel bir sektör haline geldi.  

Sonuç olarak, toplum yaşantısında var olan her şey, asıl amacının dışında, farklı amaçlarla kullanılabilir. Futbol da bu amaçla kullanılmıştır. Fakat bu olay, futbolun birey ve toplum açısından önemli işlevleri olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

FUTBOL SAVAŞ MIDIR?

Futbol, sadece bir oyun değil, birden fazla oyundur. Futbolda, oyun içinde oyunlar çoğalır. O kadar ki, bir anda, insanlık tarihinin bütün birikimleri; edebiyat, ayin, bilim, savaş, politika ve daha aklınıza ne geliyorsa, bu doksan dakikalık oyuna dâhil olur ve oyunlaşır. Bu karmaşıklık hiç kuşkusuz, futbolu olduğundan daha cazip bir duruma getirir. Futbol sporunu, insanların önceleri kendilerini koruma ve düşmana karşı güçlü olma maksadıyla yaptıkları bilinmektedir.

Mücadele etmekle özdeşleşen futbol, bazen gerçek bir savaşa dönüşebiliyor ve o zaman, Azrail ile burun buruna gelmenin bir başka adı da, maça gitmek oluyor. Eskiden dinsel fanatizmin, ulusal coşkunun ve siyasal tutkunun görüldüğü yerlere, günümüzde futbol fanatizmi çöreklenmiş bulunmaktadır. Dinde, milliyetçilikte ve siyasette olduğu gibi, futbolda da şiddet olaylarının meydana gelmesi, tansiyonun bir anda yükselmesine neden olmaktadır.

Bazı kimseler topun, bir cin olduğuna ve insanların ruhlarının, bu cin tarafından ele geçirdiğine inanmaktadırlar. Öfkeden kuduran, ağzından köpükler saçan bir taraftarı gözümüzün önüne getirdiğimizde, bu inanç bize hiç de saçma görünmemektedir. Fakat futbol sahalarında görülen şiddet olaylarının büyük bir kısmı, aslında futboldan kaynaklanmıyor. Stadyumdaki şiddet, sokaklara düşen şiddet değil; tersine, sokaklardan, toplumdan gelen şiddet stadyuma yansıyor. Ancak ne yazık ki, istenmeden gerçekleşen bir takım üzücü olaylar, sanki stadyumdan kaynaklanmış ya da futbol bahane edilmiş gibi yorumlanıyor. (İşte yanlış olan ve futbola karşı yapılan saygısızlık çokta bir tanesini de böyle davranışlar oluşturabiliyor.) daha da ilerisi futbol bahane edilerek tarihte yaşanan savaşlar bile olmuştur. 1969 yılında iki komşu Orta Amerika ülkesi, Honduras ile El Salvador, arasında bir savaş patlak vermişti. Bu iki yoksul ülkenin halkları, yüzyılı aşkın bir süredir birbirinden nefret ettiklerinden, karşılaştıkları her türlü sorunun sorumlusu olarak, birbirilerini gösteriyorlardı. Honduraslılara bakılırsa Salvadorlular, onların ekmeklerine göz dikmişlerdi. Salvadorlulara göre ise, ülkelerindeki işsizliğin ve açlığın sebebi, Honduraslılardı. Her iki ülkenin halkı da birbirine düşman gözüyle bakarken, bu ülkelerde, birbiri ardından iktidara gelen diktatörler de bu düşmanlığı yaşatmak için ellerinden geleni yapıyorlardı.

Bu savaşa, “futbol savaşı” adı verildi. Çünkü yangını, Tegucigalpa ve San Salvador statlarında çakan kıvılcımlar başlatmıştı. Dünya kupası elemelerinde çıkan kavgalarda, çok sayıda yaralanmalar ve ölümler olmuştu. Ertesi hafta iki ülke, karşılıklı olarak, diplomatik ilişkilerini kesmişlerdi. Honduras, kırsal kesiminde çalışan yüz bin Salvadorluyu topraklarından çıkarmış, bunun üzerine Salvador tankları Honduras sınırını geçmeye başlamıştı.

Bir hafta süren savaşta, dört bin kişi ölmüştü. On iki binden fazla insan yaralanmış, elli bin kişi evini ve toprağını yitirmişti. Pek çok köy imha edilmişti. Diktatörlükle idare edilen her iki ülkenin yöneticileri, Latin Amerika sisteminin yarattığı insanlardı ve yangına körükle gitmişlerdi. Tegucigalpa’da halkın dilinden düşüremediği bir söz vardı: “Honduraslı, eline bir odun parçası al ve bulduğun Salvadorluyu gebert!” Salvador’da da durum farklı değildi: “Bu barbarlara layık oldukları dersleri vermeliydi!”, her iki ülkenin çulsuz halkı birbirlerini boğarken, yöneticilerle toprak ağalarının burnu bile kanamamıştı.

Günümüze geldiğimizde; öncelikle her futbol maçı, rekabet olmaktan çok, sanki bir savaş halini alır. Bu savaş, maç başlamadan önce yazılı ve görsel basında seyircilere ilan edilir. Gazeteler, bir hafta boyu haber başlıkları ve haber içeriği ile seyirciyi savaşa hazırlar. Futbol, yeryüzündeki muhtelif halkların ulusal duygularına tercüman olur. Tribünlerde ve asıl önemlisi sahada, 11 kişilik şortlu iki ordu, bazen bir semtin, bir kentin ya da bir ülkenin kılıcıdır. Kılıçlar çekilince, kıran kırana çarpışırlar. Tribünlerdeki çarpışmalar da buna eklenir ve çarpışma, bizatihi bir ritüel olarak yaşanır. Her ne kadar, arada bir kan dökülse ve üzücü olaylar cereyan etse de, tribünler arası savaşlar, genel olarak hafif yaralanmalarla sonuçlanır.

Seyircilerin maça, döner bıçakları, sopa ve demir getirmelerinin nedenleri anlaşılmış değildir. Amaç, kendini korumak olsa, daha değişik ve etkili silahları getirebilirler. Sanki maç başlamadan önce, futbolculara ve seyircilere psikolojik üstünlük sağlamak istercesine, görünen bu araçları yanlarına alırlar. Gerçek savaş sahadadır. Komutan (teknik direktör) savaşa çıkılmadan önce, savaşçıların yerlerini (kalede, savunmada ve hücumda) belirler. Cephe girişinde (yedek kulübesinde) gazi olanın veya o gün iyi savaşamayanın yerine girecek savaşçılar ve lojistik destek sağlayan sıhhiye ve levazım birlikleri de hazırdır. Artık savaş için komutanlar, planlarını yapmış askerlerini alana sürmeye hazırdır. “Savaşı kazanmak için her şey mubahtır” denilir.

Sahadaki savaşçılar da bu söze uyarlar. Hakem görmeden yumruk, dirsek, tokat, tükürük, küfür, ..vb. futbol dışı hareketleri yaparlar. Hakem görmeden bu atraksiyonlar ne kadar çok yapılırsa, o kadar profesyonel olunur. Maç esnasında futbolcular, en ufak bir temas veya örselenmede yere düşer, kıvranarak bağırır. Onu görenler, ayağının veya herhangi bir yerinin kırıldığını sanırlar. Ama sıhhiye birlikleri sahaya girerek, ellerindeki sihirli spreyi sıkarak, savaşçıyı anında tedavi eder. 90 dakika boyunca futbolcular sahada, seyirciler tribünde, üstünlük kurmaya gayret gösterirler. Sahada tekmeler havada uçuşur, dirsekler, küfürler, tükürükler,...vb hepsi vardır. Şeklinde en ağır küfürleri savunmakta bir sakınca görmezler. Orada, küfür edebiyatının, ne derece zengin olduğuna şahit olunur. En fazla küfürden nasibini alan da hiç, şüphesiz maçı idare eden hakemlerdir. Onlar da olmasa, hiçbir maç tamamlanamaz. Ama yine de toplum, ayinsel şekilde küfürlere devam eder ve böylece maç bittiği zaman, zaferi kazanmış olan taraftarlar, sahaya inerek, bu kahramanlık destanını yazanları omuzlarında gezdirirler. Seyirci, daha sonra sahadan sokaklara, sokaklardan caddelere yayılan coşku seliyle, sabahlara kadar eğlenir. Bu esnada televizyon kanalları, haber almak için bu olayı görüntülemeye çalışırlar. Kamerayı karşısında görenler, biraz daha coşku seline abartıyla katılırlar. Bu arada coşku seli, tabancaların ateşlenmesi ile magandaların piyasaya çıkması ile devam eder.

Ülkemizde futbol tarihinin en kanlı “savaşı,” 17 Eylül 1967 tarihinde, Kayseri Şehir Stadı’nda cereyan etmiştir. O yıl, ikinci ligde oynanan iki komşu ilin takımı, Kayserispor-Sivasspor’un maçında, tribünlerde çıkan çatışmada, çoğunluğu Sivas’tan gelen “Yiğido”lardan olmak üzere, 41 ölü ve 600 yaralı vardı. Başbakan Süleyman Demirel ve İçişleri Bakanı Faruk Sükan başta olmak üzere, bütün Türkiye adeta şok olmuştu. Stadın tribünlerinde, yan yana uzanan 41 ceset, Anadolu’ya yayılan futbolun, alttan alta beslenen eski gerilimlerin, su yüzüne çıkması için mükemmel bir arena oluşturduğunun işaretiydi. İki il arasındaki mezhep bölünmesi, ekonomide Kayseri’nin Sivas’tan daha hızlı adımlarla gelişmesinin yarattığı haset duyguları, tutuşmaya hazır otlar gibi bir kıvılcım bekliyordu. Tezahüratın ardından, küfürleşmeler başlayıp sonra havada taşlar uçuşanca, “yangın” çıktı. Olaylar ne yazık ki geride 41 ceset bıraktı.

Bir spor dalı olan futbolun amacı, dostluk ve kardeşliktir. Fakat ülkemizde ve dünyada durum pek öyle değildir. Örneğin; aradan uzun zaman geçti ancak hatırladıkça daha dün gibi tazelenen hazin bir olayı daha düşünelim lütfen. UEFA Kupa organizasyonunda Galatasaray, Leeds United karşılaşması öncesi, İstanbul’da iki İngiliz taraftarının öldürülmesinden sonra, 7 Nisan 2000 tarihli Star Gazetesinin başlığı “Two Size”, Güneş Gazetesinin ise, “İlk Şamarı Holiganlar Yedi” biçiminde dostluğa hiç yakışmayan tarzda yayınlanmıştı.

Oysa endüstriyel sektör haline gelen, eğlence sanayinin zafer çağında dünyanın en popüler ve en birleştirici sporu olan futbol, aynı zamanda küresel bir gösteri sanatı kimliğiyle de seyirlik bir spor dalı olmalıdır. Kötü amaçlar için kullanılmamalıdır. Futbol sektörü içinde görev alan herkes, kendimizi sorumlu kabul eden hepimiz entertainment dünyamızda futbola gerekli değeri ve yaklaşımı gösterip, toplum üzerindeki etkisini doğru olarak algılayabilirsek, işte o vakit her şey çok daha güzel olacaktır.

Sağlıklı, mutlu güzel günler geçirmeniz dileğimle, esen kalın…