Spor Yazarı | FIFA Players' Agent

Dr. Öğr. Üyesi Sedat Hayran

SAYIN ÖMER ZÜLFÜ LİVANELİ. 

Onu değil Türkiye, tüm dünya biliyor. “Ordre national de la Légion d'honneur” Fransa'nın en yüksek dereceli şeref nişanı ile ödüllendirilen önemli bir Rönesans adamı. Türk sinemasının en özgün isimlerden bol ödüllü usta yönetmeni. Aydın ahlakı, vicdanı ve refleksleriyle Türk halkının kayıtsız kalamadığı naif bir siyasetçi. Beş kıtada sürekli verdiği konserleri, yankı yaratan CD’leri, insanın içine dokunan kitapları, köşe yazıları ve en çokta senfonik süite dönüştürülen müzikal eserlerine hastayız hepimiz. Dünya sanatçımız Sayın Ömer Zülfü LİVANELİ Beyefendiyi röportaj Sponsorumuz Dalyan Club Tesislerinde konuk ettik. 

    

Türkiye’nin adını bir kültür elçisi olarak dünyanın dört bir yanına taşıdı. Rekor sayıda uluslararası ödüller alıp, dünya genelinde milyonların sevgilisi, Türkiye’nin ise ulusal gururu oldu. Şarkıları gibi yalın ancak insanın içine dokunan kitaplarının satışlarıyla Dan Brown ile yarışan fenomen bir edebiyatçı. 2002 yılı genel seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi’nden 22. dönem İstanbul milletvekilimiz.

Kültür ve sanat çabalarıyla dünya barışına yaptığı katkılardan dolayı UNESCO-Paris tarafından büyükelçilikle onurlandırılan Sayın Livaneli, otuzdan fazla ulusal ve uluslararası “Premier” ödüllerinde sahibidir. Bunlar arasında Barnes&Noble Büyük Yazar Ödülü, San Remo Yılın Bestecisi Ödülü, Almanya Plak Eleştirmenleri Birliği Ödülü, Hollanda Edison Ödülü, Valencia ve Montpellier film festivallerindeki En iyi Film ödülleri, Antalya Film Festivali'ndeki iki Altın Portakal ödülü sayılabilir.

“Global Arts & Entertainment” dünyasında Ömer Zülfü Livaneli rüzgârı estiren beşi bir yerde bir Rönesans adamı o. İyi bir müzisyen ve besteci, iyi bir edebiyatçı, iyi bir yazar ve akademisyen, iyi bir siyasetçi ve şöhreti iyi taşıyan müthiş bir Mega Star. El attığı her işin hakkını  veren ya da hakkını veremeyeceği hiçbir işe el atmayan, “adam gibi adam”. Duyar gibiyim; “Daha ne gerekir bir ünlüyü anlatmak için” diyorsunuz galiba.

  

Egolarından sıyrılmış, kaprislerinden arınmış bir insan. Tüm şöhret ve başarılarına rağmen hala içten ve samimi. Güler yüzlü, ayrıca çok keyifli, onunla birlikte zaman geçirirken insana gerçekten büyük huzur ve mutluluk veriyor. Ayrıca, Müthiş ulusalcı ve sıkı bir “ATATÜRK” hayranı olan, “Atatürk’ün devrimleriyle” büyük onur ve gurur duyan Dünya sanatçımız, Sayın Ömer Zülfü Livaneli beyefendiyi, siz değerli taraftarlarımız için; İstanbul’un en köklü ve en prestijli mekânlarından; eğlence ve spor kompleksi “Dalyan Club Tesislerinde” ağırlayıp; Entertainment dünyasından Fenerbahçe’ye kadar birçok şeyi dolu, dolu konuştuk.

SORU: Sayın Zülfü Bey, çağdaş sanat sektörünün önemli bir sanatçısı ve düşünce adamı olarak sizden öncelikle müziğin dünya toplumlarının barışı ve sevgisi üzerindeki önemini rica edelim.

YANIT:  Müziğin, insan duyguları üzerindeki doğrudan etkisini herkes bilir. Bazı duyarlı insanlar müzik dinleyemediklerinden, çünkü müziğin sinirleri üzerinde çok ağır bir etki yarattığından yakınırlar ki bunların başında Tolstoy gelir.  Serenad romanımda anlattığım Maya karakteri de böyle bir kişidir. Bu aşır etkileri yanı sıra, müziğin duyguları yumuşattığını da söylemek mümkün.  Aklıma, 1980’lerde başladığımız Türkiye-Yunanistan dostluk ilişkilerinde müziğin rolü geliyor. Theodorakis ve diğer Yunan sanatçılarla yaptığımız ortak çalışmaların, iki halk arasındaki yumuşamaya etkisi olduğu söylenebilir mi bilmiyorum. Ama rahmetli dostum İsmail Cem, bu etkiyi ‘’Sizler bir halı serdiniz, biz de onun üzerinde yürüdük’’ diye ifade ediyordu.

  

SORU: Müzik alanında ortaya konulan eserlerin içeriğinin, biçiminin ve dünya görüşünün evrensellikle ilişkilendirilmesi, günümüzde icra edilen müziklerde ne denli ön planda oluyor?

YANIT: Müzik evrenseldir yargısını duyan hiç kimse buna itiraz etmez ama ben pek öyle düşünmem. Müzik, aynen mutfak gibi yerel ögelere ve o yörenin ses sistemine bağlı bir olgudur. AB içinde yer alan Finlandiya ile Portekiz ayrı müzik dinler, başka yemeklerden zevk alır.  Ama ‘’evrenselleştirilen’’ müzik tarzları vardır. Güçlü ülkeler, kendi müziklerini de yayarlar dünyaya. Bach’ın dünyada çok ünlü olması ama aynı değerdeki Itri’mizin bilinmemesi bundandır işte. Yoksa aynı dönemde yaşamış bu iki besteci de çok değerlidir. Bugün popüler müzik dünyasında, Anglosakson egemenliği var. Bu da elbette Amerika ve İngiltere’den yayılan bir etki. Latin müziği de var diyeceksiniz ama ABD’deki milyonlarca Hispanik nüfusu düşününce bu da anlaşılabiliyor. 

SORU: Olay, düşünce, duygu ve hayalleri dil aracılığı ile estetik bir şekilde ifade eden edebiyat sanatının, insan yaşamındaki yeri ve kültürün bir parçası olmasında ki önemi nedir?

YANIT: Genel olarak söz sanatları çok önemlidir, hatta en önemli sanat dalıdır diyebilirim. Çünkü müzik, resim, heykel gibi sanat türleri zaman içinde büyük değişimlere uğrar ama söz insanın kanına işler. Bu yüzden kutsal kitaplar ‘’Önce söz vardı’’ ya da ‘’Oku’’ diye başlar. Büyük dinlerin temeli kitaptır.

  

SORU: Sanat sosyolojisinin içinde din, töre, mitoloji, gelenek vb. toplumsal kurumlarla edebiyat arasında nasıl bir etkileşim vardır?

YANIT: Söz sanatlarını, Cervantes’le başlayan modern romanla sınırlandırmadığımız zaman karşımıza insan soyunun en güçlü mirası çıkar.  Her halkın destanı vardır. Mesela Kırgız halkını Manas destanı 1 milyon dizeden oluşur.  Epopesi, mitolojisi olmayan halk yoktur çünkü insan soyunun yaşamak, ölüm bilincine dayanabilmek için bunlara ihtiyacı var.  Hayvanlarda ölüm bilinci olmadığı için mitolojisiz yaşayabilirler ama insan yaşayamaz. Mutlaka kendisine bir sığınak bulmak zorundadır. Bu bazen Sümer, Yunan, Mısır mitolojileri gibi karşımıza çıkar bazen de tek tanrılı dinlerin mitolojisi olarak.

SORU: Ve sinema.. Sinema sanatı; insanın kendisini ve toplumla olan mücadelesini bir beyaz perde aracılığıyla izleyicilere yansıtırken, toplumu ne şekilde eğitmeyi amaçlar, sinemanın topluma eğitsel katkısı nedir?

YANIT: En modern sanat dalı olarak adlandırılan sinemanın ne olduğu çok tartışılmıştır. Acaba bir kitle sanatı mıdır bu, yoksa yüksek kültür örnekleri de verebilir mi? Şurası kesin ki görüntü eskir, söz eskimez. Anna Karenina gibi büyük romanlar, her kuşak tarafından yeniden film yapılır, çünkü anlatım biçimleri ve zevk anlayışları değişmiştir;  oysa nitelikli edebiyat her dem tazedir. Yunan trajedileri, Shakespeare ya da yedi yüzyıl öncesinden seslenen Mevlana, Yunus Emre çağdaş insanın kalbinde kendisine bu kadar yer buluyorsa, bu, söz sanatlarının karşı konulmaz gücü sayesindedir. 

      

SORU: Günümüzde sinema filmlerine milyon dolarlarla ifade edilen ciddi yatırımlar yapılıyor ve vizyona girdiğinde ise gişe hâsılat rekorları kırılıyor. Sizce sinemanın Türk toplumu üzerinde bu denli cazibesi ya da büyüsü nedir?

YANIT:  Bu geçici büyü, sinemanın da popüler müzik gibi bir kitle sanatı olmasından kaynaklanıyor. Çok sevdiğim İspanyol düşünür Ortega y Gasset, ‘’Hiçbir şey kitle kültüründeki yozlaşma kadar çabuk bulaşmaz’’ der. Bu sözü mutlaka olumsuz bir yozlaşma değil, olumlu örnekler bakımından da kullanabiliriz.  Kitleselleşen her şey çok çabuk yayılır ama gidişi de çabuk olur. Filmlerin ömrü çok azdır ne yazık ki. Yeni sezon deyimi bunun için kullanılır.

SORU: Sosyalleşmenin yeni yüzü ve yeni nesil iletişimi olan twitter, facebook, Instagram gibi sosyal medyanın sinema, müzik, edebiyat gibi, sanat kültürü eksenindeki kurgusunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

YANIT: İletişim devrimi dünyada her şeyi değiştirdiği gibi sanatı da dönüştürüyor. Artık herkesin kendini ifade olanağı var.  Gezegenin her köşesindeki insanlar, ellerindeki telefonlarla kısa filmler, belgeseller çekebilir, şarkı kaydedebilir, şiir yazabilir ve bunu dünyaya yayabilirler. Sınırsız bir özgürlük bu. İletişim devriminin getirdiği yeniliklerden bir de hız. Artık herşey çok hızlı ve giderek de hızlanıyor.  İnsanların uzun filmler izlemeye, uzun kitaplar okumaya sabırları yok. Her şeyi bir çırpıda anlayıp, bir çırpıda anlatmak derdindeler. Sanırım  bu süreç; kitapların ve filmlerin daha kısa olması gibi format değişikliklerini de beraberinde getirecek. Filmler niye iki saat, ortalama bir kitap niçin üç yüz sayfa. Bu formatlar geçmiş yüzyıllardan kalma. Zaten şimdiden Amerikan sineması 30 ya da 45 dakikalık dizilere dönüşüyor. 

    

SORU: Bir Yaşar Kemal geldi geçti bu dünyadan, Çukurovalı büyük ustayla 44 yıllık muhteşem dostluğun penceresinden büyük ustayı anlatan edebiyat sohbetleri, türküler, anılar birbirini kovalarken Yaşar Kemal’in edebi kişiliği ile siyasi duruşuna da ayrıntılı bir şekilde yer verdiğiniz “Gözüyle Kartal Avlayan Yazar” kitabınız; nasıl bir duyguydu bunları yazmak?

YANIT: Yaşar Kemal’i anlatmak çok zor geliyordu bana. Bir konuyu az bilirseniz anlatamazsınız, çok bildiğiniz zaman da neresini anlatayım diye bir güçlüğün ikilemine düşersiniz. Yaşar kemal benim hayat dostumdu ve anlatacak onun hakkında söyleyecek o kadar sözüm vardı ki; bir yıl susmayı yeğ tuttum. Ama sonra hem okurlardan gelen istekler hem de içimden yükselen bir ses, bu kitabı yazmam gerektiğini söyleyip durdu. Onun hem sanatını anlatmalıydım hem de kişiliğini. Dolayısıyla ortaya iki ana bölüm olarak algılanabilecek bir kitap çıktı. Birinci bölüm Yaşar Kemal’in sanat anlayışını, roman sanatına getirdiği yenilikleri ve siyasi duruşunu irdeliyor, ikinci bölüm ise 44 yılın unutulmaz anılarından –ne yazık ki pek azına- yer veriyor.  

SORU: Her biri bir başyapıt niteliğinde ve büyük ustalığınızı ön plana çıkartan 22 adet harika kitaplar yazdınız içlerinden birisi var ki “Serenad”. İkinci Dünya Savaşı, Struma gemisi, İstanbul’a gelen Alman Profesörler, Mavi Alay, Ermeni olayları ve müthiş bir aşk. Bu hikayenin ne kadarı kurgu? Araştırmak ve bu hikayeyi tamamlamak ne kadar zamanınızı aldı?

YANIT: Bu soru bana çok soruldu. Kitaptaki bazı olayların gerçek oluşu, ana kahramanların da gerçekten yaşadığı duygusunu uyandırdı. Hatta yayınevine telefon edip, Maya’nın telefon numarasını soran okurlara bile rastlandı.  Profesör Maximilian Wagner üzerine tez yazmak istediklerini ama belge bulamadıklarını belirtenler oldu. Bu da yazarı mutlu eden bir şey elbette. Demek ki bu kurgusal kişiler, kanlı canlı yaşayan insanlar haline dönüşebilmiş. Romanda geçen Struma, Mavi Alay, İstanbul’a gelip görev yapan Alman profesörler gibi bölümler, gerçek olaylara dayanıyor. Ama bu trajedilerin içinde yer alan Maya, Wagner, Nadia gibi kişilerin hepsi kurgusal.  Gerçekle kurguyu karıştırmak iyi sonuç verebiliyor bazen. Bu romanı yazmak yaklaşık üç yılımı aldı ve tahmin ettiğiniz gibi çeşitli dillerde pek çok araştırma yapmak zorunda kaldım.

SORU: Kitaplarınız; sade, iddiasız, kaygısız, direkt, acılar olsada umut içeren ve anlatımıyla kendini okutan çok hoş ve naif bir konsept oluşturuyor, acaba  bu olgu bilinçli olarak benimsediğiniz bir tarzınız mı, yoksa kişiliğiniz mi eserlerin böyle çıkmasına sebep oluyor?

YANIT: İnsan neyse eseri de odur. Yazdığım roman da, bestelediğim müzik de benim kişiliğimin yansımaları. Zaten kendimi zorlasam bile başka türlüsü elimden gelmez. Ziya Paşa da ‘’Görünür kişinin rütbe-i aklı eserinde’’ dememiş miydi? 

  

SORU: Kitaplarınızda olduğu gibi şarkılarınızda hep bizden bir şeyler var. Bizi, bizim değerlerimizi anlatıyorsunuz. Kendi motiflerimizi işliyorsunuz. Böyle bir yolu seçmenizin sebebi nedir?

YANIT: Müziğimin temelinde Anadolu’nun kadim ses sistemi var. Biliyorsunuz makamların aslı bu topraklardan çıkmıştır. Frigya, Karya, Dorian, İonian ses dizilişleri,  dünyadaki makamsal müziğin temelini oluşturur. Biz bunların isimlerini değiştirerek benimsemişiz ve doğru yapmışız. Mesela frigya gamına, muhayyer Kürdi demişiz.  Ritim olarak da çok zenginiz biz. 1600 ayrı halk oyununun bulunduğu bir bölgeden söz ediyoruz. Bu geleneklerin hepsini, bilinçle benimsedim ben, bestelerimin temeli yaptım.  Belki de bu yüzden, o yepyeni parçaları duyan insanlarda ‘’bu bizden’’  duygusu oluştu. Çünkü ses sistemleri ve ritimler, halkların kanına işler.

SORU: “Aşk” sizi şarkılarınızda nasıl etkiliyor? Konu “Aşk” olduğunda; daha verimli, daha güzel işler mi ortaya çıkıyor?

YANIT: Aslında hayat aşkla ölüm arasında bir sarkaç değil mi! İnsanlığın bütün macerası bu iki kelimeyle anlatılabilir. Çünkü aşk bir bakıma türün devamı demektir; ölüm ise yok oluş. İkisi de doğa yasasıdır.  Dolayısıyla aşkı hayatla eş anlamlı olarak kullanıp, ölümün karşısına koyabiliriz. Aşk bir anlamda ölüme direnmektir. 

SORU: En son 14 Kasım 2013’te sevenlerinizle buluşturduğunuz, 27. Albümünüz olan “Gökkuşağı Gönder Bana” dan sonra üç yıl bir duraklama oldu sanki. Ancak son magazin haberlerine göre; müzik hayatınızın 50. Yıl kutlamaları için Ülkenin önemli müzisyenleri bir araya gelmişler ve muhteşem bir Livaneli albümü hazırlıyorlarmış. Albümün ağır topuda Tarkan olacakmış.

YANIT: Son yıllarda daha çok romanlarıma yoğunlaştığım için yeni albüm çıkarmadığım doğru. Sanki; içimdeki ezgiyi insanlarla paylaştım gibi bir duyguya kapıldım. Ama daha anlatacak hikayelerim var.  Bu arada Seyhan Müzik, büyük bir kadirşinaslık göstererek üç albümden oluşacak bir ‘’tribute’’ hazırlamaya koyulmuş.  50 yıl, 50 beste ve 50 yorumcu bir arada. Bu da bir besteciye verilebilecek en güzel hediye olsa gerek.

  

SORU: Dilerseniz birazda özele geçelim. Türkiye’nin en çalkantılı dönemlerinde yaşadınız, çok acı çekmiş, hapis, sürgün, işsizlik, açlık, vatan hasreti, arkadaş acıları, ihanetler yaşayan birey olarak yaşama sevincinizi, enerjinizi hiçbir zaman kaybetmediniz. Sizce bu olgunun sırrı nedir acaba?

YANIT: Belki de Akdenizlilik.  Bizim sanatçılarımız hayatı, doğayı, aşkı, sanatı bir mucize olarak görürü ve sıkı sıkıya bağlanır. Yunus Emre ‘’Bu dünya br gelindir’’ der. ‘’Kızıl yeşil donanmış/ İnsan yeni geline / Bakar bakar doyamaz’’  Mesela Orta ya da Kuzey Avrupa sanatçılarında bu yoktur. Karamsarlık ve ölüm düşünceleri daha ağır basar. Karacaoğlan’ın, Şeyh Galip’in, Nazım’ın, Yaşar Kemal’in, Sait Faik’in, Orhan Veli’nin sırrı neyse benimki de -karınca kararınca- o olsa gerek.

SORU: Herkesin sizin hakkınızda birleştiği tek nokta var; Kim, sizinle ilgili konuşsa söylediği ilk şey “Adam gibi adamdır” oluyor. Farklı görüşlerdeki milyonlarca insana bu duyguyu nasıl verdiniz?

YANIT: Bilemem ki. Eğer böyle diyorlarsa çok memnun olurum çünkü bütün zorluklar içinde dürüst kalmaya ve içimdeki safiyeti yitirmemeye çalıştım.  Elbette hatalar yaptım ama bunlar kötü değil tam tersine iyi niyetten kaynaklanan hatalardı. Kendimi en çok hırpalayan eleştirmen benim. Son zamanlarda kendime sık sık tekrarladığım düşünce şu: Namuslu yaşayan insanların, namuslu ölmek gibi bir borçları vardır.  Eğer size bel bağlamış, size inanmış güvenmiş insanlar varsa ömrünüzün sonunda onları hayal kırıklığına uğratacak bir davranışta bulunmaya hakkınız yoktur. Önünüze firavun tahtını da koysalar, Karun hazinelerini de yığsalar dönüp bakmayacaksınız. Çünkü büyük Yunus’un dediği gibi ‘’Bir tek gönül yıkmaya’’ değmez bunlar.

SORU: Sanatçı duruşunuz ve fiziğiniz bir yana, yalnızca sesinize hayran olan milyonlarca insan var. Edebiyatımızın ünlü şairlerinin şiirlerini dillendirdiğiniz şiir albümünüz de var. Hangi şair için “bu benim adamım” dersiniz?

YANIT: Aslında kendimi hiçbir zaman usta bir yorumcu, bir ses sanatçısı olarak görmedim. Bazı dinleyicilere hitap eden, sıcak gelen bir tarzım var ama genellikle konuşur gibi şarkı söylerim. O da sadece kendi bestelerimle sınırlıdır. Aşık Veysel nasıl ses sanatçısı değilse ben de değilim. Bestelerimi yorumlayan yerli yabancı pek çok parlak ses var. Onları dinlemeye doyamıyorum ama parçayı bestecisinden dinlemek isteyen dinleyiciler çoğunlukta.  Tutkunu olduğum birçok büyük şair var ama ille de bir isim söyle derseniz Nazım derim elbette. Çünkü mayam onunla karılmış ve onun birçok şiirini bestelemek bana nasip oldu. 

SORU: Boş zamanlarınızda yaşam alanlarınız nereler? Duygu olarak beslendiğiniz ülkeler, şehirler ya da semtler var mı?

YANIT: Ankara’da, İstanbul’da, Stockholm’de, Paris’te yaşadım ve birçok ülkede aylarca kaldım. Hepsinin etkisi vardır üzerimde elbette. Ne var ki insan çocukluğunun şehirlerini unutamıyor. Bu da benim için o eski, alçakgönüllü, memur şehri olan Ankara.

SORU: Ve şimdide geçiyoruz Fenerbahçe’mize; Büyük Başkan Aziz Yıldırım desem..

YANIT: Selam olsun derim.

SORU: 3 Temmuz 2011 tarihinde başlayan kumpas çöktü, oyun bitti görüşleriniz.

YANIT: Türkiye ne yazık ki bir kumpaslar ülkesidir ve pek çok başarılı kurum ve kişi bunlardan payını alır. Unutmayın ki büyük Mustafa Kemal Paşa’nın bile vatan haini ilan edilip, idam cezasına çarptırıldığı bir gelenekte söz ediyoruz. 

Bu keyifli söyleşimizin finalinde; dilerseniz Fenerbahçe camiasına, Büyük Başkanımız Sayın Aziz YILDIRIM beyefendiye ve taraftarlarımıza iletmek istediğiniz mesajlarınızı ve son sözlerinizi alarak röportajımızı sonlandıralım.

Beni hak etmediğim kadar onurlandıran görüşleriniz ve bu güzel sohbet için teşekkür eder, ülkemizin en köklü ve onurlu kurumlarından birisi olan Fenerbahçe kulübümüze başarılar dilerim. Bu selamla; tutkulu birer Fenerbahçeli olan iki aziz insanın hatırasını da yad etmiş oluyorum.  Babam Yargıtay Onursal Başkanı M. Sabri beyin ve hayat dostum Yaşar Kemal’in.