Spor Yazarı | FIFA Players' Agent

Dr. Öğr. Üyesi Sedat Hayran

Global Arts & Entertainment Dünyasının Kült İsmi. Sahneleri ve Ekranları Duruşuyla, Koreografi Kabiliyeti ve Beden Dilini Müthiş Kullanmasıyla Dolduran Batı Sanatçılarımızdan, Yaşam Koçluğu ve Kurumsal Danışmanlık, Moda, Edebiyat ve Felsefe Konularında Yılların Eskitemediği Bir İkon. Türkiye’nin Ulusal Gururu, T.C. DEVLET SANATÇI’mız Sayın ALİ POYRAZOĞLU.

17 yaşında sahneye adım attığı ilk günden bugüne kadar geçen 42 yıllık sanat hayatında, Tiyatro’dan Sinema’ya güler yüzlü, hoş, espritüel kişiliği, elastik zekâsı, kendine özgü müthiş korteks kullanım tarzıyla, her eserinde kahkaha tufanları estiren, her yaptığı olay olan, Türk ve dünya yazarlarının modern oyunlarını sergileyip yöneten, sanat yaşamı boyunca yerli ve yabancı arenalarda sayısız en iyi oyuncu, en iyi yönetmen, en başarılı yapım ödüllerini toplayan, anlatanla dinleyeni; oyuncuyla seyirciyi, uyuşmazmış gibi görünen şeyleri bir araya getirerek inanılmaz sinerjiler yaratan müthiş bir konuşma ustası. Sanat yaşamı boyunca; 42 yıldır tiyatrocu, 20 yıllık köşe yazarı, 18 yıldır üniversitelerde eğitim veriyor. 45 tane tiyatro oyunu sahneledi. 380 bölüm televizyon dizisi yazdı ve yönetti. 100'e yakın talk show'un yanı sıra 60 filmde başrol oynadı. İlave olarak; İş dünyasının binlerce üyesiyle akıl sofraları kuran, fikirlerini ve iletişimini eğlendirici şekilde anlatarak iş dünyasının önde patron ve patronajlarına “Yaşam Koçluğu”  yapan kurumsal bir danışman. 1998 yılında, Kültür Bakanlığı'nca T.C. “DEVLET SANATÇISI” unvanıyla onurlandırılan büyük usta ve Sayın Ali POYRAZOĞLU beyefendiyi siz değerli taraftarlarımız için AKADEMİK VİZYON’da ayın konuğu olarak ağırladık.

Tiyatro yapmanın büyüsünden ayılmayı reddetmenin ciddiyeti, sorumluluğu ve çekiciliğiyle her zaman yaşamın anlamına, 'gülücükler' konduran bir muzır adam betimlemesiyle ön plana çıkan değerli sanatçımız Sayın Ali Poyrazoğlu beyefendi; sanat yaşamı adına Konservatuar Tiyatro Bölümü'nü bitirdikten sonra İngiltere ve Fransa’da tiyatro yüksek lisans programını tamamlar. Şehir Tiyatroları'nda oyunculuk yaşamına başlamasını takip eden süreçte ülkemizin önde gelen özel tiyatrolarında oyuncu ve yönetmen olarak çalışır. Kendisine kalan 4 eczane ve 4 ilaç laboratuarını satar ve hayallerinin peşinden giderek, tiyatroya devam eder. 1972 yılında Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu'nu kurar. Türk ve dünya yazarlarının modern oyunlarını sergiler ve yönetir. 40 yıldır tiyatro patronudur. Türk eğlence hayatının innovatif çıkışı, en çok tutan, para kazanan, ilk kabare uygulaması; “Yeşil Kabare’nin” yaratıcısı olur. 45 oyunu Türkçeye çevirir. Çevirilerinin hepsi tiyatrolarda sahnelenir. 60 filmde başrol oynar. Sayısız radyo ve televizyon oyunu yazar ve yönettir. TV'lerde çok tutmuş dizilerin vazgeçilmez başrol oyuncusu olur ve unutulmaz karakterler yarattır. Yunanistan, Almanya, İsviçre ve İngiltere gibi sanat ve kültür ülkelerinde oyunlarını sergilenir. 1998 yılında Amerika'da Broadway'de sergilenen ve büyük ilgi gören Pera Palas adlı yapımda başrollerden birini oynayarak büyük hayran kitlesi yaratır. Makale ve köşe yazıları çeşitli dergilerde ve gazetelerde yayınlanır. Kiss FM başta olmak üzere birçok radyolarda uzun yıllar yaptığı programlarıyla hayranları ve dinleyicileriyle buluşur ve onlardan tam not alarak, geçen dolu, dolu bir sanat yaşamı olmuştur. Onu değil Türkiye, tüm dünya biliyor. Ancak biz yinede, hayatı, sanat yaşamı ve Türk Tiyatro ve Sinemasına yapmış olduğu katma değerleri, 60 adet sinema başrol filmleri,  T.C. sınırları içinde ve Yurtdışında sahneye koyduğu tiyatro oyunları, ulusal ve uluslararası arenalarda aldığı “Premier Ödülleri” içeren muhteşem biyografisini siz değerli Fenerbahçeli taraftarlarımıza yeniden bir hatırlatalım istedik.

  

Değerli Sanatçımızın muhteşem biyografisini şöyle bir hatırladığımızda;

Takvim yaprakları 01.01.1943 yılını gösterirken eczacı bir baba ve öğretmen bir anneden oluşan “Poyrazoğlu” ailesinin güzel mi güzel, tatlı mı tatlı Ali ismini verdikleri harika bir bebekleri dünyaya gelir. Küçük Ali’nin çocukluğu, babasının Fatsa'daki eczanesinde çıraklık yaparak geçer. Kendi babası da bir eczacı olan Mahmut Bey, büyük oğlu Ali'nin bu mesleği seçeceğinden şüphe etmez ve oğlunun bu yolda başarı kat etmesi için birazda otoriter bir tarzda baskı kurar. Sayın Ali Poyrazoğlu babasını ‘‘höt zöt bir Türk babası’’ olarak hatırlıyor: ‘‘Fazla otoriterdi. Bizim evde fazla disiplin vardı. Biz de bu disiplinin gereklerini yerine getirirdik. Ben mesela, bugünkü halimin tam tersine, tutumlu, Sümerbank ayakkabısı giymeye çalışan, kumbarada para biriktiren, paketin ipini çözüp belki lazım olur diye saklayan bir çocuktum. Efendi bir çocuktum. Sakindim; okuyup yazar, kukla oynatırdım.’’ Diyor.

Değerli sanatçımız Sayın Ali Poyrazoğlu için o yıllar, Eczanede önce çırak daha sonra kalfa olarak çalışarak geçer. İşinde en zorlandığı ve sevmediği ise, doktor reçetelerini okuyup havanda ilaç hazırlamaktır. Çünkü o yıllarda eczaneler şimdiki gibi ticarethaneler değildir ve eczacılar bayağı eforlar sarf ederek çok sayıda ilaçlar üretmek zorundadır. Ayrıca Ali beylerin eczanesinde sürekli olarak kasaba sosyetesi toplanır, keyifli sohbetlerin yapıldığı eczane aynı zamanda eğlenceli de bir işyeridir. Değerli sanatçımız Sayın Ali Poyrazoğlu beyefendinin çocukluk arkadaşlarından biride ünlü aktör Sayın Kadir İnanır beydir. Kadir beyin babasının da şekerci dükkânı vardır. Kadir beylerin şekerci dükkânı ile Ali beylerin eczaneleri yan yanadır. Bizim küçük afacanlar Ali ile Kadir, Kadir beylerin şekerci dükkânını devamlı soyarlar. Kışları şeker, yazları dondurma araklarlar ki, bu ikilinin günümüzde büyük adam olacakları adeta o günlerden bellidir. 

Küçük Ali Ortaokul çağlarına gelince aile İstanbul'a taşınır. Böylece değerli sanatçımızın hayatında da yeni bir dönem başlar. Büyükşehir herkesi bozduğu gibi onu da ‘‘bozar’’. Kendi halindeki bu sakin çocuk yavaş, yavaş sosyalleşir. Liseyi Pertevniyal'de okur. Aynı zamanda konservatuara devam eder. Babası pek tabii ki Ali beyin tiyatrocu olmasını istemez. Ama değerli sanatçımızın üzerinde kurulan bu baba baskısı bir süre sonra kendiliğinden kalkacaktır. Çünkü Ali beyin annesi ile babası ayrılırlar ve Ali beyde annesinin yanında yaşamını devam ettirmeyi tercih eder. Dolayısıyla değerli sanatçımızın evlerindeki baba baskısı ve kontrolü de bir bakıma son bulur. Annesi ise değerli sanatçımızın tiyatrocu olmasını destekleyince Ali Poyrazoğlu 17 yaşında Şehir Tiyatroları'nda sahneye çıkmaya başlar. Tiyatro daha ilk günden onu içine alır. Değerli sanatçımız tiyatro diye öyle bir yere gitmiştir ki adeta tiyatro değil, sanki bir okuldur. Ercüment Behzat Lav, Melih Cevdet Anday, Sabahattin Kudret Aksal, Ahmet Kutsi Tecer, Yıldız Kenter gibi adeta taptığı insanların hepsi bir anda hoca olarak karşısına çıkar ve değerli sanatçımız çok doğru bir iş yaptığından hiç şüphe etmez. Bu yıllar Sayın Ali Poyrazoğlu beyefendi için aynı zamanda bağımsızlığını ilan edip evden ayrıldığı yıllar olur. Hem mütercim tercümanlık (çevirmenlik) yaparak, hem de tiyatrodan aldığı yevmiye ile geçinmeye başlar. Değerli sanatçımız, Sayın Ali Poyrazoğlu oyunculuk kariyerine başladığı İstanbul Şehir Tiyatroları'ndan sonra pek çok tiyatro oyununda oynar. Oynadığı tiyatrolar arasında Dormen Tiyatrosu, Kent Oyuncuları, Ulvi Uraz Tiyatrosu, Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu vardır. 1972 yılında, yani Sayın Poyrazoğlu 25 yaşına geldiğinde kendi tiyatrosunu kurar ve böylece Türkiye'nin en genç tiyatro patronlarından biri olur: O zamanlar bu girişim büyük bir risktir. Ama değerli sanatçımız hem özel hem de sanat hayatında riskler alan ve seven de bir insandır. O nedenle bu girişimi pekte risk olarak görmez. O dönemler sergilediği oyunlar arasında New York Broadway'de sahnelen Pera Palas adlı oyunda İngilizce başrol oynayarak Amerikan seyircilerinden büyük beğeniler alır ve evrensen arenada ismini duyurarak şöhret basamaklarındaki yıldızını tam parlatır.

 

Değerli sanatçımız Sayın Ali Poyrazoğlu beyefendinin oynadığı tiyatro oyunlarına bir göz attığımızda; Beni Unutma, Az Sonra, Tanımadığım Adamlar, Tak Tak Takıntı, Ben Eskiden Küçüktüm, Sağlık Olsun, Havada Bulut, Ödünç Yaşamlar, Kobay, Pera, Eski Çamlar Bardak Oldu, Oğlum Çiçek Açtı, Uzaktan Gelen Piyano Sesleri, Hoşça Kal İstanbul, Dünyalar, Yanımdaki Yatak, Seçimler, Çılgınlar Kulübü, Orkestra, Morfin, Deliler Boşandı, Evet Evet Evet, Kelebek, İpteki, Düşenin Dostu, Hakkımı Ver Hakkı, Gözlerimi Kaparım, Vazifemi Yaparım, Satıcının Ölümü, Hamlet ve Koçum Benim, İyi Günde Kötü Günde,  gibi çağdaş Türk tiyatrosu adına oldukça naif ve hoş, izlerken güldüren, güldürürken düşündüren çok ince mesajların verildiği eserleri görebiliriz. Bu pozitif olgular ise Sayın Ali Poyrazoğlu beyefendinin, kültür elçiliği bağlamında çok özel bir kimlik olduğunu tüm sanatseverlere net olarak kanıtlıyor.

Ve Sinema yılları;

Takvim yaprakları 1970’li yılları gösterirken değerli sanatçımızın Sinemaya geçiş yılları da başlar. Yaptığı iyi filmlerin yanında 1970'lerin ortasında Türk Sinemasına damga vuran seks filmleri furyasına da ister istemez katılmak zorunda kalır. Bu dönemde sadece iki yıl içinde; Hop Dedik Kazım, Kadınlar Hayır Derse, Çapkın Kızlar, Canavar Cafer, Deli Deli Tepeli, Çukulata Sevgilim, Kazım'a Ne Lazım, Beş Atış Yirmibeş, Bir Baba Hindi, Çılgın Gençlik, Çilli Yavrum Çilli, Çin İşi Japon İşi, Elma Şekeri, Kokla Beni Melahat, Bulunmaz Uşak, Kayıkçının Küreği, Çifte Kavrulmuş, Mahallede Şenlik Var, Namus Belası, Ne Alsan İki Buçuk gibi filmlerde rol alır. Ancak daha sonra Yeşilçam’dan dan tamamen uzaklaşır. Uzun süre sonra 1988 yılında “Arkadaşım Şeytan” adlı filmle sinemaya tekrar döner. Mazhar Alanson'la başrolünü paylaştığı ve döneminde oldukça konuşulan bu komedi filminde Şeytan rolünü üstlenir. Arkadaşım Şeytan ile 1989'da 2. Ankara Film Şenliği'nde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu; 9 filmindeki rolüyle ise 2003 yılında düzenlenen 8. Sadri Alışık Ödülleri'nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü alır. 1998 yılında ise hak etmiş olduğu ve Kültür Bakanlığı'nca verilen Devlet Sanatçısı unvanı ile onurlandırılır.

Değerli sanatçımızın yıllara göre sinema Filmografisi ve oyunculuk kronolojisi ise; 1970 yılında Ölüm Emri, 1972 yılında Gönül Meyhanesi, 1972 yılında Acı Sevda, 1972 yılında Cevriye'nin Kızları, 1973 yılında Gazi Kadın (Nene hatun), 1974 yılında Sokak Şarkıcıları, 1975 yılında Kadınlar Hayır Derse, 1975 yılında Canavar Cafer, 1976 yılında Bulunmaz Uşak, 1988 yılında Arkadaşım Şeytan, 1995 yılında Yer Çekimli Aşklar, 2002 yılında 9, 2003 yılında O Şimdi Asker, 2003 yılında Abdülhamit Düşerken, 2005 yılında Ayın Karanlık Yüzü, gibi filmleri başarıyla vizyona koyarak ödülleri hak eder. Yönetmen olarak 1999 yılında Aile Bağları, 2000 yılında Sünnet Holding, yine aynı yıl içerisinde İnsanlık Hali popülaritesi yüksek filmlerin yönetmenliğini başarıyla icra eder. Değerli sanatçımızın sanat yaşamı eğrisinde var olan TV Yapımları ise; Ahududu, Kim Bunlar, İnsanlık Hali, Ali Uyanık, Aile Bağları, Oğlum Çiçek Açtı, Babam 9 Doğurdu, gibi reytingi yüksek eserlerini görebiliriz. Şimdilerde pek hatırlanmıyor ama değerli sanatçımız Sayın Ali Poyrazoğlu beyefendi, 1960'lı ve 1970'li yıllarda birçok sinema ve tiyatro oyuncusunun yaptığı gibi dönemin modasına uyarak bir de müzik plağı çıkartmıştır. 1976 yılında Ali Uyanık adını kullanarak yaptığı bu 45 devirlik Vinil plağın A yüzünde Tufaya Bak Tufaya, B yüzünde ise İcabında Fenerbostan adlı yer alan parçalar şimdilerde güzel bir nostalji konumundadır. 

  

Değerli sanatçımız Sayın Ali Poyrazoğlu beyefendinin modern Türk iş dünyasında birde “Yaşam Koçluğu” ve kurumsal danışmalık meziyetleri var ki, bahsetmeden geçmek haksızlık olur kanısındayım. Sanatçı kimliğiyle öne çıkan Sayın Ali Poyrazoğlu'nun başka bir yönü de 15 yıldır yaptığı yönetim danışmanlığı oluyor. Farklı disiplinlerde var olmanın yaratıcılığa etkisine inanan, tecrübelerini üniversite hocalığı, çevirmenlik, köşe yazarlığı, televizyon programcılığından gelen bilgilerle birleştiren Sayın Poyrazoğlu "Kendimden bir Rönesans adamı çıkarmaya çalışıyorum" diyor. Yaklaşık 15 yıldır şirketlere verdiği yönetim danışmanlığı ise kelimenin tam anlamıyla bir akıl danışmalığı formasyonunda. Sayın Poyrazoğlu’nun “Third Party Processor” 3. Parti hizmet kapsamı içinde inovasyon, motivasyon, yeni bakışlar üretmek, marka manifestoları, marka derinliği yaratmak, günün değişimine göre farklı yöntemler keşfetmek, yeni yönetim ve organizasyon metotlarını inceleyip onları Türk insanının, yöneticisinin ve çalışanının karakterine uyabilecek hale getirebilmek konseptinde büyük şirketlerin, kurumsal yapılarının akıl ortağı hizmetleri veriyor.

Sayın Ali Poyrazoğlu’nu tüm bu başarılara ulaştıran bireysel Sublimasyona baktığımızda;  

Sayın Poyrazoğlu’nun, kişisel karakteristik betimlemesi; son derece yaratıcı, hevesli ve enerjik. Güçlü karizması ve ışıltılı karakterleriyle insanları kendisine çok rahat çekebiliyor. Yüksek idealleri, geniş görüş açısı, "her şeyi yapabilirim" iddiasıyla ilham verici ve etkileyici bir tipleme. Son derece cesaretli, girişken olduğu için canlılığı ve hayat gücünü kolay yönetiyor. Kuvvetli egolarıyla ilgi merkezi olmak, özgürlüğüne ve bireyselliğine çok düşkünlüğü ise Sayın Poyrazoğlu’nun adeta yaşam tarzı. İlave olarak; Son derece sempatik, zeki, karizmatik, güler yüzlü hoş ve espritüel, kendine özgü müthiş korteks kullanımı, stratejist özelliğiyle, değişen dış çevresel ve örgütsel koşul ve sorunlarla başa çıkmak için girişimci, temel tasarımcı, kaynak dağıtıcı, müzakere edici, rekabetçi, motive edici, ilham verici, stratejik politikalar yapıcı, yol gösterici, baş destekleyici rollerini ortaya çıkartarak stratejik sorunlara eğilen vasıflarıyla “Kurumsal Liderlik” bazında değişimci lider rolünü üstlenen örnek alınacak bir sanatçımız. Aynı zamanda sevgi dolu mangal gibi yüreğiyle Türk Tiyatro ve Sinemasının yaşayan efsanesi olan, çağdaş Türkiye sanatının yükselmesi için büyük titizlikle sürdürdüğü çalışmalarından ve elde ettiği uluslar arası başarılarından dolayı; Fenerbahçe Dergisi olarak Devlet Sanatçımız, ülkemizin Sayın Ali Poyrazoğlu beyefendiyi kutluyor, röportaj teklifimizi kabul ettiği için sayın şahsına teşekkürlerimizi iletiyor ve söyleşimize start veriyoruz.

SORU: Sayın Ali Bey; Çağdaş sanat sektörünün önemli bir sanatçısı ve düşünce adamı olarak sizden öncelikle Tiyatronun tanımı rica edelim.

YANIT: Çok net bir şekilde söyleyeyim tiyatro insana, insanı, insanla anlatma sanatıdır.Onun içinde “insani olan hiçbir şey yabancımız değildir” sözünden yola çıkarak, tiyatro;  insanın içine derin yolculuklar yapıp onların öykülerini anlatırken, aşağıda bizi izleyen insanlarında kendi içlerine yolculuk yapıp kendi içlerindeki ipuçlarını yakalayıp yaşamlarını daha zengin hale getirmelerini sağlamaktır. Özellikle ben kendi tiyatromda mutlaka gelsinler gülsünler eğlensinler ama manen zenginleşmiş olarak çıksınlar isterim. Yaşamlarına dokunacak birkaç ipucuyla birkaç soruyla zihinlerinde ayrılsınlar isterim. Çünkü tiyatronun işi cevaplar vermek değil, sorular sormaktır. O sorularla seyirci giderse daha manen zenginleşmiş bir yaşamı olur. O yüzden böyle ipuçları verdiğimiz için bizim tiyatro, çok sevilen ve tercih edilen bir tiyatro oldu. Bize gelen seyirci zenginleşerek gider evine.

SORU: Sizce; Tiyatronun insan hayatıyla olan ilişkisi nedir?

YANIT: İnsan eğlenirse, gülerse, düşünürse başkalarının yamuk yanlarına eleştirel bir gözle bakarsa, düzenin yamuk yanlarına eleştirel bir gözle bakmayı öğrenirse, kendini de eleştirebilecek zekâ kıvraklığını elde eder ve bunu sunabiliyorsak zaten yeter.

SORU: “Arkası Yarın” gibi çok sayıda radyo tiyatrosu oyunları yazan ve seslendiren geçmişte radyo tiyatroculuğu yapmış değerli bir sanatçımız olarak; ülkemizde onca yerel, bölgesel ve ulusal radyoların olmasına rağmen radyo tiyatroculuğu programlarına pek rastlayamadığımız şu günlerde sizce yapılmamasının nedeni nedir? Acaba radyo tiyatroculuğunun modası mı geçti yoksa radyolarda ki ticari kaygı mıdır?

YANIT: Özel radyolar için ekonomik kaygılar olabilir. Ben uzun zaman radyo tiyatrosu oyunları yazdım TRT’nin radyoları için ve de onların büyük bir kısmında oynadım. Çok önemli bir mecradır radyo. Radyo tiyatrosu da büyük bir derinlik yaratmıştı dinleyicilerde. Dünya’da hala devam ediyor ama maalesef TRT bu çalışmasını durdurdu. Oysaki sadece insanların sesinden izleyerek bir Dünya’ya bir öyküye yolculuk yapmak çok önemlidir. Hayal gücünün bütün kapılarını açar ve insanı daha yaratıcı hale getirir. Dünya’da radyolarda yok olmadığı gibi, hatta günümüzde CD-DVD sektöründe de sesli okunmuş kitaplar modası başladı. Birçok klasik modern eser, ünlü sanatçılara okutuluyor ve CD olarak yayınlanıyor. Özellikle çocuklar için bu çalışmalar yapılıyor bütün dünyada ama bizde maalesef yavaş gidiyor bu iş. O dönemler tabii radyo tiyatrosu işinin içinde özel radyolar yoktu. Çok önemli bir işti radyo tiyatrosu. Ama maalesef TRT vazgeçince bir şey yapmak imkânsız belki gidip konuşup yine TRT yetkililerine ikna etmeye çalışmak lazım. Belki de bir gün kalkar gider oturur konuşurum.

SORU: Şimdi biraz özele gelelim. Tiyatro merakınız nasıl doğdu? Birde özlemli bir soru,  Neriman Köksal yüzünden yediğiniz dayağın hikâyesini anlatır mısınız?

YANIT: Tiyatro merakım korkudan doğdu. Çocuk korkusunun üstüne gider. Beni de çocukken hamlet oyununa götürdüler. Korktum babasının ruhu çıkınca ağladım. Hortlak değil o çocuğum oyuncu dediler ama tabii korkunca üstüne gidiyorsun. Hani çocuğa karıştırma dersin karıştırır, kurcalama oğlum dersin kurcalar, bende tiyatroyu kurcalamaya karar verdim. Çünkü hem korktum hem merak ettim o kırmızı perdenin arkasında ne var? Diye! Şimdi biliyorum kırmızı perdenin arkasında ne olduğunu. Öğrendim bu kadar yıl sonra.

Neriman Köksal olayına gelince, o çocukluğum ile ilgili bir olay. Ben çok haylaz bir çocuktum hep okuldan kaçar, Neriman Köksal filmlerine giderdim. “Fosforlu Cevriye” filmleri vardı. Sinemanın sahibi babamın tanıdığıydı. Fatsa’da ufak yerdeyiz. Hep dermiş ki Mahmut Bey oğlun yine sinemada. Bende eve giderdim, babam “Yine mi Neriman’a gittin lan” derdi ama en güzel yanı da yıllar sonra bunu Neriman ablaya anlattım. Ya abla dedim ben sana çok aşıktım, çok dayak yedim senin yüzünden dedim. O da “e arasaydın be çocuğum” dedi.

SORU: “Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu”nun serüveni nasıl başladı? Size bu konuda kim gaz verdi; bildiğim kadarıyla bu işte biraz merhum Aziz Nesin üstadın parmağı var gibi. Ve nasıl cesaret ettiniz?

YANIT: Aziz Nesin gaz verdi. Gençlikte insan çok cesur olur. Sonra yaş ilerleyince biraz temkinli olayım demeye başlarsın. Seyirciye güvendim açıkçası. Birçok büyük tiyatroda çalışmıştım başrollerinde oynamıştım Kenterler de, Dormen de, Gülriz Sururi, Engin Cezzar tiyatrosunun da ortağıydım. Şehir tiyatrolarında çalışmıştım. Ulvi Uraz tiyatrosunda üç tane büyük piyeste başrol oynadım. Yani tiyatro seyircisi arkamdaydı onu biliyordum. Tiyatro kurduğumda, televizyonlara çıkmamıştım, filmde çevirmemiştim ama tiyatro seyircisine güveniyordum. Aziz Nesin’de habire git oğlum kendi tiyatronu kur, kendi sesini yakala, içindeki rengi keşfet diye gaz verince ya Allah dedim girdim, bugüne kadar utanmadım da valla.

SORU: Sizce, Ali Poyrazoğlu Tiyatrosunun en önemli farkı nedir?

YANIT: Şunu söyleyeyim bizim diğer tiyatrolardan farkımız, bayatlamış evliliğe ya da bayatlamış yemeğe benzemez. Biz her zaman taze, her zaman farklı ufuklar farklı dünyalar ve her oyunda farklı gündem açan bir repertuar yaparız.

SORU: Stand-up show yapmaya çalışanlara adeta hodri meydan dercesine  "Ödünç Yaşamlar" adını verdiğiniz iki bölümlük stand-up türü gösterisini Almanya/Berlin Türk Evi'nde yaklaşık 300 seyirciye sergilediniz. Sahneye çıkarken yanınızda getirdiğiniz ve adını “Alkış Kutusu” koyduğunuz bu kutunun hikâyesini sizden dinleyebilir miyiz?

YANIT: Biz genel olarak ahde vefa duygusu olmayan bir milletiz. Türkiye’de “Ödünç Yaşamlar” adlı oyunu en az 250 bin kişi seyretti bugüne kadar. On yıldır oynuyorum ben bu oyunu. Bizde ahde vefa yok ölen unutulur. Ölen romancı gider, devlet büyüğü gider, öğretmen unutulur, doktorumuz unutulur, sanatçımızı unuturuz ahde vefa yoktur bizde unutur geçeriz. Bende eski ustalardan öğrendiğimin üstüne kendi aklımın yettiği kadarını ekleyerek ilerleyen bir sanatçıyım ama herkes her yaptığı meslekte bazı şeyleri devralıyor, mirasları devralıyor. O manevi mirasları ona devreden insanları unutmamak gerekir diye düşündüğüm için, seyircinin hatırlamasını istediğim için, o insanlara alkış göndermelerini istediğim için o kutu türünü buldum. Aslında fenada olmadı hatta iyi bir olgu oldu.

SORU: Ve Sinema. Bugüne kadar 60 adet filmde başrol oynama başarısını gösterdiniz. O dönemlerin Türk Sinemasıyla bugünkü Türk Sineması’nı karşılaştırdığımızda; film yapımında kullanılan görsel efektler, kurgu, montaj, animasyon gibi teknolojik altyapı, senaryo kalitesi, finansman yatırımı, sanatçıya ödenen ücretler ve seyircinin sinemaya olan ilgisini içeren farklılıkları nasıl yorumluyorsunuz?

YANIT: Zamanın getirdiği olanaklardan doğal olarak Türk sineması faydalanıyor. Teknolojik olanaklardan ve teknolojik derinlikten ama insana bakış malzemesi konusunda da farklı dokunuşları olan filmler yapılıyor. Bir de fotoğraf sanatının bayağı önemli bir yer işgal ettiği yeni çalışmalar yapan yönetmenler var. Örneğin Nuri Bilge Ceylan gibi insanlar var. Çok farklı noktalarda Türk sineması yedi, sekiz ayrı ufka doğru dörtnala koşmakta. Belki eskisinden daha az film yapılıyordu. Belki çok sulu bir işe yaramayacak filmler de yapılıyordu ama çok güzel filmlerde yapılıyordu. Bu süreç her zaman böyle oldu. Benim altmış tane filmimin içinde bir sürü zayıf filmde vardır ama bir sürü filmimde vardır ki yani Türk sinema tarihinde başrollere oturmuştur.

SORU: Günümüzde sinema filmlerine milyon dolarlarla ifade edilen ciddi yatırımlar yapılıyor ve vizyona girdiğinde ise gişe hâsılat rekorları kırılıyor. Sizce sinemanın Türk toplumu üzerinde bu denli cazibesi ya da büyüsü nedir?

YANIT: Sinema sektörü daha iyi yönetiliyor. Daha usta ve ticari zihinlerin bakışı girdi işin içine. Onun için bu fark yaratıldı ama geçmiş yıllarda çevirdiğimiz filmlerin bugünkü hasılat rekorlarından daha büyük hasılat rekorları kırdığını o zamanın parasıyla onu da unutmayalım. Daha çok insana, sinema seyircisine ulaştığını biliyoruz. Çünkü Anadolu’nun her yerinde sinema vardı ve her yerde film oynuyordu, bütün sinemalar doluydu. Fakat şu anda sonuç olarak yine herhangi bir film aynı seyirci sayısına ulaşıyor çünkü er veya geç film televizyona satılıyor ve televizyonda oynuyor. Bir kerede oynamıyor on, beş yirmi kere oynuyor. Benim son çevirdiğim filmlerden bir kısmı yirmişer kere falan oynadı televizyonda.

SORU: Dilerseniz birazda kitaplar üzerinde değerli görüşlerinizi almak istiyorum. Yıllarca gazetecilik yaptınız. Daha sonra Artemis Yayınlarının yayın yönetmeni oldunuz. Birçok popüler kitap yayımladınız. Kitap yazarlarında neler dikkatinizi çekiyor?

YANIT: On iki yıl sadece Sabah gazetesinde yazdım. İki yıl Yeni Yüzyıl gazetesinde yazdım. Ondan önce de Hürriyet mizah sayfası yaptım. Yani ben gazetecilikten emekli olabilirdim. Okuyuculuğun profesyonel bir iş olduğunu düşünürüm ve ben de profesyonel bir okuyucuyum. Herhangi bir yazarın bende nasıl bir ufuk açtığını söyleyemem ama iyi ki okuma merakım var, iyi ki insanlar kitap okuyorlar ve bu kadar zengin dünya görüşü olan insanın ruhuna dokunmasını bilen insanlarla arkadaş oluyorlar. Bir kitap okumak o yazarla arkadaş olmaktır. Baş başa oturuyorsun Örneğin; Yaşar Kemal ile baş başa oluyorsun Orhan Pamuk ile, baş başa oturuyorsun Tolstoy,  Çehov, Dostoyevski, ve Honore De Balzac ile bütün bunlar senin arkadaşların ve evindeler. Alıyorsun, oturuyorsun onlarla söyleşiyorsun ve yazıyor, sana sesleniyor o adamlar. Kitabın böyle büyülü bir yanı var. Onun için okumadan dünyadan göçmek, derin dostluklar edinememektir. O yazarların hepsi bizim yakın arkadaşlarımız olurlar ve bu çok önemli olgulardır. İnsana vizyon verir, heyecan verir, kendisi ve dünya ile barışmasını sağlar.

 

SORU: Türkiye’deki kitap dünyasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Yaşam ve sanatsal kitaplar yayımlıyorsunuz. Ülkemizde kitap okunması ve satılması konusunda görüşleriniz nedir?

YANIT: Ülkemizde Çok kitaplar yazılıyor. İyi bir satış ve pazarlama tekniğiyle çok iyi de piyasa yapıyorlar. Aralarında “kofti” kitaplar da var ama değerli kitaplar geleceğini alacaktır. Benim kitaplarım ise çok popüler kültür ile ilgili değil. Ben daha ziyade  oyun kitapları yazıyorum. Şimdilerde “Mavi noktalı elbise” adında bir roman kitabını kaleme alıyorum. Benim kitaplarım, daha çok sanat, yaşam, felsefe ve politika üzerine deneme formasyonundadır ve herkes için yazıyorum, o nedenle de çok satılıyor. Demek ki sıkı takipçilerim var.

SORU: Şimdi birazda kurumsal danışmanlık ve yaşam koçluğu danışmanlık hizmetlerinize gelelim. Şirketlere verdiğiniz yönetim danışmanlığına akıl ortaklığı diyorsunuz... Nedir akıl ortaklığı? İlave olarak “Bir Rönesans adamı olmaya çalışırım” ifadenizi biraz açar mısınız? Ve son olarak İçinizdeki iş adamını keşfetmiş biri olarak iş adamlarının da içindeki sanatçıları keşfetmelerine yardımcı olduğunuz söylenebilir mi?

YANIT: Türkiye’de iş hayatına bakış açısı artık çok değişti. Çalışan insanlar ve tüketici kitlelerle olan ilişkiler yeni baştan gözden geçirildi. Dünya değişirken ve globalleşirken doğal olarak globalleşen dünyada kullanılan yönetişimsel metotlar ve marka derinliği ülkemizde de ciddi bir biçimde inceleme altına alındı. Doğal olarak iş adamları kuşağı değişti. Birçok iş adamları yurtdışında okudular ve çocuklarını da okuttular ve ülkemizde profesyoneller çağı başladı. Profesyonel yöneticiler şirketlerini kurumsal yapılanmaya dönüştürdüler. Bu dönüşümün içinde yeni bakışın, yeni duruşun, yeni motive edici güçlerin, yeni inovasyon proje ve teorilerine inancın hem çalışanlar için hem yöneticiler için büyük bir önemi olduğu çıktı ortaya. Dünya’daki bütün yönetişimsel metotların her şirket kendi bünyesine uygun olanı adapte edip kullanma, pazarlama yöntemlerine, insan kaynakları yönetimine, bilgi yönetimine, kurumsal iletişim yönetimine farklı bakmak zorunluluğu ortaya çıktı ve bu kurumsal yapı Türkiye’de ciddi bir düşünce desteği yarattı. Burada birlikte düşünme, ortak akıl yürütme olgusuyla karşı karşıya kalınınca, benim gibi günlük yaşam ve çalışma hayatı üzerine felsefi bakış üreten, yazı yazan, kitap yazan, konferans veren insanlardan yararlanma yöntemlerini kullanmaya başladı şirketler. Bu modern yapılanma kapsamında ise, ticaret yaptığım için ben öne geçtim çünkü daha önce ilaç sektöründeydim. Eczanelerim, ilaç Laboratuarlarım vardı. Arts & Entertainment dünyasında ise gece kulüplerim vardı. Sonra da tiyatrom oldu ve yönetiyorum. Ben ticaretin içinden geldiğim için pek tabii söz konusu prosesleri daha kolay kavrayabildim, anlayabildim, öğrenebildim, yurtdışında workshoplara gittim, Avrupa’nın önemli üniversitelerinde akademik çalışmalarım oldu. Özetle çalıştım, çalıştım, hep çalıştım. Ve bütün bunların sonunda “Kurumsal Danışmanlık” hizmetlerini ben on beş senedir yapıyorum yeni yapmıyorum. On beş sonunda Türkiye’nin en önemli gruplarının Koç Grubu, Sabancı Grubu, Zorlu Grubu, Kara Mehmet Grubu gibi diğer önemli gruplara İlaç, GSM, Bankacılık gibi sektörlerde örneğin Turkcell, Yapı Kredi Bankası gibi Türkiye Ekonomi Bankası gibi ya da İlaç sektöründeki diğer holdinglere onların aradığı zihin açıcı hedef gösterici konuşmalar, konferanslar, seminerler yapan bir insan çıkardım kendimden. Yani özetlersek; ikinci bir disiplin kapsamında farklı bir meslekte kendimi eğittim ve yeni baştan yarattım ve buraya oturdum istenen, aranan bir insan çıkardım bu konuda kendimden. Bu pozitif olgunun dışa vurumunu ise iyi bir şekilde aktarışımı pek tabii usta bir oyuncu oluşuma borçluyum. Hem eğlendiriyorum hem güldürüyorum hem de farklı ufuklara doğru yolculuklar yapabiliyoruz birlikte. Rönesans adamı olmaya çalıştım, becerdim de sanırım. Yani farklı beş altı tane iş yapıyorum aynı anda ama şunu söyleyeyim benim öğrettiğim metotlardan birisi “Medici Metod” dur. Ve Medici Metod diyor ki “Her işadamı içindeki sanatçıyı keşfedecek, her sanatçı da içindeki iş adamını keşfedecek” Ben aslında her işadamına içinde ki sanatçıyı keşfederek yaratıcı bir biçimde işlerini yönetmelerini öğretiyorum.

SORU: Tiyatro dedik, Sinema dedik, Tolk Show dedik, Köşe yazarlığı dedik, Kurumsal İletişim dedik; Dilerseniz şimdi birazda Futbol diyelim ve Fenerbahçe’ye geçelim. Fenerbahçe’yi Sayın Ali Poyrazoğlu tarzıyla yorumlayabilir misiniz?

 

YANIT: Fenerbahçe içinde bulunduğu zor duruma, onca yaşadığı negatif nitelikli kronik sendromlara ve olaylara karşın Türkiye’nin en büyük takımlarından birisidir ve öyle olmaya devam edecektir. Benim Fenerbahçe için yaptığım marşın sözleriyle bitireyim.

 

“Attığı her golle güleriz

Bizim aslan fenerimiz

Ölsekte ondan dönmeyiz

Bizim aslan fenerimiz”

Bizde Fenerbahçe Dergi grubu olarak; bu güzel ve keyifli söyleşi için Türk Tiyatro ve Sinema Dünyamızın Kült İsmi. Türkiye’nin ulusal gururu, T.C. Devlet Sanatçımız Sayın, Ali Poyrazoğlu Beyefendiye teşekkürlerimizi iletiyor ve kendilerine sağlık, mutluluk ve başarı dolu güzel yarınlar diliyoruz.