Spor Yazarı | FIFA Players' Agent

Dr. Öğr. Üyesi Sedat Hayran

SAYIN BEKİR AKSOY.

O, bir genç. O, bir yakışıklı. O, bir karizmatik. Ve O Genç kuşağın Sevgilisi.

Yeşil sahalardan tiyatro sahnesine tesadüfen geldi. Çiçek Taksi diziyle tanındı. Doktorlar, Yahşi Cazibe, Türk Malı, Salih Kuşu gibi dizilerde gösterdiği performans ile 7’den 77’ye herkesin beğenisini toplayıp Türk halkının gönlünde taht kurdu. Tanrı vergisi yetenekleriyle Arts & Entertainmentdünyasının yadsınamaz kült ismi oldu. Adeta gösteri sanatı için yaratılmış, hakikaten sahneleri ve ekranları duruşuyla, beden dilini müthiş kullanmasıyla dolduran batı sanatçılarımızdan biri. Türkiye’nin ulusal gururu ve müthiş Fenerbahçeli marka bir isim; İŞTE SAYIN BEKİR AKSOY BEYEFENDİ.

Değerli Sanatçımızın muhteşem biyografisini şöyle bir hatırladığımızda;

   

Takvim yaprakları 18 Mart 1969 yılında Ankara'da dünyaya gelir. Babasının Emniyet müdürü olması nedeniyle Türkiye’de çok sayıda il dolaşırlar. Doğal olarak küçük Bekir’de birçok yerde okul değiştirmek durumunda kalınca eğitim hayatı biraz sıkıntılı geçer. O nedenle çok uzun, sıkı arkadaşlıklar yaşayamaz ve çocukluk arkadaşları pek yoktur. Ancak çok insan tanıdığı için daha girişken olur.

Değerli sanatçımızın aslında tiyatroya başlaması bir tesadüftür. Tiyatro hiç aklında yoktur. O daha ziyade bir futbol tutkunudur ve boş zamanlarını futbol oynayarak geçirip, gönlünde yatan meslek ise profesyonel futbolcu olmaktır. Ancak babası futbolcu olmasını istemez. Üniversite sınavlarına hazırlanırken arkadaşlarının arasında tiyatro ile uğraşanlar vardır ve onu da aralarına almak isterler. Genç Bekir; "Ben tiyatroyu sevmiyorum; tiyatro benim tarzım değil" der ama galip gelen taraf arkadaşları olur. Israrlara dayanamayan değerli sanatçımız, Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı sınavlarına girip tiyatro bölümünü kazanır. Okul yılları başarılı geçip kendiside parlak bir öğrenci olunca tiyatroyu sever. Konservatuarın ilk yılında daha 19-20 yaşındayken Devlet Tiyatrosu'nda Cüneyt Gökçer ile beraber "Damdaki Kemancı" oyununda küçük bir rolde oynar. Sonra Haluk Kurtoğlu ile "Tohum ve Toprak"ta yine küçük bir rol daha alır. Kenan Işık'ın yönetiminde yine küçük bir rolde daha oynadıktan sonra Devlet Tiyatrosu'nda sahne tozunu yutmuş olur ve böylece sanat yaşamı da başlar. Okul yıllarında onunla birlikte aynı dönemde okuyan Meltem Cumbul, Güvenç Kıraç, Okan Bayülgen gibi bugünün ünlüleriyle iyi bir arkadaşlıkları olur.

1992 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarını dereceyle bitirdikten sonra, iki yıl Dormen Tiyatrosu, iki sezon Gülriz Sururi ve arkasından altı sene Kent Oyuncuları'nda oynar. Kenterler'de Müşfik Kenter'le beraber oynadığı "Helen Helen" adlı iki kişilik oyun, "Yolun Yarısı", "Uşak Ne Gördü?", "Sokak Kızı İrma", "Ver Elini Broadway" ve "Çok Uzak Fazla Yakın" gibi oyunlar sanatçımızın kariyerinde önemli yer tutan eserlerinden bazılarıdır.  

   

Değerli sanatçımızın rol aldığı tiyatro oyunlarına baktığımızda; “1986 yılında Tohum Ve Toprak : Orhan Asena - İstanbul Devlet Tiyatrosu, 1988 yılında Damdaki Kemancı : Joseph Stein - İstanbul Devlet Tiyatrosu, 1989 yılında Yolun Yarısı : Kemal Uzun\Haldun Dormen - Dormen Tiyatrosu, 1991 yılında Uşak Ne Gördü : Joe Orton - Dormen Tiyatrosu, 1992 yılında Sakak Kızı İrma : Alexandre Breffort - Gürriz Suriri&Engin Cezzar Tiyatrosu, Çok Uzak Fazla Yakın : Adalet Ağaoğlu - Kent Oyuncuları, 1995 yılında  Ver Elini Broadway : Neil Simon - Kent Oyuncuları, 1998 yılında Helen Helen : Éric-Emmanuel Schmitt - Kent Oyuncuları, 2004 yılında Fernado Krapp Bana Mektup Yazmış : Tankred Dorst - Aksanat Prodüksion Tiyatrosu, 2007 yılında  Antiloplar : Henning Mankell - Aksanat Prodüksion Tiyatrosu, 2008 yılında Koca Bir Aşk Çığlığı : Josane Balasko - Aysa Prodüksiyon Tiyatrosu, 2010 yılında Ay Tedirginliği : Özen Yula - Duru Tiyatro, 2012 yılında Sanat (oyun) : dikkatlerden kaçmayan başlıca oyunlarıdır.”

   

Filmografisi ise; 1993 yılında Zirvedekiler, Yaz Evi, 1995 yılında Çiçek Taksi,1996 yılında Nefes Alamıyorum, 1997 yılında Sakin Kasabanın Kadını ve Yasemin, 1999 yılında Bize Ne Oldu, 2000 yılında Bir Demet Yerli Film ve Ağlayan Kadın, 2002 yılında Abdülhamit Düşerken ve Aşkları Ege de Kaldı, 2003 yılında Ömerçip, 2004 yılında Omuz Omuza ve Kadirşinas, 2006 yılında Doktorlar, 2010 Türk Malı, 2011 Yahşi Cazibe, 2012 Hayatımın rolü, 2013 Salih Kuşu gibi sinema ve televizyon dizileri ön plana çıkmıştır.

13. Afife Tiyatro Ödüllerinde "Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Müzikal Komedi Erkek Oyuncusu ödülünü de alan değerli sanatçımız, özellikle Çiçek Taksi, Doktorlar, Yahşi Cazibe, Türk Malı, Salih Kuşu gibi dizilerde gösterdiği performanslar ile herkesin beğenisini toplamış ve şöhretini yurt geneline yaymayı başarmıştır.

Genç yaşına rağmen Türk sinema, tiyatro ve dizi virtüözü olan, güler yüzlü hoş ve espritüel, sevgi dolu yüreği kibar kişiliğiyle rahat ve kendisiyle barışık, kompleksleri,  takıntıları olmayan, tarzıyla çok saygın bir insan. Ayrıca çok keyifli, onunla birlikte olmak ve zaman geçirmek insana gerçekten büyük huzur ve mutluluk veriyor. Günümüz genç kuşağın sevgilisi olan, çağdaş Türkiye sanatının yükselmesi için büyük titizlikle sürdürdüğü çalışmalarından ve elde ettiği başarılarından dolayı; Fenerbahçe Dergisi olarak değerli sanatçımız Sayın Bekir AKSOY beyefendiyi kutluyor, röportaj teklifimizi kabul ettiği için sayın şahsına teşekkürlerimizi iletiyor ve söyleşimize start veriyoruz. 

   

SORU:  Sayın Bekir Bey; önce tiyatro diyelim; İnsan ve kültür ilişkisini insanın yaşadığı, işlediği ve kullandığı her şeyi kültürün bir parçası olarak yorumladığımızda, sizce tiyatronun insan yaşamındaki yeri ve kültürün bir parçası olmasında ki önemi nedir?

YANIT: Çok güzel bir kavram vardır; tiyatro insanı insanlara insanca anlatma sanatıdır diye. O yüzden tiyatro, bir meslek olmanın yanında bir hayat tarzıdır. İnsanlık tarihi kadar eski bir sanat dalı olan tiyatronun, insanı değişik bakış açılarıyla anlatması, toplumun bir üyesi olarak özeni aşılaması, kamu bilincini sağlaması, sorunlar karşısında bireylere düşünmeyi, yargılamayı öğretmesi, toplumsal duyarlığı artırması, toplumun kültür birikimini yansıttığı oranda, bu birikimin zenginleşmesine aracı olması, ulusal kimliği pekiştirmesi, dinamik yapısıyla bireylere kendilerini sorgulama ve tanıma imkânı sunması ve elbette tüm senaryolarını hayatın içinde yaşanan olaylardan alarak izleyicilerini aydınlatması gibi misyonlarıyla insan yaşamında önemli bir yere sahiptir. Kültürün bir parçası olmasında ki konumuna gelince; sanatsal yaratıyı en etkin biçimde topluma aktaran bir araç olması, uyarı görevini yaptığı kadar, toplumu ortak komplekslerinden arındırıp onlara gerçek düşünce erkini ve özgürlüğünü sunması ve kültürel gelişmeyi sağlayan bir güç konumuyla tiyatro, hiç kuşkusuz kültürün de bir parçasıdır.

 SORU: Sizce Tiyatro, uyarı görevini yaptığı kadar, toplumu ortak komplekslerinden arındırıp, onlara gerçek düşünce erkini ve özgürlüğünü yeterince sağlayabiliyor mu?

YANIT: Özgür, özerk ve özgün sanat kurumları olan tiyatrolar, devleti de, hükûmeti de, siyaseti de eleştirebilmelidir. Sanatçının görevi de, işin tarafı olmak değildir. Tarafsız bakıp, tarafsız davranıp gördüğü gerçekliliği insanlara anlatmaktır. Bu son yaşanan olayların içinde de bunlar geçmiştir. Biz sanatçılar taraf olmaya başlarsak bir süre sonra taraf değiştirmeye de başlarız. Taraf olmak bir tercih yapmak ve seçime bağlanmaktır. Sanatçı ise özgürce düşünmeli, özgürce davranmalı örnek olmanın dışında düşüncesini bireylere iyi aktarmalıdır. Sanatçının asıl sorumluluğu örnek olmak değil, düşüncesini doğru anlaşılır bir şekilde aktarmasıdır. Ancak bu tarzla tiyatro, uyarı görevini yaptığı kadar, toplumu ortak komplekslerinden arındırıp, onlara gerçek düşünce erkini ve özgürlüğünü yeterince sağlayabilir.  

SORU: Sektörde büyük tepkilere yol açan ödeneğinin bir bölümünün ya da tamamının yerel yönetimlerce karşılandığı profesyonel ya da amatörce yapılan Şehir Tiyatrolarının özelleşmesi kararı, sizce nasıl bir yaklaşım?

YANIT: Yüzde yüz doğru. Ben, tiyatroların bu kültürün içinden gelen sanat adamları tarafından yönetilmesi gerektiğine inanıyorum. Hiçbir zaman ödenekli ve kurumsal yapılı tiyatrolarda çalışmadım. Bir şeyleri ayırt etmek gerekiyor elbette. Onların içinde olup da son derece saygın ve bu işleri iyi yapan sanatçılar da var. Sanatın memuriyeti olmaz diye düşünenlerdenim. O yüzden baştan beri özel tiyatrolarda görev aldım. Evet, ödenekli tiyatroda konservatuara başladığım dönemlerde para kazanmak amaçlı figüran olarak çalıştım. İşin içinde olmamdan dolayı biliyorum, oradaki birçok oyuncu ağabeyimde işe gelirken mutsuz, oyunu oynarken mutsuz, aralarında mutlu olanlarda vardı ama sanatın içinde hepimizin egoları vardır. Herkes kendini en iyi olarak görür, kimse kendini ikinci olarak görmek istemez. O yüzden en iyi işi en iyi rolü kendisinin oynaması gerektiğini düşünür. Ama hepimizin yanıldığı bir şey vardır; kimse mükemmel olamaz. Ödenekli tiyatrolarda çalışan arkadaşlarımızın, verimli işler yaptıklarında bunun karşılığının kendilerine maddi ve manevi olarak geleceğini algılamaları gerekiyor. Bir şeyin özelleştirilmesi eğer kendi politik düşünce yapıları için olacaksa “iktidardan bahsediyorum” orada bir sıkıntı var. Ama hayır özerk ve özel olarak devam edilecekse, hatta sahne oyunlarında siyasi mekanizma dahi eleştirilerek objektif oyunlar sahne alacaksa sorun yok. O vakit hem para, hem de prestij olarak müthiş girdilerin olacağını düşünüyorum.

SORU: Ve Sinema; Sinema sanatı; insanın kendisini ve toplumla olan mücadelesini bir beyaz perde aracılığıyla izleyicilere yansıtırken, toplumu ne şekilde eğitmeyi amaçlar? Ayrıca sinemanın topluma eğitsel katkısı nedir?

YANIT: Sinema, bugün, televizyon ve internetten sonra kitle iletişim araçları içersinde en etkin güç unsurlarından bir tanesidir. Kitle iletişim araçları içersinde film, en yaygın olan, okuma yazması olmayan kimselere bile kolayca hitap edebilen, kolay anlaşılabilen hareketli resim, söz veya yazı ve müzikle oluşmuş bir anlatım olanağına sahip olması sinemanın en önemli cazibesidir. Özellikle toplumun eğitilmesi açısından sinema, genel kültürü arttırıcı bir araçtır. Bireylerin bilgi, görgü ve davranışlarını değiştirmede etkisi büyüktür. Konuşmak, çevreyi tanımak, yeme içme, giyinme vb. gibi çeşitli durumlarda davranış değişikliğini olumlu yönde etkileyebilecek önemli bir unsundur. Yine, sinema bir ülkenin toplumsal problemlerini de aksettirir. Gençlik sorunları, mülkiyet, aile, cinsel sorunlar, işçi sorunları, göçler, kadın, suçluluk, siyasal sorunlar gibi problemleri ele alarak bunları olumlu yönde işleyebilir. Hatta bunların yanlış ve gerçek olmayanlarının eleştirisini yaparak, bazı hal çareleri de önerebilir. Fakat bunu yaparken hiçbir zaman tek taraflı olarak toplumdaki belli çevrelerin, belli ve alışılagelmiş ve sırf kendi çıkarlarını, kendi sınıflarının çıkarlarını koruyan, kendi hâkimiyetlerini sürdüren ve pekiştiren bir biçimde sunulmamak şartıyla olmalıdır. Ayrıca sinema, fikir ve kanaatlerin yayılma ve açıklanmasında önemli rolüyle kitleleri etkilemektedir. Toplumun eğitiminde, belli bir kültürün norm, tutum ve değer yargılarını eleştirip övmek ya da yermek suretiyle haber verici bir görevde yapmaktadır. Bu da kitlelerin bilgisini arttırıcı yönde önemli rol olgusudur.

Bu arada konu gelmişken bir dip nottan da bahsetmek istiyorum. Global bazda sinema ortamına işlevsel olarak baktığımızda ise, aksiyon filmleriyle bu işin eğlencesinin daha yoğun olduğunu, her şeyin içinde aşkın ya da tersi çatışmaların olduğunu görüyoruz. Örneğin, Hollywood sinemalarında durum, Avrupa sinemalarından, Kore ya da Hint sinemalarından konuları alıp, kendi bakış açılarından yorumlayarak sinema filmi haline getiriliyorlar. Son zamanlarda o bizim, dalga geçtiğimiz Hint sineması içinden çok iyi, kaliteli sinema filmleri vizyona girdi ve Oscar alan Hintli oyuncular çıkmaya başladı. Önemli olan toplumun kendi kültürünü anlatabilecek yerel bakış açısından evrensel bakışa çıkabilecek işler yapmaktır. Türkiye’deki sinema mantalitesine baktığınız zaman hep biz kolay para hızlı para kazanmak ve büyük gişe hâsılatları düşüncesinden hareket ettiğimiz için hala emekleme noktasını geçemediğini görüyoruz. Ama yavaş, yavaş iyiye yönelik farklı noktalara doğru yön kırıyoruz. Dilerim Türk sinemanın farklı değerlerini toplum olarak keşfedeceğiz.

SORU: Dilerseniz birazda kitaplar üzerinde değerli görüşlerinizi almak istiyorum. Türkiye’deki kitap dünyasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

YANIT: Kitap okuma alışkanlığı, çok önemli bir kültür göstergesidir. Bir kitap okumak o yazarla arkadaş olmaktır. Baş başa oturuyorsunuz Örneğin; Yaşar Kemal ile baş başa oluyorsunuz Orhan Pamuk’la baş başa oturuyorsunuz Tolstoy,  Çehov, Dostoyevski ve Honore De Balzac ya da Mevlana ve Şems ile bütün bunlar sizin arkadaşlarınız ve evinizdeler. Onlarla söyleşiyorsunuz ve yazıyorlar, size sesleniyor o adamlar. Kitabın böyle büyülü bir yanı var. Onun için okumadan dünyadan göçmek, derin dostluklar edinememektir. O yazarların hepsi bizim yakın arkadaşlarımız olurlar ve bu çok önemli olgulardır. İnsana vizyon verir, heyecan verir, kendisi ve dünya ile barışmasını sağlar.

SORU: Dizilere göz attığımızda, Bugünkü konjonktür daha aksiyoner. Görünen o ki, yapımcılar ihtiyaca cevap verme telaşı içerisinde. Diziler her geçen gün cinsellik ve gerilimi daha çok ön plana çıkarıyor. Bunun sanatı bir güç olmaktan çıkarıp sadece bir zevk unsuru haline getirdiğini düşünüyor musunuz?

YANIT: Dizi sektörü bence daha muhafazakâr hale geldi. Özellikle cinsellik anlamında eskiye nazaran çok daha masum bir konjonktüre sahibiz. Neden öyle düşünüyorum? Hatırlayalım 70’li yılları. O dönemlerde, Türkiye’de bir seks furyası vardı. Aşağı yukarı bütün sinema filmlerinde erotik anlamda çekilen senaryolar rövanşta idi. Bunlar Türk toplumu olarak değer yargılarımız açısından elbette hoş değildi. Ama bir dönem böyle bir furyayla geçti. Hatta bunlar televizyon ekranlarına da “Yeşilçam Klasikleri” olarak çok daha rahat bir şekilde yansımıştı. Kötü, örnek olmaz ama sanki o dönemlerde daha bir serbestlik ve özgürlük vardı. Şimdi artık dizilerde bazı cümleleri ve kelimeleri bile kullanamıyorsunuz. Bir şeylere ters düşecek, bir şeyler denetlenecek, ya da yayından kaldırılacak diye. Ancak birde başka bir tuhaf durum var ki o, denetlenmesi gereken senaryoların da denetlenmediğini görüyoruz. Örneğin Kurtlar Vadisi vb diziler gibi. Televizyon sektöründe daha objektif bir denetimim olmasını düşünüyorum. İlave olarak haftalık dizi çekimlerinin süreleride çok önem arz ediyor. Yurt dışında diziler 40-50-60 dakika çekildiği için elit kalitededir. Ama bizde söz konusu süreler 90-100 dakika çekiliyor ve haftalık senaryolarda o kaliteyi göremiyoruz. Ayrıca diziler, hiçbir zaman sanatsal kaygı taşımaz. Onun yerine daha eğlenceli, daha entertainment kültürler içerir. Örneğin, Aşkı Memnu dizisine baktığınız zaman geçmişte yazılan bir eser olduğu için aynı konu anlatılır, ancak bu senaryo diziye uyarlandığı vakit edebiyat eserlerine, daha entrika ve aksiyon katmak zorunluluğu vardır. Çünkü günümüzde ki dizi rol modelleri bu tarzlardır. Dizilerin sanatı bir güç olmaktan çıkarıp sadece bir zevk unsuru haline getirdiği düşüncenize katılıyorum.

SORU: Tiyatro dedik, Sinema dedik, Kitaplara değindik, Dizileri yorumladık, şimdi dilerseniz birazda Fenerbahçe konuşalım. Ve Nasıl Fenerbahçeli oldunuz? Fenerbahçeli olmak nasıl bir duygu?

YANIT: Babadan Fenerbahçeliyim. Her klasik taraftarın söylediği gibi; Fenerbahçeli olmak ayrıcalıktır, Galatasaraylı olmak ayrıcalıktır; Beşiktaşlı ve diğer kulüplerin taraftarları olmakta. Ama Fenerbahçe’de kendisini yenileyen ve değiştiren bir yapı var ki, “gel de gurur duyma, gel de ayrıcalıklı olma”. Son yaşanan olaylarda da gördük bunu. Birlik ve beraberlik olmanın dışında; sevinçte de, üzüntüde de insanlar bir araya gelebiliyor. Örneğin ben yurtdışındaki Fenerbahçe derneklerine gittim. Hepsinin birbirine bağ kurduğuna hayranlıkla ve gururla şahit oldum. Gerçekten Fenerbahçeli olmak hepimiz için gurur vesilesi oldu. Ayrıca başkanımız Aziz Yıldırım beyin yaptığı tesisleşme, şirketleşme, kurumsal kimlik, sosyal, kültürel ve yardım platformu alanlarındaki yadsınamaz atraksiyonlar var.  Avrupa kulüplerinin dahi Ankara’daki İncek Tesislerine veya Düzce Topuk Yaylası’na gelerek kamp yapması gerekiyor artık.  Fenerbahçe büyük başkan Sayın Aziz Yıldırım Bey önderliğinde her alanda gurur verici adımlar attı. İşte bir Fenerbahçeli olup, bütün bunları görüpte duygulanmamak, gururlanmamak mümkün müdür? Allah aşkına..

SORU: Fenerbahçe’nin maçının olduğu gün, bir taraftar olarak maç gününe nasıl hazırlanıyorsunuz? İlave olarak; Fenerbahçe’nin galip gelmesi için özel bir toteminiz var mıdır?

YANIT: Formalarımızı giyerek adeta bir bayram şenliğiyle maça hazırlanıyoruz. Babamla maçlara gelmeye çalışıyoruz. O benim için en büyük totem çünkü hep kazanıyoruz. Sporu ben gerçekten çok seviyorum. Sporun her dalını, atletizm olsun tenis olsun. Fenerbahçe’nin şöyle bir artısı var benim için Fenerbahçe sadece futbol kulübü değil. Bu olaylar yaşanmadan 3 yıl önce basketbolda, voleybolda atletizm de ve birçok dalda şampiyonluklar yaşadık şimdide hala yaşıyoruz. Voleybol, basketbol ve futbolun yanında elbette 9 dalda da şampiyonluklar yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz. Belirli yaşlara gelmeden önce daha fazla totem yapıyordum. İşler güçler koşuşturmaların içinde şimdi onları pek yapamıyorum. Dizi sektöründe hafta sonu da çalıştığım için maçları bazen kaçırabiliyorum. Ama söylediğim gibi ben babamla maç izlemeyi severim. Babamın söylediği skor tahmini aynen tutar. Fenerbahçe gol atacak derse, gol olur. Babayı arar sorarım; “Maç kaç, kaç olacak” diye.. O nedenle benim totemin canım babadır.

Fenerbahçe’nin, 2013/2014 sezonunda mevcut kadrosuna yaptığı takviye niteliğindeki yeni transferleri olan, Emmanuel Emenike, Bruno Alves,  Alper Potuk, Michal Kadlec, Samuel Holmen gibi yıldız oyuncular hakkında görüşlerinizi alabilir miyiz? 

YANIT: Fenerbahçe’nin en iyi transferi her zaman ki kendi ruhudur. Fenerbahçe ruhunu yaşadığı zaman gerçekten “forması oynar ve kazanır” diyorum. Avrupa çapında kabul gören yeni transferlerimiz ve muhteşem kadro kalitemize koşut olarak gelecek vadeden ve değerlendirmemiz gereken bir de Salih Uçan adlı genç yeteneğimiz var. Salih bu sene oynayabilirse, Fenerbahçe’nin en büyük transferi olacak. Alves zaten dünyada önemli oyuncu. Kadlec sol bekte iyi olacağını düşünüyorum. Alper Potuk’tan çok şey bekliyorum. Alex’in genç versiyonu ve her zaman Fenerbahçe’ye gerekli bir isim. Zaman, zaman birebirde adam eksilteme ve hızlı kanat varyasyonlarımızda sanki biraz sıkıntımız vardı. Ancak Emmanuel Emenike transferi ile bu sorun bence çözüldü. Solda Sow, sağda M.Topuz ya da Kuyt mevkilerinde çok daha rahat oynayacaklar bu sezon.  “Rakibe sürekli önde baskı yaparak sıkıştıran, fazla pozisyonlar vermeyen, tempo yapan, hızlı çıkarak rakip yarı alanda pozisyonlar bulan, skor üreten son derece kolektif bir oyun kurgusu sergileyen kompakt bir takım” olan çok özel bir Fenerbahçe takımını herkes görecek.

Bu keyifli söyleşimizin finalinde; dilerseniz Fenerbahçe camiasına, Büyük Başkanımız Sayın Aziz YILDIRIM beyefendiye ve taraftarlarımıza iletmek istediğiniz mesajlarınızı ve son sözlerinizi alarak röportajımızı sonlandıralım.

Taraftarlarımız için, deplasman ya da iç saha ayrımı yapmaksızın hiç korkmadan sağduyuyu kaybetmeden centilmence hem takımımızı desteklemek hem de diğer takımlara ve hakemlere saygı duyan iyi taraftar betimlemesiyle statlara gelsinler ve Fenerbahçe’mizle beraber olsunlar. Büyük Başkanımız Sayın Aziz Yıldırım beyefendiye de söyleyecek tek sözüm var; Fenerbahçe’mize sağlamış olduğu tüm katkılarından dolayı 25 Milyon taraftar adına sonsuz teşekkür ediyor, kendilerine sağlık, mutluluk ve özgürlük dolu uzun bir hayat diliyorum. Tüm camiamıza saygı ve sevgilerimi iletiyorum. 2013/2014 futbol sezonunda tüm futbol camiasına “fair-play” dileklerimi iletiyor, Fenerbahçe’mize şampiyonluk yolunda şans ve başarıların en iyisini diliyorum. Keyifli ve sıra dışı bu güzel röportaj içinde Fenerbahçe Dergisi çalışanlarına teşekkür ediyorum. Sevgiyle kalın.    

Bizde Fenerbahçe Dergi grubu olarak; bu güzel ve keyifli söyleşi için Sayın Bekir AKSOY beyefendiye teşekkürlerimizi iletiyor ve kendilerine sağlık, mutluluk ve başarı dolu güzel yarınlar diliyoruz.