Spor Yazarı | FIFA Players' Agent

Dr. Öğr. Üyesi Sedat Hayran

SAYIN BOZKURT İLHAM GENCER.

O; Türkiye’nin ilk Caz piyano virtüözü 12 dilde 6 bin şarkılık rekor repertuvarlarıyla ülkede Türkçe sözlü pop müzik ve Caz müziğinin babası. “Bak Bir Varmış Bir Yokmuş” yorumuyla Türk halkının gönlünde taht kuran, 7’den 77’ye herkesin kayıtsız kalamadığı Türkiye’nin dünyaca tanınmış Mega Starı, dünya genelinde milyonların sevgilisi, yaşayan çınar. Dünya müzik adamı Sayın Bozkurt İlham GENCER Beyefendiyi röportaj Sponsorumuz Dalyan Club Tesislerinde konuk ettik.  

Evet, Sayın Bozkurt İlham Gencer denildiğinde akla neler gelmiyor ki? Yurtdışında “Boğaz'ın Prensi” olarak onurlandıran, Türk müzik tarihinin temel yapı taşlarından olan ve ülkemizdeki caz geleneğini başlatan asırlık bir fenomen. Absolut bir kulak, duyduğu tüm ezgileri kaydeden güçlü bir hafıza, tahta enstrümanların tınısında kendini bulan ve Caz dünyasının altın adamı, bir Caz kütüphanesi, piyano virtüözü ve bestecimiz. Olağanüstü tanrı vergisi yetenekleriyle, “Global Arts & Entertainment” dünyasının yadsınamaz kült ismi.

Dünya sanatçımız, Sayın Bozkurt İlham GENCER beyefendiyi, siz değerli taraftarlarımız için; İstanbul’un en köklü ve en prestijli mekânlarından; eğlence ve spor kompleksi “Dalyan Club Tesislerinde” ağırladık.

  

Hiç 90 yaşında gibi değil, hala dinç ve dinamik. Hani biz sürekli "Yorgunum", "Akşam olsa da uyusak" diyoruz ya, o da tam tersi! "Akşam olsa da sahne olsa, müzik olsa" diyor... Sanki Türkiye'de popüler müziği başlatan o değil, sanki Ajda Pekkan, Cem Karaca, Ayten Alpman, Barış Manço, Emel Sayın, Metin Ersoy, Füsun Önal ve Fikret Kızılok gibi mega starları ilk kez sahneye çıkaran o değil... Egolarından sıyrılmış, kaprislerinden arınmış bir insan. Tüm şöhret ve başarılarına rağmen hala mütevazı, içten ve samimi. Güler yüzlü, ayrıca çok keyifli, onunla birlikte zaman geçirirken insana gerçekten büyük huzur ve mutluluk veriyor. Ayten Alpman'ın konusu geçiyor, gözleri doluyor ve espriyi patlatıyor: “Hocasıydım, kocası oldum...” İlham Ağabey işte... Başladık sohbete... Entertainment dünyasından Fenerbahçe’ye kadar birçok şeyi dolu, dolu konuştuk.

SORU: Sayın İlham ağabey; Global Arts & Entertainment dünyasının önemli bir Caz sanatçısı ve düşünce insanı olarak; sizden öncelikle Caz müziğinin tanımı, nasıl doğduğu ve gelişme evrelerini rica edelim.

YANIT: Caz müziği bir hayal kurdurma mekanizmasıdır. Uzun yaşanmışlıkların, hikâyelerin notaya dönüşümüdür. Her caz parçasının bir gizli kahramanı ve bir de yaşanmış müzik öyküsü vardır. Caz’ın doğuşu dünyada 1870’li yıllarda New Orleans’taki kölelerin pamuk tarlalarında pamuk toplarken güncel olayları anlatarak yaptığı ağıtlardan meydana gelmiştir. 1920’lerde Avrupa’da Fransa’dan New Orleans’a giden klasik müzisyenlerin ve müzik bestecilerinin bu müziği formel bir yapıya dönüştürmelerinden sonra da Amerikan Caz Standartları ortaya çıkıyor. Caz’ın gelişme evreleri ise; Caz’ın başlangıcı olan ve eski zencilerin, çeşitli törenlerde söyledikleri şarkılara kadar uzanan “Ragtime” ilk evredir. Devamında “Blues” gelir, o da; Amerikalı zencilerin çalışma sırasında söyledikleri halk şarkıları biçimidir ve Blues, Cazı meydana getiren en önemli unsurdur. Sonra ki evre ise “Hot Caz”dır. Yani Cazın perdeye ve sahneye geçmesinden sonra gelişen melodilerle meydana gelme halidir. Bunları tamamlayan sonuncu evre ise “Cuse” dur ki, Hot Caz'ın devamı ve daha olgunlaşmışıdır. Bu gelişimle cazın karakteri kesin olarak belli olmuş, caz bütün yönleriyle olgunlaşmış ve tamamlanmış bir müzik haline gelmiştir.

SORU: Günümüzde Caz müzisyenlerinin, müzik yaparken gülümsemeyi ve mutlu görünmeyi artık terk ederek sanki senfoni orkestralarının elemanları gibi tutum sergilemeleri acaba Cazın olgunlaştığını, ağır ve oturaklı bir müzik haline geldiğini mi gösteriyor?

YANIT: Aslında öyle olmalı doğrusu da odur. “Ciddiyet ve olgunluk.” Caz müziği icra eden müzisyenler bir nevi anarşisttirler. Caz müziğinde 2 dörtlük, 4 dörtlük falan bir takım kaideler var ama caz müzisyenleri emprovizasyon yaparlar. Bende yapmışımdır. Yani kaideye tabii değildirler. Ama aynı kalıp içerisinde bir seyahat yaparlar. Böylece caz müzisyenleri anarşisttir. Bende anarşistim çünkü kaideye tabii değilim. Bugün Do’dan çalarsam yarın Fa’dan çalarım, Si-Re-Sol’dan çalarım. Şifreleri biliyorum ama nota bilmiyorum. Yaptığımız iş ciddi bir iştir, çocuk oyuncağı değildir. Bir şirketin başkanı nasıl koltuğunda ciddi duruyorsa, piyanist, müzisyen, gitaristte sahnede ciddi olmalı. Şakayla olacak iş değil. Ciddiyeti her yerde muhafaza etmek lazım. Caz emprovizasyondur ama Caz, olgun, ağır ve oturaklı bir müzik türüdür.

  

SORU: İlham Ağabeyin müzik hayatına merhaba deyişi ve Caz müziğine olan ilgisi nasıl başladı acaba?

YANIT: Doğduğumdan beri Allah bana müzik kulağı vermiştir. Zaten o kulak olmasa müzisyen olamazsınız. Müziğe 5 yaşında başladım. İlham Vals diye bir bestem vardı. Nota falan bilmem, hocam da yok. Saray Sineması’nda konser vermiştim, daha 5 yaşındaydım, çıktım Saray Sineması’na, İlham Vals’i söyledim. Ve öyle başladım. Ondan sonra radyolardan caz müziğini öğrenirdim. Televizyon yok o zamanlar. Daha sonraları reşit olduktan sonra müzikal filmlere giderdim. O filmlerden o şarkıları ezberlerdim. Kulağım çok hassas. 3-4 tane müzikal film vardı, biri Casablanca… Onu ben İstanbul Beyoğlu’ndaki sinemalarda 12 defa seyrettim. O filmdeki ‘As Time Goes By’ şarkısını öğrenip akşam çalıştığım kulüplerde sahneye koymuşumdur. Yani başka bir şansım yok, nota bilmiyorum. CD falan da yoktu, doğaçlama olarak başladım. Bugün 90 yaşındayım, 85 yıldır sahnedeyim. İlham Vals’i bestelediğim zaman çok küçüktüm, müzik hayatımda caz müziğimde böyle başladı. Ama Chopin, Beethoven’ı falan çok iyi takip ettim. Mesela Beethoven’in “Für Elise” diye bir parçası vardır. Kulaktan öğrendim. Hepsini çalardım. Caz müziğine geçtim ama klasiği de seviyorum. Nota bilmediğim için çalamıyorum.

SORU: Hem yorumcu hem de bir hoca olarak müzik olgusunu nasıl tanımlar ve uygulama ortamına alırsınız?

YANIT: Müzik Cenab-ı Allah’ın insanlara verdiği bir lütuftur. Herkes müzisyen olamaz. Konservatuarla öğrenemezsiniz. Mesela ben nota bilmiyorum ama çok konservatuar bitiren hocalardan da bazı hususlarda üstünüm. Onlar nota olmadan çalamazlar. Onun için ben konservatuar bitirenlerin yanında kulağımla onlara fark atıyorum. Çünkü ben aynı parçayı notasız olarak istediğim tondan çalıyorum bir yabancı şarkıcı geldiği zaman ona eşlik ediyorum. Ama onlar nota olmazsa çalamazlar. Onun için müzik ve kulak doğuştan gelen bir olgudur, sonradan olmaz. Konservatuarda 100 sene eğitim görseniz, kulağınız yoksa kapıya koyarlar. Sorunuzdaki uygulama ortamı için birkaç anekdot vereyim size. Mesela beni de çağırdılar, bende girdim konservatuar imtihanına; hoca piyanoya nota basar, ses ver der. O sesi verirse ne ala. Veremezse onu kapıya koyarlar. Ben 3 defa yanlış ses verdim. Biliyordum ama biraz şakacı olduğum için kızdırayım diye yanlış ses verdim. Tam kapıya atıyorlardı, bir dakika dedim, ben şaka yapıyorum dedim ve doğru sesi verdim. Benim de değer verdiğim, keşfettiğim insanlar var. Mesela; Ajda Pekkan, Emel Sayın, Cem Karaca, Barış Manço… Onlara da ilk imtihanı piyanodaki tuşla yaptım. Varsa vardır, yoksa yoktur. Mesela Türkan Şoray, çok severim. Annesi Melahat Şoray ve kız kardeşi Nazan Şoray benim çatı kulübüme geldiler. O sene çatı kulüpte yeni yetenekleri hayata geçirmişim. Duymuşlar tabii İlham Gencer’i. ‘Kızım şarkı söylemek istiyor’ talebi geldi. “peki gel Türkan Hanım” dedim. Bir nota bastım piyanoda, ses veremedi. Belki heyecanlanmıştır dedim bir defa daha bastım. 3 kez oldu, veremeyince sesi, “siz şarkıcılık yapamazsınız, film çevirmeye devam edin” dedim. Bana kızdılar, bir sene çatı kulübüme gelmediler. Ama sonra barıştık tabii. Müzikte torpil olmaz.

SORU: Latin ve Avrupa kökenli bir müzik türü olan, Caz eserlerini bir Türk piyano virtüözü olarak yorumlamak sizde nasıl bir duygu yaratıyor?

YANIT: Tabii güzel duygular. Ben Amerikan Caz Standartlarını yıllardır çalıyorum. Amerikan Caz Standartlarındaki ruhu, biz kendi müziklerimizle karıştırıp kendi bestelerimizde kullanıyoruz. Yani benim kullandığım müzik Amerikan Caz Standartlarının ritimleri ve Amerikan Caz armoni sisteminin üstüne bugün dünyada yaşanılan hikâyelerin müzikleri oluyor. Caz müziği zaten evrensel bir müziktir. Onu duyan melodiyi dinliyor, melodi yabancı fakat armoni ve ritim sistemi geleneksel bir sound. 

  

SORU: Kaç nesilden beri İlham Gencer müzikseverlerin hayatına ışık tutuyor?

YANIT: 4 nesil. 16 yaşından beri sahnedeyim. Türkiye’nin ilk şarkı söyleyen piyanistiyim ama Fazıl Say gibi, İdil Biret gibi piyanist olmak isterdim. 90 yaşındayım. Notam yok. İyi ki yok. Nota benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Ama nota bilseydim bu kabiliyetimle onları aşardım.

SORU: Adeta bir servet ödeyerek satın aldığınız şu meşhur "Steinway" konser piyanonuzun hikâyesini rica edelim.

YANIT: 1953 yılında. Hürriyet gazetesinde bir müzayede yazısı okudum. Mahmut Muhtar Paşa Köşkü’nde bir müzayede yapılıyordu. Derhal müzayedeye dahil oldum. Koç, Sabancı aileleri falan müzayedeye giriyorlar. Çok güzel tarihi eserler var. Bir at var ve bir de geyik vardı. Geyiği Divan oteli, atı da Sakıp Sabancı’nın ailesi aldı. Bu benim Steinway piyanomun da oda takımı vardı. O da ortaya çıksaydı eminim ki piyanoyu ve oda takımını da onlar alacaklardı. Koç ve Sabancı aileleriyle yarışacak maddi durumumum yoktu elbette. Ama benim yıllardır biriktirdiğim 30 bin lira kadar param vardı. Onu feda etmiştim. Müzayedeyi yapan Aret Portakal Bey, toprağı bol olsun. Ona dedim ki müzayedeye başlamadan, ne olur piyanoyu yarına bırakın çünkü Koç’la, Sabancı’yla yarışacak maddi durumumum imkânsız. Ertesi güne bıraktı. Onlara dedi ki; aramızda müzisyen İlham Gencer var. Piyanoyu onun için yarına bırakıyorum. Onlarda anladılar ve ertesi gün gelmediler. Hepsi beni tanıyordu. Şimdikinden daha meşhurum. 10 bin liraya Boğaz’da Tansu Çiller’in yalısı gibi yalı vardı. Ama ben piyanoyu aldım. Bana ; “Sen deli misin 30 bin liraya 3 tane yalı varken piyano alınır mı? dediler.” Ama benim için yalıdan ziyade müzik sanatı ve o piyano çok değerliydi. Ve ben o piyanoyla Ajda Pekkan’ı yetiştirdim, Barış Manço’yu yetiştirdim, Emel Sayın’ı yetiştirdim. Ayten Alpman’ı saymıyorum zaten çocuklarımın annesi. O nedenle müzik benim için en büyük aşktır, parayla ölçülmez. Bugün yurt dışına çıksak kimse para ödeyemez. Belki bir müzayede de ben yaparım bu ara. Çünkü yaşım 90 oldu. Sonra çocuklarımın üzerine kalmasın. Onlar da babaları gibi parayı sevmezler.

SORU: Size; bir dönemlerin Türkiye’sinde adeta bir tür özel konservatuarı olan "Çatı Kulüp" desem...

YANIT: 1959 yılında Ankara Barıkan Otel’de çalışıyordum. Şimdi yok. Barıkan’la anlaşmadan önce İstanbul Şişli’de Site Sineması’nın üstünde bir çatı kulüp vardı ama kulüp değildi. Boş bir binaydı. Ben İstanbul’dan Ankara’ya gitmeden orayla anlaşma yapmıştım. Gayem, evdeki kuyruklu piyanoyla çatı kulübünü açmaktı. Ankara Barıkan Otel’de çalışırken her hafta aldığım haftalıkları dekoratöre, kiraladığım yere, mobilyacılara falan transfer ediyordum. 1959 yılının son günlerinde “Çatı” yı açmak için Barıkan’la anlaşmamı da bozdum. İstanbul’a geldim, çatı kulübünü açtım. 1960 yılbaşısını orada yaptım. Sonra çatı kulübünde bütün genç yetenekleri lanse ettim. Ajda Pekkan, Cem Karaca, Ayten Alpman, Barış Manço, Emel Sayın, Metin Ersoy, Füsun Önal ve Fikret Kızılok gibi günümüzün mega starlarını o vakitlerde Türkiye’ye kazandırdım. Çatı dünya çapında meşhur olmuştur. Hollywood film şirketi Paramount Stüdyosu 1965 yılında kulübümü 4 gece kapattılar. Bütün dünyaya İstanbul gece hayatı diye kulübümden program yayınladılar.

Çatı kulübü 1967 yılında tahliye oldu. Oradan çıkışımızın sebebi; aşağıda bir kulüp açmışlardı; As kulüp. Oradan benim çatı kulübüme karşı gayrı meşru sabotajlar yapıldı. Asansörü bozuyorlardı, çalıştırmıyorlardı. İnsanlar yukarı kata nefes, nefese çıkıyorlardı. Ben de mal sahibiyle takıştım, son aylarda kiraları ödeyemedim. Böyle aynı binaya başka kulüp açtınız. İş yerime sabotaj yapıyorsunuz dedim. Hatta orayı 4 saat işgal ettim. Çatıya çıktım, bir bidon götürmüştüm, içinde bir şey yoktu ama yakacağım binayı, burada 7 yıl vergi rekortmeni oldum, beni buradan tahliye ettiriyorsunuz dedim. 4 bin kişi toplandı. Kızımı tesadüfen aşağıdaki Site Sineması’na getiriyorlar. Baban kendini aşağı atacak deyince kızım Ayşe hüngür hüngür ağlıyor. Polisler kızımı sinemanın damına çıkarıyorlar. Kızımı ağlarken görünce ben teslim oldum, indim aşağıya. Benim çatım yıkıldı ama Türkiye’nin çatısı yıkılmasın inşallah.

  

SORU: Peki ya Ayten Alpman...

YANIT: Nur içinde yatsın. 2 çocuğumun annesi. İlk talebem. Ben de onun ilk hocası ve kocası oldum. 15 sene flört ettik çok iyiydi. 1953 yılında evlendik, 1960’ta ayrıldık. Evlilik başka, flört etmek başka şey. Geçinemedik. İkinci evliliğim Bora Gencer’in annesi. Ege güzellik kraliçesi Necla Hanım oldu. 1964 yılında evlendik, 1991 yılında trafik kazasında yanımda öldü. Arabayı ben kullanıyordum, ölürken bana yaslandı, Benim omzum parçalandı. Böyle acı bir şey oldu. Onu ben çok sevmiştim. Ölürken de beni ölümden kurtardı. Nur içinde yatsın.

SORU: Şöhretinizi taçlandırdığınız "Bak Bir Varmış Bir Yokmuş" nasıl çıkmıştı?

YANIT: Lübnan asıllı Fransız şarkıcı Bob Azzam, o yıl dünyada meşhur ettiği "C'est écrit dans le Ciel" adlı şarkıyı Fecri Ebcioğlu'nun yazdığı eğlenceli sözlerle Türkçe olarak seslendirdi. Bu parça Türkçe söylenmiş ilk pop şarkısıydı. Ben 1949 yılında İstanbul Radyosu’na girdim. 1962’ye kadar her Cumartesi İlham Gencer’le Tatil Gecesi programının yöneticiliğini yapardım, şarkıları söyler, piyano çalardım, misafir müzisyenleri getirirdim. Fakat Türkçe söyletmezlerdi çünkü denetim yoktu o zamanlar. Hep yabancı söylerdim. Ben 1949’da çatıya başladım İngilizce. Almancam çok iyidir. Annem Almanca, Fransızca, İngilizce konuşurdu. Hatta yabancı şarkıları Türkçe yazan da ilk benim annemdi ama biz reklam yapmadık. Sonra Fecri Ebcioğlu, Sezer Cumhur Önal, Fikret Şenes çıktı. Fecri Ebcioğlu çocukluk arkadaşım, bir gün ona; ‘ Fecriciğim, ben bıktım bu yabancı şarkılardan, yabancı şarkıya Türkçe söz söylemek istiyorum. Ne olur Türkçe söz yaz yabancı bir şarkıya, belki kısmet olur ben söylerim’ dedim. Kısmet oldu. Fecri Ebcioğlu 1960 yılında Ankara’da Türk Hava Yolları’nda çalışıyor. İstanbul’a geliyor ben de çatı kulübünü açmıştım o zamanlar. İstanbul’a gelirken uçakta Yeni Harman paketinin arkasına Fransızca ‘Bak bir varmış’ şarkısının Türkçe sözlerini yazıyor. İstanbul’a gelir gelmez, ayağının tozuyla doğru çatı kulübüne geldi. Beyaz piyanonun üzerine şarkıyı koyuyor. Ben de o zamana kadar Fransızcasını söylüyordum. Bir baktım o kadar güzel oturtmuş ki, hatası falanda yok. O gece Cumartesi’ydi, hiç unutmuyorum. Çatı kulübü zaten 100 kişi falan alıyordu, gayet lüks bir gece kulübü. 3 defa Fecri Ebcioğlu ile beni sahneye çıkardılar. 3 defa söyledik. Sonra Odeon firması bu şarkıyı ilk olarak 78 devirli taş plak formatında, daha sonra da 45'lik vinil plak olarak yayınlandıktan sonra ülke çapında büyük bir ilgiyle karşılandı ve bu tür şarkıların devamı çığ gibi geldi.  Türkiye’de ilk pop müziği de benim sayemde ortaya çıktı. Bu işi ben başlattım. İlk madalyayı ben kendime veriyorum.

  

SORU: Meşhur bir İstanbul klasiği olan “Üsküdar Şarkısını” dünyaya nasıl tanıttınız?

YANIT: 1950 yılında Kervansaray var, meşhur, Hilton’un önünde. Türkiye’nin ilk Türk Caz Orkestrası olan İbrahim Özgür’le Ateş Böcekleri Ankara Radyosu’nda yayın yapıyordu. Beni de aralarına davet ettiler. Orada çalarken Amerika’dan bir bale grubu geldi. Onların başında da Eartha Mae Kitt vardı. Bale yapıyordu. Bir program sonrası baktım piyanonun başında ağlıyordu. “Hatta resimlerimiz var”. Niye ağlıyorsun kızım dedim. Şu anda 2 çocuğum Fransa’da perişan vaziyette. Ev kiramı ödeyemiyorum. Hiç üzme canını kızım dedim. Yarın gel, burada prova yapalım, sana Türkçe bir şarkı öğreteceğim. Sen o Türkçenle o şarkıyı söyleyeceksin. İstanbul sosyetesi seni benden daha çok alkışlar. Bunu biliyorum dedim. “Mesela bir adam vardı, geldi ‘Her yerde kar var’ diye bir şarkı söyledi. Ben buna şahit oldum. Ben söylesem kimse suratıma bakmaz. Ama kırık Türkçeyle söylediği için yanlışlıklar oluyor, onu baş tacı ediyorlar. Juanito vardı mesela Arkadaşımın Aşkısın diye şarkı söylerdi. Onlar Altın Plak aldı, ben havayı aldım. Bunu herkes bilir.” Gel sana öğreteyim dedim. Kervansaray’da 2-3 gün prova yaptık. Kırık Türkçesiyle bir söyledi sonra aldı yürüdü. 1953’te gazetelerde kıyamet koptu. Eartha Mae Kitt Üsküdar şarkısıyla “Number One” oldu dünyada. Şöhret sahibi oldu paralar kazandı, ben de her zamanki gibi yine hava aldım. Şarkının hikâyesi böyledir. Olsun benim için şereftir, böyle bir Türk musikisini dünyaya tanıtmış olmanın huzuru içerisindeyim.

SORU: "Ben anarşist bir insanım, tıpkı Caz müziğinde olduğu gibi emprovize yaşıyorum." sözleriniz ilginç ve manidar, hatta biraz da iddialı gibi. Bu mesajla neyi kastediyorsunuz?

YANIT: Caz müziğinde kalıp yoktur. Klasik müzikte notada ne varsa onu icra edersiniz. Ben de aşağı yukarı öyleyim ama ona ilaveler yaparım. Emprovizasyonlar yaparım. Dışına çıkmadan doğaçlama yaparım. Öteki konservatuar mezunları kolay yapamaz. O bir Allah vergisi. O yüzden cazın anarşistiyim. Yoksa sakin bir insanım.  

 

SORU: Ve şimdide geçiyoruz Fenerbahçe’mize; Büyük Başkan Aziz Yıldırım desem..

YANIT: Aziz Bey’i kendime çok benzetiyorum. Çünkü hakkını çok güzel arar. Sadece kendinin değil, temsil ettiği grubun da… Bir zamanlar caz müzisyenlerine Taksim Meydanı’nda hakaret edildi. Günaydın ilavesinde yayımlandı o yazı. Ben de ona müdahale ettim ve beni orada linç ettiler. Ben hakkımı arıyorum. Kendimin ve temsil ettiğim grubun… Başkanımız da hem kulübünün hem de kendi şahsına yapılan hakaret vesairelerin hakkını aramak için kendisini ortaya koymuştur. Hiç zig zag yapmamıştır. Bu Allah vergisi bir şeydir. Herkes cesur olamaz. Bazıları bugün cesur olur, ertesi gün pes eder. Ama sonuna kadar inandığı davayı savunan bir kimse olduğu için Sayın Başkan’a buradan sevgilerimi iletiyor, yanaklarından öpüyorum.

Bu keyifli söyleşimizin finalinde; dilerseniz Fenerbahçe camiasına, Büyük Başkanımız Sayın Aziz YILDIRIM beyefendiye ve taraftarlarımıza iletmek istediğiniz mesajlarınızı ve son sözlerinizi alarak röportajımızı sonlandıralım.

YANIT: dilerseniz bu güzel röportajı sözleri ve bestesi bana ait olan güzel bir marşla bitirelim;

Biz gönül verdik bu renklere, Coşar, coşar gideriz,

Sarı Lacivert formayla, Koşar da koşar gideriz,

Fenerbahçe yine çekti başı, Dinlemiyor yazı, kışı,

Güç veriyor taraftarı, gol atar da atar gideriz,

Fenerbahçe artık rotasında, sahaların ortasında,

Şampiyonluk potasında pişer de pişer gideriiiiz.

Büyük camiamızı, değerli başkanımız Sayın Aziz Yıldırım beyefendi ve yönetim kurulumuzu, teknik heyet ve sporcularımızı, taraftarlarımızı selamlıyor, herkese sağlık, mutluluk, başarılar diliyor, sevgi ve saygılarımı iletiyorum. Çok hoş ve naif bir söyleşi oldu, teşekkür ediyorum.