Spor Yazarı | FIFA Players' Agent

Dr. Öğr. Üyesi Sedat Hayran

SAYIN BURAK REİS SERGEN,

Mükemmel bir karizma ve ses tonuna sahip Türk Tiyatro, Sinema ve Televizyonlarının kült ismi. Çağdaş Türkiye sanatının yükselmesi için büyük titizlikle sürdürdüğü çalışmaları ve elde ettiği uluslar arası başarılarıyla değerli bir sanat adamı.  Moda, Müzik, Basketbol, Edebiyat ve Felsefe konularında yılların eskitemediği bir ikon. Türkiye’nin ulusal gururu, müthiş Fenerbahçeli, değerli sanatçımız Sayın Burak SERGEN.

Yaklaşık 19 yaşında sahneye adım attığı ilk günden bugüne kadar geçen 33 yıllık sanat hayatında, Tiyatro’dan Sinema ve Televizyon dünyasında sanatçı kişiliği, elastik zekâsı, kendine özgü müthiş korteks kullanım tarzıyla, her eserinde hayatın ilginç ve farklı yönlerini sunarak izleyiciyi makro düşüncelere yönelten, sanat adına her yaptığı olay olan, Türk ve dünya yazarlarının modern oyunlarını sergileyip yöneten, sanat yaşamı boyunca yerli ve yabancı arenalarda sayısız en iyi oyuncu, en iyi yönetmen, en başarılı yapım dallarında “Premier Ödüllerini” toplayan, anlatanla dinleyeni; oyuncuyla seyirciyi, uyuşmazmış gibi görünen şeyleri bir araya getirerek inanılmaz sinerjiler yaratan, müthiş bir konuşma ustası. Türk Tiyatro, Sinema ve Televizyonlarının yaşayan efsanesi olan, çağdaş Türkiye sanatının yükselmesi için büyük titizlikle sürdürdüğü çalışmaları ve elde ettiği uluslar arası başarılarıyla da değerli bir sanat adamı. Tiyatro, Sinema ve Televizyon dizi oyunculuğu yapmanın büyüsünden ayılmayı reddetmenin ciddiyeti, sorumluluğu ve çekiciliğiyle her zaman yaşamın anlamına, renkli dünyalar katan adam betimlemesiyle ön plana çıkan değerli sanatçımız Sayın Burak SERGEN beyefendi; sanat yaşamı adına Konservatuar Tiyatro Bölümü'nü bitirdikten sonra Devlet Tiyatroları'nda oyunculuk yaşamına başlamasını takip eden süreçte ülkemizin önde gelen Tiyatro kare, Tiyatro Baykuş gibi özel tiyatrolarda da, yönetmen ve oyuncu olarak çalışmalar yapar.

Türk eğlence hayatının innovatif çıkışı, kabare oyunları uygulamasıyla trendi yükseltir; sayısız radyo ve televizyon oyunu yazar, seslendirir ve yönettir. TV'lerde çok tutmuş dizilerin vazgeçilmez başrol oyuncusu olur ve unutulmaz karakterler yarattır. Avrupa’nın önde gelen sanat ve kültür ülkelerinde oyunlarını sergilenir. Dünya’nın tiyatro başkenti olan New York, Broadway’de sergilenen ve Amerikalılarca büyük ilgi gören büyük üstat Neyzen Teyfik'in hayatı adlı eserde oynadığı başrolle büyük hayran kitlesi yaratır. Tiyatro, sinema ve televizyonlarda uzun yıllar yaptığı programları, müthiş korteks kullanımıyla DJ’lik icrası ve Rock müzik performansları, oynadığı müzikallerde seyirci üzerinde ciddi etki yapan söylediği şarkılarla müzik dünyasındaki yaratıcılığı, ilave olarak Basketbol sporunda ulusal takımda oynama başarısı ve sporcu kişiliğiyle hayranlarından tam not alarak, geçen dolu, dolu çok renkli bir sanat yaşamı olmuştur. Onu değil Türkiye, tüm dünya biliyor. Ancak biz yinede, hayatı, sanat yaşamı, Türk Tiyatro ve Sinemasına yapmış olduğu katma değerleri, başrol filmleri,  T.C. sınırları içinde ve Yurtdışında sahneye koyduğu tiyatro oyunları, ulusal ve uluslararası arenalarda aldığı “Premier Ödülleri” içeren muhteşem biyografisini siz değerli Fenerbahçeli taraftarlarımıza yeniden bir hatırlatalım istedik.

  

Değerli Sanatçımızın muhteşem biyografisini şöyle bir hatırladığımızda;

Değerli sanatçımız Sayın Burak Reis Sergen beyefendi, Takvim yaprakları 9 Şubat 1961 yılını gösterirken; tarihi en az 10 bin yıl öncesine “Eski Taş Çağı”na ulaşan, Hattiler, Hititler, Frigler, Lidyalılar, Ahamenişler (Persler), Makedonyalılar, Galatlar (Keltler), Romalılar, Selçuklular ve Osmanlıları ağırlamış, Batı ve Doğu medeniyetlerine ev sahipliği yapmış, geçmişte, Galatların bir boyu olan Tektosaglar ve sonrasında Friglere başkentlik yapmış 1923 yılında ise Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal ATATÜTK’ ün kuruduğu genç Türkiye Cumhuriyet’ine başkent olmuş ülkemizin kalbi olarak bilinen ve başkentimiz olan, tarihi kentimiz Ankara’da dünyaya gelir.

Sanatçı bir ailenin, baba Tiyatro sanatçısı Sayın Semih Sergen Bey ve ikinci eşi Opera sanatçısı ve müthiş bir soprano olan Sayın Serap (Sezer) hanımefendinin, erkek evlatları olarak dünyaya gelen ve Burak adı verilen bu çocuk için doğduğu zaman etrafta dünyanın en güzel bebeği denir ve hatta kitaplar bile ondan bahsederler. Aslında her bebek doğduğu zaman güzeldir ama onun hayranlarının sayısı biraz fazla olur.

Sayın Burak Reis Sergen beyefendinin kendi anlatımına göre; “Doğum esnasında boynunu anne karnındaki kordonlara dolaması sonucu zor bir doğumla dünyaya geldiğini ve yaramaz bir çocukluk hayatının daha doğarken başladığını” söylüyor. Ailenin boşanması sonucu babasız geçirdiği çocukluk yıllarını ise; annesinin ona hem baba hem anne rolünü üstlenmesi sonucu küçük Burak’a babasız yaşadığının günlerini unutturur. Tek çocuk olması, dolayısıyla da istediği her şeyin yapılması değerli sanatçımızın biraz da şımarık bir çocukluk dönemi geçirmesine neden olur. Hep kulislerde ve turnelerde büyümesi ise adeta bugünlerin temellerini atmasına neden olur. Öyle ki bütün sanatçı çocuklarında olan klasik bir söylem vardır “annem beni kuliste büyüttü” diye! Küçük Burak her ne kadar kuliste doğmamış olsa da annesinin 7 aya kadar hala sahnelerde olması ve dolayısıyla onun da sahnede olduğu için daha doğmadan sahne tozu yutmasına neden olur. Küçük Burak’ın bir başka şımarık ve yaramaz yönüyle ilgili bir iki anekdot aktarırsak; Annesi ya da ev halkı onu aradıkları zaman ya kümeslerde ya da kurbağalarla derede oynarken bulurlarmış. Çünkü Küçük Burak (kurbağaların çıkardığı 'vrak' sesini Burak diye anlarmış).

Karizmatik sanatçı, çocukluk dönemlerinde her ne kadar şımarık bir çocuk olsa da daha o yaşlarda sergilediği olağan dışı mimik verebilme ve ben başarabilirim deme yeteneğini sergileyen doğaçlama tiyatral hareketleri, eş dost çevresinde kabul görür. Çocuğa tiyatro eğitimi verilmesi gerektiği konusunda fikir birliğine varılır. Değerli sanatçımızın büyük projelere imza atmasındaki başarıların temelleri adeta o günlerde ağabeyi ile annesi tarafından verilen içindeki o oyunculuk ruhu, heyecanı ve yeteneğiyle birleştiren büyük destek ve morallerden olmuştur.

        

Sonrası dünya döner, yıllar geçer bizim küçük Burak yakışıklı bir delikanlı olur, orta öğrenim ve lise eğitim hayatının ardından, 1984 yılında mezun olduğu Ankara Devlet Konservatuarı'na başlar. Ağabeyi Alev Sezer'in ona el vermesiyle gizli olarak girdiği Ankara Devlet Konservatuarı'nda, Thornton Wilder'ın “Bizim Şehir” adlı oyunuyla ilk replikleri söylemeye çalıştığı ve seyirci nefesini ilk hissettiği o anda tiyatronun ne ulvi bir realite olduğunu öğrenir. Konservatuar’dan mezun olduktan sonra staj görevini Bursa Devlet Tiyatrosu'nda yapar. Staj sonrası, Ankara Devlet Tiyatrosu'na tayin olur. Devlet tiyatrolarındaki sanatçılık görevinin yanı sıra Ankara Devlet Tiyatrosu Müdür Yardımcılığı ve Müdürlüğünü yapar. Konya Selçuk Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuarı'nda öğretim görevlisi olarak çalışır. İstanbul Kanatlarımın Altında filmindeki IV. Murat karakteri, Ağır Roman, Hititler, Fasulye filmlerindeki ve tiyatro sahnesindeki III. Richard performanslarıyla yurt çapında ismini tam olarak duyurarak şöhret basamaklarındaki yıldızını parlatır. Şimdilerde ise peşinde fanatik bir hayran kitlesi vardır.

Değerli sanatçımız Sayın Burak Sergen beyefendinin oynadığı tiyatro oyunlarına bir göz attığımızda;

1984 yılında “Sessizliğin İçinden” 1986 yılında “Yıldırım Beyazıt” 1987 yılında “Bir Kadın Bir Düş Bir Oyun”, 1989 yılında “Beğendiğiniz Gibi” ve “İvona” 1990 yılında “Şeytan Çelmesi”, 1991 yılında “Aşk Mektupları”, 1993 yılında “Yılın Kadını”,1998 yılında “Gılgameş” ve “Hayvan Çiftliği, 1999 yılında “Geyikler Ve Lanetler”, 2001 yılında “III. Richard”, “Neyzen” ve Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru”,  2011 yılında “Koca Sinan” ve “Vahşi Batı” gibi başlıca tiyatro oyunları dikkatleri çekmektedir.

Yönettiği bazı oyunları; 1994 yılında “Memleketimden İnsan Manzaraları”, 2000 yılında “Anriko'nun Peşinde”, 2001 yılında “Serseri Gönül”, 2003 yılında “Polisin Müşterileri”, 2009 yılında “Dört Mevsim” ve “Anılar” gibi oyunlarıdır.

Ve sinema yılları; 1996 yılında “İstanbul Kanatlarımın Altında”, 1997 yılında “Ağır roman” 1999 yılında “Fasulye” ve Asansör”, 2002 yılında “Balans ve Manevra”, “Oda Beni Seviyor” ve “Hititler” 2005 yılında “Banyo”, 2006 yılında “Dünyayı Kurtaran Adamın Oğlu”, 2007 yılında “120”, 2008 yılında “Mevlana Aşkı Dansı”, 2009 yılında “Sultan Avrupa'da”,2010 yılında “Sultanın Sırrı” gibi öne çıkan sinema filmlerini görüyoruz.

 Rol aldığı televizyon filmleri ise; 2003 yılında “Beybaba / Koltuk”, 2007 yılında “Uruz Tutsak Düşer”, “Bamsi Beyrek Neden Öldürüldü”, “Boğaçhan”, “Eğrek İle Seğrek”, “Salur Kazan”,  “Salur Tutsak Düşünce”, “Deli Dumrul” gibi filmlerde canlandırdığı sevilen karakterlerle seyirciden olumlu tepkiler almıştı.

Rol aldığı bazı dizi filmler; 2001 yılında “Aşk Ve Gurur”, “Cesur Kuşku”, 2002 yılında “Zerda” ve “Bulut Bey” 2004 yılında “Tam Pansiyon”, 2005 yılında “Erkek Tarafı” ve “Köpek”, 2007 yılında “Dicle”, 2008 yılında “Derdest”, 2009 yılında “Zoraki Başkan”, 2010 yılında “Aşk ve Ceza”, 2012 yılında “Araf Zamanı” gibi önemli ve reyting alan dizi filmleri oldu.

Aldığı tiyatro ödülleri; İsmet Küntay Ödülleri (En İyi Erkek Oyuncu): Neyzen, Avni Dilligil Ödülleri (En İyi Erkek Oyuncu): Neyzen, Ankara Sanat Kurumu (En İyi Erkek Oyuncu): 3.Rıchart, Ankara Sanat Kurumu (En İyi Erkek Oyuncu): Sessizliğin İçinden, Ankara Sanat Kurumu (Ömür Boyu Başarı Ödülü)

Aldığı sinema ödülleri; Ankara Uluslar Arası Film Festivali (Yardımcı Erkek Oyuncu): Asansör, Ankara Uluslar Arası Film Festivali (Yardımcı Erkek Oyuncu): Fasulye, Ankara Uluslar Arası Film Festivali (En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu): Ağır Roman, Ankara Uluslar Arası Film Festivali (Umut Veren Erkek Oyuncu): İstanbul Kanatlarımın Altında, Çasot (En İyi Erkek Oyuncu): Ağır Roman.

    

Özel yaşamında, 1999 yılında “Ruh İkizim” dediği büyük bir aşk ile evlendiği kendisi gibi sanatçı olan şuan ki eşi olan Sayın Işıl Sergen hanımefendi ile mutlu bir evlilik sürdürmektedir. Evliliklerinin üzerinden tam 10 yıl geçtikten sonra bebek sahibi olan ve birbirine çok yakışan Sergen çifti, gerçek bir aşk meyvesi olduğunu düşündükleri oğulları Cansın'ın aralarına katılmasıyla değişen aile yaşamları şimdi çok daha mutlu ve heyecanlı geçiyor.

Sayın Burak Sergen’i bu başarılara ulaştıran bireysel Sublimasyona baktığımızda;

Değerli sanatçımızın olağanüstülüğü yalnızca sanat dünyasıyla sınırlı değildir. Güzel sanatlardan moda dünyasına, edebiyattan yaşam tarzına, eşsiz bilgi ve kültür birikimi, yalnız ve yalnız kendisiyle yarışması, yaratıcı, hevesli ve enerjik yapısı, güçlü karizması, yüksek idealleri, geniş görüş açısı, kuvvetli egoları ve ışıltılı karakterleriyle Sayın Burak Sergen beyefendinin yeri kelimenin tam anlamıyla kaptan köşkü.

Karizmatik, güler yüzlü, kibar, ayrıca çok keyifli, onunla birlikte zaman geçirirken insana gerçekten büyük huzur ve mutluluk veren değerli bir arkadaş. 33 yıllık sanat hayatı boyunca Tiyatro’dan Sinema ve beyaz ekranların önemli yüzü olan ve Uluslararası çağdaş sanatın boyutlarını yakalayabilmek açısından çok yönlü ve çok derin kültür kaynaklarına eğilen, zamanının önemli bir bölümünü ayırıp, ciddi uğraşlar veren; çağdaş Türkiye sanatının yükselmesi için büyük çabalar harcayan, her şeyden önemlisi o mangal gibi yüreği “FENERBAHÇE SEVGİSİYLE” atan, bir duayeni bir markayı, milyonların sevgilisi değerli sanatçımız Sayın Burak SERGEN beyefendiyi bizde, Fenerbahçe Dergisi olarak kutluyor; “AKADEMİK VİZYON”a konuğumuz olduğu için sayın şahsına teşekkürlerimizi iletiyor ve söyleşimize start veriyoruz.   

  

SORU: Sayın Burak Bey takdir edersiniz ki, Tiyatro, Sinema, Müzik, Felsefe gibi estetiklerden oluşan sanat kombinasyonunu, toplum yapısı içinde birbirinden bağımsız olarak düşünemiyoruz, çünkü buna en güzel örnek sanat kavramının kendisi oluyor. Her ne kadar, sanat sosyolojisinin sınırları tam olarak çizilmemiş ve tanımlanmamışsa da yinede bu sosyolojinin içinde tiyatro felsefesi ve estetiğini nasıl tanımlıyorsunuz?

YANIT: Tiyatro felsefesi ve estetik denildiğinde; İnsanın ilk varoluş macerasından bu yana drama da aslında onunla birlikte başlıyor. İlk olarak şarkılarla, nidalar ve sesler çıkartarak, bununla birlikte de bir takım av organizasyonlarını taklit ederek, yani “ben bu hayvanı böyle vurdum, bu şekilde avladım” diyerek ta antik çağların öncesine gidiyor. İnsanoğlu var olduğu sürece sanat da onunla birlikte gitmiş; kah ses çıkararak, kah taklit yaparak kah oynayarak. Günümüze kadar gelen bu estetiği çeşitli dallara ayırmış insanoğlu; kiminde dans etmiş, kiminde şarkı söylemiş, kiminde söz söylemiş, kiminde heykelini yapmış, kiminde fotoğraf çekmiş, kiminde o fotoğrafı hızlı oynatıp sinemaya çevirmiş, bu sanatların hepsinin dirsek temasında olduğu sanat ise tiyatro. (Ben tiyatrocu olduğum için tiyatro bölümüne torpil geçiyorum diyelim) Tiyatro her ülkenin kendi diliyle yapıldığında daha güzel oluyor ancak tiyatroyu enternasyonal yapan beden dili kullanımı. Buna en güzel örnek; NewYork, Broadway’de “Neyzen Teyfik” adlı oyunu Türkçe oynadım, salonun yarısı Türk diğer yarısı ise Amerikalıydı ve Amerikalılar Türkler kadar anladı çünkü çıkışta bana;”Neyzen büyük bir hiciv ustası, büyük bir Bektaşi imiş” diye sorular geldi. Kendilerine nasıl anladıklarını sorduğumda beden dilinizden dediler. Sanat sosyolojisi sınırları tabi ki de tam olarak çizilmemiştir çünkü sanatın bir tarafına çizgi çekip, bir çizgi ile ayırırsanız veya sanata sınırlamalar getirirseniz bu sanat olmaktan çıkar, “zoraki sanat” olur ve gelişemez. Sanat kendi içinde beslenir, biz ayırmışız. Aslında “güzel sanatlar” denildiği zaman, büyük bir yapıya çok uzaktan bakıyoruz, yakınına girdikçe kanallarına ayrılır. Biz bu estetiği yorumlarken her zaman şuradan yola çıkarız; “insan”dan. İnsan’a ayna tutmak, “İnsan’la birlikte olmak, insanı anlamak” Benim için tiyatro felsefesi ve estetiği beden dilini en anlamlı şekilde kullanmaktır.

 

SORU: Sizce tiyatroyu evrensel bir sanat yapan ana tema nedir?

YANIT: Ana tema; İlk çağlardan günümüz 21. yüzyıla kadar insanoğlunun inişli çıkışlı yoludur. Sanat insanın ta kendisidir ve insanla paralel gider. Bir kişi “ben sanatla çok ilgili değilim ama çok iyi bir izleyiciyim” dediği anda zaten sanatın içindedir otomatikman tiyatrodan anlıyordur.

SORU: Bir toplumun sosyal yapısında meydana gelen erozyonun tiyatroya yansıması ve doğal olarak tiyatroda kirlenmenin sosyal kirlenme ile başlaması, toplumun aile yapısında, eğitim kurumlarında, hukuk anlayışında, dilini kullanmasında, manevi değerlerinde, düşünce yapısında, örf, adet ve geleneklerine bakış açısında meydana gelen yozlaşmaların tiyatronun sanat anlayışında oluşan bu negatif çözülmelere önlem alınması bağlamında yozlaşmaya karşı çıkan bir sanatçımız olarak sizce nasıl bir strateji izlenmelidir? 

YANIT: Yozlaşma bir topluma sanat tarafından girerse önünü alamazsınız çünkü sanatta yozlaşma demek, öncelikle en küçük birim olan ailede yozlaşma; sonrasında eğitimde yozlaşma, dilde yozlaşma, dinde yozlaşma, ırkta yozlaşma, örfte yozlaşma, toplumda yozlaşma ve ülkede yozlaşma olarak büyür. Bu çok tehlikeli bir şeydir ve yozlaşmayı özellikle sanatınızdan uzak tutmak zorundasınız çünkü bu topluma bulaştığı zaman aynen bulaşıcı bir hastalık gibi her yere yayılır. Ülkeler sanatlarıyla vardır, tarihleriyle kültürleri zaten iç içedir. Örneğin diğer ülkelere baktığınızda; ülkenin askeri, ekonomisi ve akabinde kültürü gelir. Bizde ise maalesef bu sıralamada kültür bakanlığımız sonuncu sırada gelir, kültürümüze ne kadar önem verdiğimiz buradan bellidir. Yozlaşmayı önlemek için herkesin ben ne yapıyorum diye şapkasını önüne koyup düşünmesi gerekmektedir. Bizde bir sosyal irade yok bizim yerimize alınan kararlara uymak yerine kendi irademizle düşünmeyi öğrenmemiz gerekiyor.

SORU: Tiyatro sanatı; insanın kendisini ve toplumla olan mücadelesini bir sahne aracılığıyla izleyicilere yansıtırken, toplumu ne şekilde eğitmeyi amaçlar? Ayrıca tiyatronun topluma eğitsel katkısı nedir?

YANIT: Tiyatro’nun insanları nasıl eğittiğiyle ilgili şöyle bir örnek vereyim; çok şükür bugünlerde artık azaldı fakat eskiden güneydoğu’da çok fazla töre cinayetleri oluyordu, oralara ne zaman ki bizim bölge tiyatrolarımız açıldı bu oran ciddi anlamda azaldı çünkü bizim halkımız en çok “bakmaktan” ve ”görmekten” anlıyor. Mesela Turgut Özakman’ın “Töre” diye bir oyunu vardır diyelim ki bunu izledi ve oyunun sonunda dedi ki “ben bunun sonunda bu oluyorum” yani belki de  içinde olduğu durumu kendi gözleriyle gördü. Şuan oralarda töre cinayetleri %50 oranında azaldı. Bir tiyatro oyununun bir bölgeye etkisi, bir üniversite ile eşdeğerde. Bir şehri “şehir” yapmak istiyorsanız hemen bir üniversite yanına da bir tiyatro açıldığında etkisini net bir şekilde görürsünüz.

SORU: Ulusal kültürümüzden yola çıkarak evrensel sanata ulaşmak ve katkıda bulunmak için gerçek sanatçının görevi ve hedefleri ne olmalıdır?

YANIT: Sanatçının gerçek hedefi korkmamaktır, sanat korkmadan yapılmalıdır. Korkuyorsanız sanatçı olamazsınız çünkü toplum sizden örnek alır, siz geride durursanız toplumun örnek alabileceği insan sayısı azalır. Şuanda baktığımda maalesef ki çok korkuyoruz, bu çok yanlış. Burası demokratik bir ülke herkes söz söylemeli ki bu çeşitlilikten ileri gidilebilsin. Hiçlikten hiç çıkar, bir yere varamazsınız; bu nedenle “korkmamalısınız”.

SORU: Ankara Devlet Konservatuarı'nda Thornton Wilder'ın 'Bizim Şehir' adlı oyunuyla ilk replikleri söylemeye çalıştığınızda nasıl duygular yaşadığınızı alabilir miyiz?

YANIT: Konservatuar’dayken ilk oyunumdu, ikinci zil çaldığında “ben gidiyorum” dedim, ne yapıyorsun, nereye gidiyorsun dediler “kalbim buna dayanamaz” demiştim. Üzerinden neredeyse 35 sene geçti halen tiyatroda 2.zil çalmaya yakın nabzım hızlanıyor, 90 atıyorsa 200 atmaya başlıyor… Sahneye çıktığınız zaman sahnenin bir sihri vardır ve sizi yakalar, aynı şeyi Fenerbahçe için de söylüyorum.

SORU: New York, Broadway’de sergilenen ve Amerikalılarca büyük ilgi gören büyük üstat Neyzen Teyfik'in hayatı adlı oyunu sahnelediğinizde evrensel sanat adına yorumlarınız ne olabilir?

YANIT:Olmadım meftûnu mâlin, rütbenin, sim ü zerin, Zevk u şevki ney ve meydir rind-i âzâdeserin. Dest-i cûdundan çekip kallâviyi Peygamber’in, Mey’de Bektâşi göründüm, ney’de oldum Mevlevî demiş üstat. Amerikalıları alt üst etti çünkü bizimki kadar derin ve güzel düşünürleri olduğunu zannetmiyorum. Neyzen’i sahnede görünce önce yadırgadılar fakat 3.dakikadan sonra beden dili devreye girince inanın hepsinin gözünü yakaladım çünkü çok interaktif bir oyun ve Amerikalıların suratında Neyzen Tevfik’i anladıklarını gördüm. Orada bu oyunu oynamak beni çok gururlandırdı çünkü bildiğiniz üzere Broadway sahnesi tiyatro sahnelerinin başkentidir ve bir dünya sahnesidir, orada Neyzen söylemek beni çok onurlandırdı.

SORU: Hitit medeniyeti üzerine, zengin ve dramatik bir dille sunduğunuz kapsamlı belgesel film kamuoyunda çok yankı yaratmış ve tutulmuştu. Sonraki süreçte neden benzeri belgeselleri düşünmediniz?

YANIT: Benzeri belgeselleri aslında düşündüm; “Mevlana Aşkın Dansı”nı çektim “Sultan Avrupa’da” da belgesel tadında bir filmdir fakat Hititler Anadolu’da yaşamış çok önemli medeniyetlerden biri olduğu ve orada büyük kralı canlandırdığım için bu iş çok etkili oldu. Türkiye’de belgesel-sinema dalında çok az yapıt var maalesef, bence sanatçı arkadaşlarımızın dokümanter film alanına daha fazla yoğunlaşması gerekiyor. Örneğin ben bu 3 Temmuz’dan bu yana yaşananları konu alan bir belgesel izledim FBTV’de, çok başarılı yapılmış ve kurgulanmıştı neredeyse dakika, dakika işleyen bir kurgu vardı. Bana göre belgesel izlemek çok daha keyifli bir iş. Bizler Jack Gusto ile büyüdük, acaba bugün denizin altında ne yapacak diye, halen gününü bile hatırlıyorum, her Perşembe onu izlerdik. Bu nedenle esasında belgesele açık bir toplumuz ve bence şuanda da çok belgesel izleyen insan var çünkü buna alışkanlığımız var. Özellikle Fenerbahçe için yapılan belgeseli de yeniden seslendirmeyi çok istiyorum.

SORU: Şimdi biraz özele gelelim ve Aşk diyelim. Ruh ikizim dediğiniz Sayın Işıl Hanımefendiyle tanışmanız nasıl oldu, o ilk bakışma ve sonrası bu büyük aşka bizde şahit olabilir miyiz?

YANIT: Işıl ile tanışmamız çok ilginçtir. Bir gün evde oturuyordum, bir arkadaşım telefon açtı ve “özel bir tiyatro kuruyorum ama çok işim var şuanda gidemiyorum, ne olur benim yerime sen gitsen de şu çocuklara bir baksan” demişti. Aman beni bununla uğraştırma demiştim fakat çok yakın arkadaşım olduğu için kıramamış ve gitmiştim. Orada henüz kapından içeri ilk adımımı attığım anda Işıl orada duruyordu ve göz göze geldik. Kendisine “siz benim yanıma gelin, asistanım olun seçmeyi birlikte yapalım” dedim ve bu bizi evliliğe, sonrasında da “canımın içi Cansın” a kadar getirdi. Biz sahnede evlendik. Ankara Büyük Tiyatro’da 3. Richard’ı oynarken, düğünümüze çağıracağımız herkese davetiyelerini oyun salonu olarak verelim, oyundan sonra da hemen sahneye masayı koyalım ve evlenelim dedik. Normal seyirci de vardı onların elindeki biletlerin altında da “oyundan çıkmayın oyundan sonra kokteyl vardır” diye yazıyordu ve hakliyle seyirci de merak içindeydi, yani o gün oyunun sonunda evliliğimize tüm seyircimiz de davetli olmuştu.

SORU: Evlendikten on sene sonra Cansın adını verdiğiniz bir bebeğiniz oldu. Cansın doğduktan sonra hayatınızda ne tür değişiklikler oldu?

YANIT: Cansın doğduktan sonra bütün dengeler değişti olumlu yönde her şeyimizi değiştirdi; bütün kötü alışkanlıklarımızdan kurtardı, kendimize bakmamızı öğretti. Cansın’ı nüesi çok iyi bir çocuk olarak görüyorum. Bir sanatçı olarak insanın gözünden anlıyoruz. “Çocuk 7’sinde ne ise 70’inde de o olur” diye bir laf vardır, bu çok doğru.

SORU: Tiyatro, oyun ve mutlu evliliğinizin yanı sıra sizi ayakta tutan diğer bir şey de müzik tutkunuz. Bir röportajınızda, aslında müzik sanatçısı olmayı çok arzu ediyordum ama kısmet olmadı diyorsunuz. Tanrı vergisi o mükemmel ses tonunuzla şimdilerde denemeye ne dersiniz?

YANIT: Şuanda müzik denemeyi düşünmüyorum. Tiyatro’da müzikallere çağrılıyorum ve müzikallerde oynuyorum. Eskiden bu yana 1. tutkum basketbol 2.tutkum müzik idi hatta ikisi kafa kafaya giderdi. Hatta o dönemlerde Ankara Polis Radyosunda 6-7 saat canlı yayın müzik yapmışlığımız var sonrasında burada da birkaç radyoda çalıştım.

SORU: Duyduğum kadarıyla mutfaktaki marifetleriniz mükemmelmiş. Nereden geliyor bu yetenek? Eğer mutfağı dağıtmıyorsanız Işıl hanımefendi çok memnun olmalı...

YANIT: Basketbol, müzik ve yemekte çok iddialıyım. Yemek yapmayı çok seviyorum hatta yemek programı yapan arkadaşlarım çağırdıklarında ekranda da yemek yapmışlığım çok vardır. Dünya mutfaklarını da çok yakından takip ediyorum. Özellikle müzik ile yemek yapmak, tiyatrodan sonra benim özel dinlenme alanlarım.

SORU: Sosyal sorumluluk projelerine gönüllü olduğunuzu, Moda, Edebiyat, Felsefeye olan düşkünlüğünüzü biliyorum. Kültür ve sanatın zaten hep içindesiniz. Dilerseniz birazda bunların dışına çıkıp Fenerbahçe’ye geçelim. Ve Nasıl Fenerbahçeli oldunuz? Fenerbahçeli olmak nasıl bir duygu?

YANIT: Moda sanat ve edebiyat haricinde Astrofiziğe çok düşkünümdür, bunu da ilk defa size söylüyorum. “Nasıl Fenerbahçeli oldum”a gelirsek; ben şuurum yerine geldiğinden bu yana Fenerbahçeliyim. Babam da koyu bir Fenerbahçe taraftarıydı, ağabeyim de ve bizim ailenin çoğu da Fenerbahçelidir. Babam Pazar günleri maç saatinde bizim hepimizi toplardı, değişik totemleri de vardı, örneğin çok yakından izlerdi televizyonu sağa sola ittirirdi, geçen gün Cansın’la maç izlerken fark ettim ki ben de aynı şekilde izliyorum. Fenerbahçe camiası çok ilginç bir camia benim çocuğum daha doğmadan Fenerbahçe zıbınları hazırdı, birbirimize hemen sahip çıkıyoruz. Fenerbahçeli olmak gerçekten bir ayrıcalık. Ben Ankara şekerspor’da Aydın Örs zamanında 8 sene profesyonel basketbol oynadım, bu nedenle sporcunun ruh halini de çok iyi bilirim. Örneğin bizim basketbolcularımızın suratlarına baktığımda çok büyük bir inanmışlık görüyorum. Taraftarı karşılarında gördüklerinde yüzlerindeki ifade özetle şöyle; önce bir şok, sonra büyük bir hayranlık, sonra bunun içinde bulunmaktan dolayı büyük bir haz ve sonrasında bu hazzı paylaşmak. Her şeyin başladığı ve bittiği yer yine Fenerbahçe.

SORU: 3 Temmuz 2011 tarihinden bugüne kadar geçen süreçte malum medya başta olmak üzere diğer kurumların Fenerbahçe’ye karşı bakış açısını Sayın Burak SERGEN tarzıyla yorumlayabilir misiniz?

YANIT: Bakış açısı demeyelim de “kaçış açısı” diyelim çünkü herkes ne yaptığının çok farkında ve herkes de bundan kaçmaya çalışıyor. Ben şöyle diyorum; Fenerbahçe 100 yıllık bir anıttır, bu 100 yıllık anıta herkes çiçeğini, sevgisini, saygısını bırakır fakat bazı insanlar da buraya siyah çelenk bırakır. Neden bizi içinize almadınız, neden her şeyde ilksiniz, neden her şeyi bizden önce düşünüyorsunuz, neden her şeyi bizden önce yapıyorsunuz; “Neden, Neden, Neden”lerin sonucudur 3 Temmuz. Sayın Başkan şike ve teşviğin önlenmesi, bunlara cezai şart getirilmesi durumunda öncü olan bir insandır. Başkan’ı alalım ki bizim yaptıklarımız ortaya çıkmasın dediler. Bir kulüp düşünün ki çeşitli spor dalları ile açık ara önde gidiyor ve her taraftan bunun geri dönüşümleri hep olumlu gidiyor. Düşünün ki en yakın rakibinize de bütün dallarda açık ara fark atmışsınız, e ne yapmak gerekiyor, bir 3 Temmuz yaşatalım. Atladıkları tek bir şey oldu, camiayı darmadağın edemediler çünkü tam tersi oldu ve camia inanılmaz bir şekilde bütünleşti. O zaman anladılar ki bu camia zannettiklerinden çok daha büyük bir camia ve bu nedenle de yeni yöntemler geliştirmeye başladılar. İnanın bu konu hakkında sabaha kadar konuşabilirim çünkü düşündükçe yapılan haksızlıklara çok sinirleniyorum. Fenerbahçe ayrı bir yana, “haksızlık” yapılması çok sinirlendiren bir durum. Örneğin bir sanatçı olursunuz ve bir diğer sanatçıda Allah vergisi olan yetenekleri çok kıskanırsınız, elinizden kıskanmaktan başka bir şey gelmez çünkü onun gibi olamazsınız fakat bunu engellemek için ayağına çelme takmak, kafasına vurmak veya başka şeyler yaptığınızda, bu zarar vermek olur, olay başka bir boyuta geçer. Çelme takarak sporu engellersiniz, bana göre Fenerbahçe’ye de bu yapılıyor ve ben buna çok üzülüyorum.

SORU: Fenerbahçe’nin yapmış olduğu Sow gibi, Kuyt gibi, Krasic gibi, Meireles gibi, Mehmet Topal gibi Avrupa çapında kabul gören yabancı ve lejyoner transferlerinin takıma katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

YANIT: Fenerbahçe müthiş transferler yapıyor sadece futbolda değil, basketbol’da da böyle. Türk oyuncularımız da çok iyi, bunlara ek olarak Avrupa çapında, dünya çapında isimler eklendi. Fenerbahçe çok şükür ki normal rotasında devam ediyor. Bizler için kalite bir lüks değil, olması gereken bu. Şarkımız hep devam edecek, her zaman dediğim gibi başı da Fenerbahçe sonu da Fenerbahçe. Genç çocuklar için de böylesine büyük isimlerle birlikte oynamak inanılmaz güzellikte. Bu heyecan genç sporcularımıza da Fenerbahçe formasına sahip olabilmeleri için büyük bir motivasyon vermekte.

SORU: 2012/2013 Sezonunda gerek UEFA Avrupa Liginde ve gerekse Süper Toto Süper lig’de nasıl bir Fenerbahçe Futbol takımı görmek istersiniz?

YANIT: Barcelona veya Real Madrid’i izlediğim zaman hiçbir gerginlik yok gayet rahat bir şekilde hatta gülerek oynuyorlar. Özellikle bu isimleri örnek veriyorum çünkü Fenerbahçe de bu ayarda bir spor kulübü ve ben Fenerbahçe’nin de bu şekilde oynamasını isterim. Ben program yaptığım zaman sonuna “Fenerbahçeli gibi gülümsemek” diye bir ek getireceğim çünkü “biz bu golü veya sayıyı nasıl atamadık” diye bakarsak her maçta fark atarız. Fazla motivasyon fazla konsantrasyon da iyi değildir, gerginlik yaratır. Bence tek ilacımız bu; gerginliğimizi yok etmek ve “biz Fenerbahçeyiz” diye tüm karşılaşmalarımıza gülümseyerek bakmak. Örneğin sevgili Aykut Hoca da çok gergin, bana göre böyle olmaması gerekiyor.

Bu keyifli söyleşimizin finalinde; dilerseniz Fenerbahçe camiasına ve taraftarlarımıza iletmek istediğiniz mesajlarınızı ve son sözlerinizi alarak röportajımızı sonlandıralım.

Aziz Başkan çok sabırlı olmalı, ailesiyle birlikte çok zorlu bir yoldan geçti farkındayız fakat Fenerbahçe camiası büyük bir yürekle onun her zaman arkasında. O kanaryanın arkasında milyonlarca kalp var. O zor günlerde sadece Aziz Yıldırım değil tüm Fenerbahçe camiası içeri alındı, bu nedenle kalbimizde hissediyoruz… Bu nedenle de Fenerbahçe taraftarı hiçbir zaman susmaz, korkmaz, düşündüğünü söyler çünkü tüm kalbiyle inanmışlığı vardır. Aslında Fenerbahçe dediğimiz şey demokrasinin ta kendisi, inanın bana…

Bizde Fenerbahçe Dergi grubu olarak; bu güzel ve keyifli söyleşi için Türk Tiyatro ve Sinema dünyamızın kült ismi, Türkiye’nin ulusal gururu, değerli sanatçımız Sayın, Burak SERGEN Beyefendiye teşekkürlerimizi iletiyor ve kendilerine sağlık, mutluluk ve başarı dolu güzel yarınlar diliyoruz.

                                 İyi ki varsınız Sayın Burak SERGEN Beyefendi.