Spor Yazarı | FIFA Players' Agent

Dr. Öğr. Üyesi Sedat Hayran

Bugün Onur ve Gurur Duyduğumuz, Tüm İnsanlığa Ait Türk Sinema, Televizyon Oyuncusu, Yönetmen, Yazar, Sanatçı ve Siyasetçimiz. Sanat, Siyaset ve Entertainment Dünyasının Çok Farklı Bir Portresi… Kafanızdaki O Klasik Sanatçı Ve Siyasetçi İmajını Silin. Karizmatik Bir Ses Tonu, 4 Haneli Rakamları Çarpacak Üstün Bir Zekâ, Korteksleri Şaşırtan Güçlü Bir Hafıza, Olağanüstü Bir Yetenek. İtalyan Stili Giyiniyor. Jest Ve Mimik Kullanmayan Bir Sanatçı. Düşüncelerini, Özellikle De Olumsuz Tepkilerini Gözleriyle, Suskunluğu İle Anlatan Bir Tipleme. Karşısındaki İnsanla Göz Teması Kurmaktan Çekinmiyor. Ve İddialı… Hepsinden Önemlisi Yüreği Fenerbahçe Sevgisiyle Dolu.  İşte O İsim Değerli Sanatçı ve Siyasetçimiz Sayın Berhan ŞİMŞEK .

Değerli sanatçımız Sayın Berhan ŞİMŞEK beyefendi; takvim yaprakları 1 Kasım 1958 yılını gösterirken, 11 çocuklu, bir ailenin, 10. Çocuğu olarak Karadeniz bölgemizin doğa ve tarihiyle ünlü Bayburt ilimizde dünyaya gelir. Yoksulluk içinde ve mütevazı bir çocukluk dönemi geçiren sanatçımız İlköğrenimini Bayburt’ta, orta öğrenimini İstanbul Abdülhakhamit Akşam Ortaokulu’nda, lise öğrenimini Vefa Akşam Lisesi’ni bitirip, geçen yıllarla birlikte Üniversite eğitimini tamamladıktan sonra, şu anda Yüksek Lisansını “Hukuk Programı”yla devam ettirmektedir. Değerli sanatçımız için hayatının her dönemi adeta teatral bir tat olur. Takvim yaprakları 1970'li yılları gösterdiğinde Sayın Berhan ŞİMŞEK beyefendinin o müthiş sinema kariyeri ve muhteşem yılları başlar. İlk sinema oyunculuğu ve kariyeri 1978 yılında çevirdiği “Sevgili Oğlum”  ile başlar. Arkasından 1989’da başrol aldığı ‘Minyeli Abdullah’ filmi milyonlarca sinema izleyicisi tarafından büyük beğeniyle izlenir; gerek yurt içi ve gerekse yurt dışında kapalı gişe oynar, müthiş gişe hasılat rekorları kırar ve değerli sanatçımızın ünü ulusal ve uluslar arası arenada deyim yerindeyse adeta bir patlar pir patlar. Sayın Berhan ŞİMŞEK beyefendiyi artık değil Türkiye, tüm dünya tanımaktadır. Hele ki, 1991’de “Uzlaşma” adlı filmde M. Ali Ağca’yı başrol oyuncusu olarak canlandırması ise, Avrupa’da vizyona giren en önemli filmler arasında olup “Top-On” da aylarca vizyonda kalır. Bitmedi dahası var ki o da 1994’de Tarık Akan ve Halil Ergün’le rol aldığı ‘Yolcu’ ile Türk sinemasına müthiş kalite katar. “Hoşçakal Yarın, Uzlaşma, İpekçe, Işıklar Sönmesin” gibi filmleri ile tüm Avrupa’da uzun yıllar sürecek Berhan ŞİMŞEK rüzgarları estirip, çok sayıda yerli ve yabancı sektörel kuruluşlardan “Premier Ödüller” alarak sanat ve sinema dallarında Türkiye’nin yıllar öncesinde Avrupa Birliğine açılan ilk kapısı, ülkemizin ise ulusal gururu olur.

          

1998 yılında çevirdiği bir film vardı ki, aradan uzun yıllar geçmesine rağmen hatırladıkça daha dün gibi tazeler. Duyar gibiyim, “HOŞÇAKAL YARIN” diyorsunuz galiba.. Tebrikler bildiniz. Yönetmen Reis Çelik’in hayatının projesi olarak beyazperdeye yansıyan;  “Türkiye'nin toplumsal ve siyasal yaşamına damgasını vurmuş olayları içeren, 1970'lerin başlarında, Türkiye Üniversiteleri'nde meydana gelen öğrenci olaylarında ve daha sonra bazı ABD görevlilerinin kaçırılmasında baş rol oynamış üç insanın 68 kuşağının solcu öğrenci lideri Deniz Gezmiş ve arkadaşları Yusuf Arslan ile Hüseyin İnan’ın devlet güçlerince yakalandıktan sonra adım, adım idama gidiş sürecini konu alan “Hoşçakal Yarın” filminde Deniz Gezmiş rolünü canlandıran sanatçımız Sayın Berhan ŞİMŞEK beyefendi bu filmiyle adeta Türk toplumunun kalbinde taht kurar. Film, ülke genelinde tüm sinema salonlarında aylarca gösterime girip, rekor sayılacak düzeyde gişe hâsılat rekorları kırar. Bununla da kalamayarak aynı zamanda yazılı ve görsel basında da çokça tartışılarak Türk sinemasına ciddi anlamda damgasını vurur.1994 Ankara Film Festivali, "En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu" Ödülü, Yolcu, 1996 Magazin Gazetecileri Derneği Ödülleri, "En İyi Erkek Oyuncu" Ödülü, Işıklar Sönmesin ilave olarak çok sayıda aldığı uluslar arası premier ödüllerini sayabiliriz. 

  

İlave olarak değerli sanatçımız Sayın Berhan ŞİMŞEK; Nazım hikmet 68’liler Vakfı ve Çağdaş Sinema Oyuncuları Derneği kurucusudur. 1996-97 yıllarında Günaydın Gazetesi, 1999 yılında Milliyet Gazetesinde köşe yazarlığı da yapan Sayın Şimşek; 1999 yılında Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) 10. Olağanüstü Kurultayında Parti Meclisi Üyeliği'ne seçilmiş, dokuz dönem Parti Meclisi üyeliği, görevini yürütmüş, ilave olarak MYK (Merkez Yürütme Kurulu) Üyeliği yapmış ve 2002 yılında TBMM 22. dönem (2002-2007) CHP İstanbul Milletvekilliği yapmıştır. Bu dönemde Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Üyesi, Türkiye-Macaristan Parlamentolar arası Dostluk Grubu Başkanlığı görevlerini başarıyla yerine getirmiş ve 2010-2011 yılları arasında CHP İstanbul İl başkanlığı yaparak, kariyeri başarılarla ve ödüllerle dolu olan sanatçılık yaşamının yanında değerli bir siyasetçi kimliğini de katmıştır.

  

Başarılarının alt yapısında profesyonelliğin de ötesinde idealleri, çalışma disiplini, kalitesi, sağlam kişiliği, kendine özgü müthiş korteks kullanımı, stratejist özelliğiyle dünyaya geniş bir vizyondan bakan değişimci bir lider. Felsefe’den Edebiyat’a, Sosyal bilimlerden tüm sanatlara, eşsiz bilgi ve kültür birikimi yalnız ve yalnız kendisiyle yarışması, bağımsızlığı ve özgürlüğü onu olağanüstü kılıyor. Müthiş ulusalcı ve sıkı bir “ATATÜRK” hayranı olan, “ATATÜRK’ÜN DEVRİMLERİYLE” büyük onur ve gurur duyan Sayın Berhan ŞİMŞEK beyefendinin yeri kelimenin tam anlamıyla kaptan köşkü. Zirve denilen noktada çıtayı sürekli bir üst seviyelere taşıyan, 30 yıllık sanat hayatı boyunca Sinema’dan beyaz ekranların önemli yüzü olan ve Uluslararası çağdaş sanatın boyutlarını yakalayabilmek açısından çok yönlü ve çok derin kültür kaynaklarına eğilen, zamanının önemli bir bölümünü ayırıp, ciddi uğraşlar veren; çağdaş Türkiye sanatı ve siyasetinin yükselmesi için büyük çabalar harcayan bir duayeni, bir markayı, Sayın Berhan ŞİMŞEK beyefendiyi bizde, Fenerbahçe Dergisi olarak kutluyor; konuğumuz olduğu için sayın şahsına teşekkürlerimizi iletiyor ve söyleşimize start veriyoruz. 

SORU: Sayın Berhan Bey; Sanat, Sinema ve Siyaset dünyamızın önemli bir duayeni olarak sinemayı evrensel bir sanat yapan ana tema nedir? Dünya’da ve ülkemizdeki konumunu kıyaslayabilir misiniz?

YANIT: Sinema dünyada da, 20. yüzyıl başı itibariyle vizyona girmiş ve daha sonraki yıllarda Türkiye’de de çok önemli yer tutmuştur. Sanat boyutuyla değerlendirdiğimiz zaman sinema 7. sanat dalıdır. Resim, heykel, müzik, edebiyat bunların toplamında sinema 7. sırada bulunur. Lumiere kardeşler bu işe bir oyuncak olarak başladılar. Sonra ticari bir endüstri haline geldi. Daha sonra siyasi fikirlerin, akımların aracı olarak; toplumun siyasi yapısının denetlenmesi düzenlenmesi ve topluma hayatın iyisi ve kötüsü tarifinin bir reçetesi oldu. Ama bütün bunlara baktığımızda tabii ki dünyada toplumların kültür değerlerinin farklılıkları var. Yani sinema yerel ilişkileri ve evrensel boyutu ile kendini anlatan çizgileri de oluşturabilir. Ama nihayetinde sinema hayatı anlatır. Bu çok güzel sözdür. Gerçek hayat sinemadır. Yani bilim kurgu yapılmıyor, 70’li yıllarda izlediğimiz uzay filmleri bugün hayatın kendisi oldu. Sinema öğretir. Sinema bilinmeyen hayatları, dünyaları; yaşanmışlıkları dünyanın neresinde olursa olsun dünyada yaşan tüm insanlara taşır. Bu olgu önemlidir. Çünkü bir yaşam biçimi gibi sinemayı yapanları düşünmek gerekiyor. Ben hep bunu söylerim. Sinema öğretir ve sinema başka bir derinliktir. Sinemayı yapanlarda sinema yaparak hayatı daha fazla öğrenme şansına sahip olurlar. Örneğin Türkiye koşullarında söylüyorum; bir sinema oyuncusu bir yönetmen sinema yaptığı süreçte hayatında en az abartısız 350-400 senaryo okumuştur. “Ama maalesef bu ülkede 10 tane kitap okumamış insanlar bu ülkeyi yönetirler.” Sinema büyük zenginliktir; o zenginliğin içerisinde hayatı yakalayabiliyorsanız, bir oyuncu olarak da yönetmen olarak da mutlaka topluma iyiyi, güzeli, doğruyu, özgürlüğü, barışı ve kardeşliği götürürsünüz. Onun için sinemaya evrensel değerlerde bakmak gerekiyor. Sinema öğretimde bulunurken bir öğretmen görevi yapmaz. Bir senaristin yazdığı ya da yönetmenin yönettiği bir filmde o yönetmene aittir ancak film çekildikten sonra artık seyirciye aittir. Onun olumlu olumsuz beğeni ölçeklerinde çok fazlasıyla seyirci değerlendirecektir. Burada başka bir şey daha devreye giriyor. Türkiye’nin çok önemli çok değerli son dönemde daha önceki dönemlerde de Lütfi Akadlar, Atıf Yılmazlar, Zeki Ökterler hepsini rahmetle anıyorum. Şerif Gönen Allah sağlık versin. Bilge Olgaç; Türkiye’nin ikinci kadın yönetmenidir. Çok önemli ve yaratıcı yönetmenlerimiz vardı. Şimdi son 10-15 yıla da imzasını atan Nuri Bilge Ceylan, Reis Çelik, Derviş Zaim, Zeki Demirkubuz gibi çok iyi sinemacılar var. Maalesef bu dünyada da biraz böyledir. Sinema o sanatsal ve daha bir kaygıları ile bir filmi çekmenin kaygıları vardır. Popülist bir film yaparsınız. Popülaritesi olan bir starı da oynatırsın gişe hasılatı yapar. Ama şu saydığım yönetmen arkadaşların yurt dışında birçok sinema festivallilerinde çok ciddi festivallerde filmleri ödül almasına rağmen Türkiye’de seyirciyle buluşamıyor. Çok az seyirci izliyor. Yani son yıllarda Türkiye’de sinema bir eğlence sanatı olarak görülmeye başlandı. Aynen ifade ettiğiniz gibi popüler kültür.  Ama aslında sinema sadece senaryo yönetmen değildir. Sinema ışıktır. Sinema repliktir. Sinema görüntü bir resimdir. Seyirci o filmin dilini yönetmenin dilini hiç altına yönetmenin ismini yazmasa dahi o yönetmeni tanıyorsa filmi izlerken evet bu x’in bu y’nin bu z’nin filmidir diyebilir. Çünkü yönetmenlerin dili vardır. Bunu izleriz eleştiririz. Ama niye böyle yaptın diye sorgulama hakkına sahip değilizdir. Özgür ve yaratıcı şekilde yapılır. Bir şey daha eklemek istiyorum. Benim 2002-2007 yıllarında milletvekilliği yaptığım dönemde buradan kulaklarını da çınlatıyım. Çok ciddi katkısı vardır. Erkan Mumcu Kültür Bakanı idi. Benim bir kanun teklifim vardı. ‘Sinemayı değerlendirme, destekleme ve sınıflandırma’ yasası. 5224 sayılı yasadır bu. O yasaya çok büyük katkılar sundu sayın Mumcu ve o yasa bizim beraber ortak çalışmamızdır. Bu sinemayı ‘değerlendirme destekleme ve sınıflandırma yasası’ Bu ne demek. Bu şudur; “Senaryoyu yazıyorsunuz ancak senaryoyu yazacak bunu finans edecek paranız yok. 15 kişiden oluşan bir heyet var. Sivil toplum örgütlerinden, sinema televizyon mezunlarından, sektörden, sinema dünyasından oyuncu ve yönetmenlerle birlikte bir 15 kişilik gurup. Senaryonuzu buraya gönderirsiniz; eğer senaryonun tretmanı beğenilirse size senaryoyu yazmanız için ekonomik olarak katkı da bulunurlar. Bir de film çekmek istiyorsunuz. Senaryonuza bakılıyor. Şu an Türkiye’de dikkatinizi çekiyordur. Son yıllarda Türkiye’de çok hoş filmler yapılıyor. Ve birçoğunun temelinde yasanın katkıları yatmaktadır. Bu yasaya emek veren herkese teşekkür etmek lazım. Bunun sayesinde filmler yapılıyor. Sinemaya devlet dünyanın her yerinde destek yapar. Devlet destek olacak ama müdahale etmeyecek.

SORU: İnsan ve kültür ilişkisini insanın yaşadığı, işlediği ve kullandığı her şeyi kültürün bir parçası olarak yorumladığımızda, sizce sinemanın insan yaşamındaki yeri ve kültürün bir parçası olmasında ki önemi nedir?

YANIT: İnsanlar doğduğu toplumların kültür değerleri ile büyürler. Ve toplumları taşıyanda aslında kültür değerleridir. O kültür değerlerinin içerisinde edebiyat vardır, sinema vardır; müzik vardır. Her tür sanat vardır. Bu kültür değerlerinden yaşadığı toplumun değerlerinden etkilenmemesi mümkün değil. Çünkü bu kültür değerleri taşıyıcı kolu kültür adamlarıdır. Sinema yapan insanlar o yaşamış olduğu toplumun kültür değerlerini eleştirebilir. Onları savunabilir. Onların daha ötesinde görünen gerçek hayat sinemadır. Görüneni aktardığı kadar; düşünülmeyeni bir sanatçı duyarlılığıyla ifade edilmeyeni etme sorumluluğu da vardır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, çok hoş bir sözü vardır; “Sanatçı karanlığı alnında ilk hissedenlerdir” diye. Yani yaşanılan topluma baskıyla değil, sanatla müdahale etmektir. Biraz önce söylediğim güç kavram; barışı özgürlüğü kardeşi iyiyi doğruyu ve güzeli tarif etmek adınadır. O yüzden kültür değerlerinden koparak toplumun yaşamışlığına sırt dönerek zaten sinema yapılamaz.

SORU: Bir toplumun sosyal yapısında meydana gelen erozyonun sinemaya yansıması ve doğal olarak sinemada ki kirlenmenin sosyal kirlenme ile başlaması, toplumun aile yapısında, eğitim kurumlarında, hukuk anlayışında, dilini kullanmasında, manevi değerlerinde, düşünce yapısında, örf, adet ve geleneklerine bakış açısında meydana gelen yozlaşmaların sanat anlayışında oluşan bu negatif çözülmelere önlem alınması bağlamında ve sinemamızın normal bir trende doğru yön kırması için, özelliklede sanatta yozlaşmaya karşı çıkan bir sanatçımız olarak sizce nasıl bir strateji izlenmelidir? 

YANIT: Son kavramdan alalım “yozlaşma” O kadar geniş bir açı ki, bu kime göre yozlaşma. Yani bu sürecin içinde olmuştur. Sanatın değil de sanatçının yozlaşması olabilir. Sanat yozlaşmasının aslına bakıldığında sanatın yaratıcısı kim? Sanatçı. O vakit sanatçının yozlaşması. Sanatçının yozlaşmasını biraz önce kültür ve sosyal değerlerden bahsedereken aslında bunu dile getiriyoruz. Eğer bir sanatçı yozlaşmışsa, toplumun yaşamışlarına sırtını dönmüşse veya sanatçı dalkavukluk yapmaya başlamışsa var olan güç dengelerini eleştirmekten korkuyorsa veya sadece popülüterisi ile işini götürmeye çalışıyorsa, olmamıştır. Örneğin Türkiye’de son 11-12 yıllık mevcut iktidarla ilgili veya uygulamaları ile ilgili bir tek film yapılmadı. Ama dönelim. 1950’li yıllarda ‘yılanların yılanı öldürseler’ Fakir Baykurt’un romanı o feadolite ağa Demokrat Parti dönemi vs. Her dönemi sançtı eleştirmiştir. Varsayalım sinemanın Türkiye’de aktif bir hale gelmesi 1950’li yıllardan sonra oluyor. Ama sürekli sanatçının sistemle düzenle başı dertdedir. Şimdi burada çok önemli sorun gündeme geliyor. Bu sisteme uyum sağlıyor. Sanatçı yaratıcılığı ile sistemden rahatsızlığını da ortaya koyandır. Sindirilmiş medyası sermayesi bütün alanlar sanatçısı da aman ha durumundadır. Yapılan dizilere bile mevcut iktidarın oyuncularına yapımcılarında mevcut iktidar karar vermiş noktaya gelmiş. Onu da geçelim dizi çekiliyor “Muhteşem Yüzyıl” Muhteşem yüzyılda senaryoyu Başbakan tarif ediyor. Buna evet demek bırakılım sanatı sanatçı bir kere yozlaşmış oluyor. “Mustafa Kemal 1881” diye sevgili Müjdat Gezen bir tiyatro yaptı. Krediler alarak yaptı. 2 yerde yazılmadı çizilmedi. Demek ki; sadece sanatın sanatçının yozlaşması değil; onun ürettiklerinin yozlaşması toplumdaki dinamikleri, ortaya çıkarmıyor. Bu çok tehlikeli bir şeydir. Suskun bir toplum sineye çekmiş bir toplum ortaya çıkar ki bugün bu ülkeyi idare edenler adına huzurlu olabilir ama ileriki dönüşüm içerisinde bu tür dinamik yapısını kaybetmiş bir toplum ve bu toplumun sanatçıları da ortaya çıkar. Bu da en büyük tehlikeyi ortaya çıkartır. Sanatçının kendisinin yozlaşması kendisinin sisteme ayak uydurması… Aslına bakarken sanatçıdan yola çıkarak. Sanat sanatçının yaratıcılığıdır. Bu yüzden devlet sanata ve sanatçıya yardım eder ancak müdahale edemez. Müdahale ederse güdümlü sanat olur. Şöyle bir örnek verelim: Mao Yan Nobel Barış ödülü alan Çinli. Bu Çin yazarlar birliği başkanı ve Çin yazarlar birliği de komünist partisine bağlı. Rejime bağlı. Çin insan hakları ihlallerini en fazla yapan yer. En fazla görülen ülkelerden biri. Ve baskı var. Çin diyor ki “Tek çocuk doğuracaksın” İnsan hakkına aykırı. Sen Nobel ödülü almış bir edebiyatçı olarak baskıcı bir rejimin yazarlar başkanlığını yapıyorsun. Nobel almış bir yazar olarak da kalkıp diyorsun ki “hayatın içinde bazı şeyler vardır ki zaman, zaman sansürlenmeli” bu Nobel ödülü alsa bile özgür bir sanatçı değildir. Bu güdümlü ve devletin sanatçısıdır. Bu özgür bir sanatçı değildir.  

SORU: Sinema sanatı; insanın kendisini ve toplumla olan mücadelesini bir beyaz perde aracılığıyla izleyicilere yansıtırken, toplumu ne şekilde eğitmeyi amaçlar? Ayrıca sinemanın topluma eğitsel katkısı nedir?

YANIT: Sinema öğretmen değildir. Sinema’da 3 ayak çok, çok önemlidir. Siz izlersin ben izlerim herkes kendine göre bir şeyler alabilir. Ama sinema kalkıp faşizimi savunamaz. Komünizimi de savunamaz. Bir etnik kimliği başka bir etniklik kimliğin üzerinde ki hegemonyasını da savunmaz. Bir inancın başka inançlar üzerinde etkisini hegemonyasını da savunamaz. Bu 3 söylediğim: iyi doğru güzel barış özgürlük ve kardeşlik. Bu anlamda bu tür düşünenlere bir anlamda yapılacak filmler rehabilite edebilir.

SORU: Ulusal kültürümüzden yola çıkarak evrensel sanata ulaşmak ve katkıda bulunmak için gerçek sanatçının görevi ve hedefleri ne olmalıdır?

YANIT: Yerel olunmadan evrensel olunmaz. Yani siz doğduğunuz toprağı tanıyacaksınız. “Bu bastığın yeri toprak sanma tanı.” Yani Vatan’ın ne olduğunu bil. Öncelikle sanatçıdan ziyade insan olarak bırakalım. Bu yaşadığımız toprağın tarihini geçmişini kültürünü üretim ilişkisini inceleyelim. Nereye kadar varabiliyoruz. 1071 mi öncesini mi? Bileceğiz. O toprağı vatanlaştıracağız. Oranın o toprağın bizim geçmişimizin, bağımızın olduğunu unutmayacağız. Onun için bu topraklardan beslenip yerelliğimizi koruyarak evrenselleşeceğiz. Ama şimdi yerelliği bilmeden bu toprakları tanımadan arazi gibi görüp toprakların geleneğine, adetine örfüne burun kıvırıp bir anda biz başka bir Anglosaksonlar, Avrupa vs. vs kültürleriyle dem vuruyoruz. 2 şeye ayırarak bunu söylüyorum. Bir bu toprakları tanıyarak, buranın kültürünü tarihini geçmişini üretim ilişkilerini bilmek. İki, bu toprak dediğimiz yerin vatan kimliğini iyi algılamamız gerekiyor. Arazi değildir. Çorak bir tarla değildir. Arsa yapılarak her tarafında alanlar da değildir. Bunun en somut örneği şudur. Hz Muhammed Peygamber efendimize Mekke’de peygamberlik geldi ama İslami Mekke’de yayamadı. Medine’ye hicret etti. Önce Medine’yi vatan yaptı. Sonra İslamiyet’i yaydı. “Vatanı olmayanın Kâbe’si olmaz.” Kardeşim..

SORU: Dilerseniz şimdi de bir başka sanata geçelim; “devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatı olan, özel görüş veya anlayış içeren” Siyaset diyelim. Sayın Berhan ŞİMŞEK olarak global ölçeklerde bu tanımı nasıl yapıyor, yöneten ve yönetilenler kategorilerinde siyaset sistemini nasıl yorumluyorsunuz?

YANIT: Dünyanın varoluşundan itibaren Kavimler vardır. Yani Roma’dan başlayıp bugünlere kadar getirebilirsiniz. Krallıklar vardır İmparatorluklar vardır. “şu anda ki temsili krallıkların olduğu gibi”. Savaşlar da vardır. Bunlar o kadar iç içedir ki; 13. yüzyılda o güzelim Anadolu’nun bir aydınlanma süreci vardı. Yunuslar, Mevlanalar, Hacı Bektaşlar,  Pir Sultanlar süreçleri vardı.  O aydınlanmadan toplum ve toplumu yönetenlerde etkileniyor. Kısaca şuradan baktığımızda 1. Dünya savaşı, krallık ve İmparatorlukların hakim olduğu, üretim ilişkileri çok önemli olan o toprakları yönetenler vardı, pek tabii feodal yapı da vardı. Feodal ağaları ve kölelik vardı. 17. Yüzyılın sonlarında kölelik Lincoln ile Amerika’da kalkıyor. Bakıyoruz, köle diye adlandırdıkları insanı eşya hukukuna tabii tutmuşlar. Onlar Afrika’dan gemilerde kürek çekerek gelenlerdir. Bugünkü karşılığı kim: İşte o gelenlerin torunu Condoleezza Rice. O da ne yapıyor. Irak’a bombalar yağdırıyor. Sistem bu. Geldiği yeri bombalıyor. Günümüze geldiğimizde bu topraklar bir imparator bakiyesidir. Doğrudur. 7 iklim 3 kıtadan Avusturya’dan Orta doğudan bir imparatorluk sürecinden gelmiştir. Tabi ki sadece biz imparatorluk bakiyesi de değiliz. İşte bugün hala kendisini kurtaramayan hala medeni kanunun iş kanunun hayatın bütün içtimai alanlarının çok geride kaldığı bir Ortadoğu da var. Osmanlı döneminde Irak, Suriye, Filistin, Ürdün, Lübnan, Suudi Arabistan, İsrail yoktu. Bunlar da imparatorluk bakiyesi. Bugün ecdat, ecdat diyerek Cumhuriyeti bir tarafa bırakanlar o imparatorluk bakiyesi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 90. yılda nereye geldiğini hep beraber görüyoruz. Yine imparatorluk bakiyesi olan orta doğudaki acıları zulümleri görüyoruz. Ta ki Suudi Arabistan’da kadın araç kullanamıyor. Mustafa Kemal Atatürk 1933-34’lerde kadının adını koymuş: “Özgürsün.” Bu tabi ki üretim ilişkileri, siyasi yapı ve süreçlerle alakalıdır. Ama bugünden kalkıp 90 yıl öncesinin Türkiye’sini 1930’lı yılların Türkiye’sini eleştirmek konformizmdir. Bir tarafta Hitler, bir tarafta Mussolini, bir tarafta Stalin. Ama biz “Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir” diyen anlayıştan geliyoruz ve bugün ki noktada daha çağcıl demokrasiyi arıyoruz hepimiz. Özgürlükleri, insan haklarını, ifade özgürlüğünü arıyoruz. Kardeşliği barışı arıyoruz. Burada da Türkiye ile ilgili dönemimiz ile ilgili kısaca şunu söyleyeyim. Bugün Türkiye’de bu siyasi partiler yasası olduğu sürece milletvekili milletin vekili değildir, Genel Başkanın vekilidir. Bu seçim sistemi devam ettiği sürece halk 4 – 5 yılda bir demokrasi figüranı olarak kullanılır. Yani halk milletvekilini seçiyor ama tanımıyor. Kimi tanıyor; genel başkanı tanıyor. Bir kere Türkiye’de halkın hizmetkârı olması gereken siyasetin halkın vekili o namusu şerefi onuru ile taşıyabilmesi için milletin vekili millete ait olmalıdır. Genel başkanların iki dudağının arasında millete vekillik yapmazsınız. Ancak Genel Başkanın kuklalığını yaparsın. Zira bunu önceden de reddettim, bugün ve yarında reddediyorum. Tablo budur. Sedat bey kardeşim.     

SORU: Sinema, sanat, siyaset derken son olarak patronluğa adım attınız ve 50 bin TL sermayeli “Akamedisa Teknoloji Anonim Şirketi” adlı bir bilişim şirketi kurdunuz. İşler nasıl gidiyor? 

YANIT: Ben buna çok iddialı büyük hedef olarak değil ama hayalleri severim. İnsanın hayalleri olmalı umutları olmalı. Kaf Dağı’nın arkasını görme iddiası olmalı. Uçmayı da severim uçmak; “daha önceden düşünülmemişi düşünmek, yapılmamışı yapmak yani tam bir inovasyon meselesidir. Öyküsü ise şöyledir. Benim il başkanlığı dönemimde annemim amcasının torunu kardeşimiz vardı. İl başkanlığı dönemimde çok teknolojiyi kullanabilecek bir sistem bir yapısı yoktu. Bu interaktif bir vaziyette kurmuş olduğumuz yazılım sistemi ile daha yeni yeni üniversitelerde kurulmaya başladı. Uzaktan erişimle eğitim falan. Ben o zaman 39 ilçeyle bu sistemle toplantı yapıyordum. İlden laptopu açıyordum web camdan onlar bana soru soruyorlardı ben onlara soruyordum ta ki bugünkü genel başkan genel merkezden Sarıyer ilçe örgütü toplantısına bu sistem ile katılmıştı. Benim il başkanlığım bittikten sonra yeğenim ve arkadaşı bu işi biraz daha geliştirdiler. Durumumuz iyidir. Aç değiliz açıkta değiliz. Hayallere ben yatırım yapmayı severim. Bu benim için fiziki olarak da maddi olarak da bir prensip tarzımdır. Projenin hikâye böyle başladı. Henüz çok ciddi bir kazanç yok.  Bu işlere para kazanmak adına yola çıkılmış bir şey olarak bakmadım. Ben para kazanmak için yola çıkmam ama başarılırsa, kazanılır. Yakın gelecekte iyiye doğru mükemmel bir yön kıracaklar. Biz genelde toplum olarak yanlış yaparız. Önce para kazanmak için çıkarız; bir sefer kazanırız ona da sahip çıkamayız. Onu da muhafaza edemeyiz. Arkası da gelmez ama başarı varsa kazanç vardır. Bu işin paradigmasının temelinde de çok emek vermiş bu yazılımın başarıya gidebilmesi için benimde katkı sunmam gerekiyor. Onlarında talebiyle girdik. Şu an çok önemli bir şirketle görüşüyoruz. Çalışmalar devam ediyor. Yüzde yüz yerli bir yazılım. Benzeri eşi de yok. Gelecek için iyi sinyaller alıyoruz. Marka-Pazar-Müşteri Sadakati ve Hizmetlerimizi bir araya getirerek pazarlamada güçlü marka değerimizi çok hızlı şekilde geliştirip karlı bir bilişim satış platformu oluşturacağız.

SORU: Ve Televizyon.. Geçmişte dizi oyunculuğu ve yönetmenlik yaptınız. Şu an Televizyonların gündeminde Osmanlı dizileri daha aksiyoner gibi ama yapımcı firmalardan bir teklif gelse, siz Berhan ŞİMŞEK olarak bir sit com dizi ya da sinema filminde oynamak ister misiniz? veya kültür sanat formatlı yarışma programları hazırlayarak televizyonlara dış yapım olarak vermek vb. gibi bir aksiyonun içinde bulunmayı düşünür müsünüz?

YANIT: Çok teşekkür ederim. 13-14 yıldır kameranın karşısına geçmiyorum. 40’a yakın film çektim. Sizinde biyografide yazdığınız filmler; size de sevdiklerimize de sevmediklerimize de gecinden nasip etsin ölümü. Ama günün birinde vakit saat gelince çektiğim filmlerin oynadığımız filmlerin sanırım toplu gösterimi yapılır. Çok önemli filmler. Türkiye siyasi tarihinin bütün yolculuğunu anlatan filmlerin içinde ki olmuşumdur. Kemal Tahirlerin Kurt Kanunu’ndan Işıkların Sönmesi’nden Mehmet Ali Ağacalar’dan ondan bundan şundan o kadar filmlerim vardır. Şimdi ilk yıllarda 13-14 yıl önce çok yoğun siyaset falan bende bunu sevmiyorum ya bir işi yapmak lazım ya da başına gitmemek gerek. Milletvekili olduğumda 2 şirketim vardı. Bir film, bir inşaat filmim vardı. Birini kaynıma devrettim, birinin faaliyetlerini durdurdum daha sonra onu da kapattım. Çünkü biz milletin adına yemin ettik. Ticaret yapmak için değildim ben orada. O zamanlar ilk yıllar rüyama girerdi. Setteyim film çekiyorum falan. Son yıllarda o pek kalmadı. Günün birinde bir film çekmek isterim. Yani çok megomalik gelmesin bu. Berhan Şimşek hayatını çekmek isterdim. Hikâyesi olan bir hayattır. “10 yaşında İstanbul’a geldiğim günden işte 53-54 yaşındayız. Bu sürecin içinde büyük bir hikâye vardır. Pazarlarda çay, çorap, sütyen, limon satarak. 8 yıl akşam ortaokulu, akşam lisesi okumak. 50 yaşında üniversiteyi bitirmek ve işte bugün yüksek lisans yapmak. Ben hep şuna inanıyorum. Azrail yarım saat sonra geliyorum dese de yarım saat önce bir şeylerin öğrenmenin kaygısında olurum. Bilmediklerimizi öğrenmek ve kavrayabilmek çok, çok önemli. Sinema teklifi de dizi teklifi de çok geliyor. Kültür sanatta da. Şu anda çok yoğunum. Siyaset hizmettir meslek değildir. Bizde oturanlar kalkmıyorlar yerinden. Ben yönetmenlik yapmışım oyunculuk yapmışım. Yarın böyle bir teklif geldiğinde her şey tadında yolunda ise zaman da uygunsa neden olmasın. Şu anda benim uyumaya zamanım yok yani.

SORU: Sosyal sorumluluk projelerine gönüllü olduğunuzu, Moda, Edebiyat, Felsefeye olan düşkünlüğünüzü biliyorum. Kültür ve sanatın zaten hep içindesiniz. Dilerseniz birazda bunların dışına çıkıp Fenerbahçe’ye geçelim. Ve Nasıl Fenerbahçeli oldunuz? Fenerbahçeli olmak nasıl bir duygu?

YANIT: Biz 11 kardeşiz. Ben 10 numarayım. Hayatta 7 taneyiz. Onların çocukları da Bizde Fenerbahçeli olmayan kimse yok. İlhan Ağabeyimden İlhan Şimşek’ten ondan itibaren Fenerbahçeliyiz. İyi oynayanın kazanmasını isterim ama Fenerbahçe’nin kazanması da bana tat verir. Plzen maçından büyük tat ve keyif aldım. Fenerbahçe’mizin kalite farkını seyretti tüm Avrupa. Ben futbolda oynadım. Fenerbahçeli olmak güzeldir. Çocukluğumda Trabzon’da geçtim. İlk gazozu orada içtim. İlk denize orada girdim. İl kongresinde Trabzon’daydım. Çocukluğumun orada geçmesinden dolayı bir Trabzonluluk Trabzonsporluluk var tabii. Büyük bir Fenerbahçelilik vardır demiştim. Bunu Trabzon’da söyledim. Onlarda hoş karşıladılar.

SORU: Siz sadece bir taraftar değil, aynı zamanda kulübümüzün geçmişte lisanslı bir sporcusu ve Genel Kurul Üyesisiniz. 3 Temmuz 2011 tarihinden bugüne kadar geçen süreçte malum medyanın Fenerbahçe’ye karşı bakış açısını Sayın Berhan ŞİMŞEK tarzıyla yorumlayabilir misiniz?

YANIT: Burada bir şeyin hakkını vermek gerekiyor. Hak ve hakkaniyet içerisinde olmazsanız adalet ve vicdan ortaya çıkmaz. Ondan sonra adalet ve vicdan arayacağız. Adaleti bulup vicdanen de değerlendireceğiz. Bu çok, çok önemlidir. Ve ister yargıç olalım, ister savcı olalım ister insan olalım; Birisi ile ilgili verdiğimiz kararlarda iyi veya kötü vicdan azabı çekmeliyiz. Yoksa insanları çabuk harcarız. Yani ön yargıyla vs, vs ile bakarsak vicdanı tatile göndermiş oluruz. İnsan vicdan azabı çektiğinde insandır. Her ettiğimiz sözün zekâtı da vardır vebali de vardır. Dilin zekâtı da vebali de vardır. Gıybet edip yanılanı yanlışa katarsak bu vebaldir. İnancımıza da göre en büyüktür vebal almaktır. Ama hoş güzel doğru iyi söylemlerde bulunuyorsak Mevla’nın bize vermiş olduğu dil zekâtıdır. Birinin günahı ne kadarsa diğerinin sevabı da o kadardır. O yüzden bu anlayışla sorunuzu cevaplayım. Yıllar önce Faruk Ilgaz başkandı. Fikret Arıcan kulüp müdürüydü. Rahmetle anıyorum bütün ölmüşlerimizi. Nedim Günar hoca Allah rahmet etsin. Şu an röportaj yaptığımız burada tribünün kabaları yeni yeni çıkıyordu. Ben burada amatör takımda futbol oynadım. Kocaelispor’la falan çetin geçen maçlarımız oldu. Bir insan hiçbir şey yapmazsa hata yapmaz. Bir insan bir şeyler yapıyorsa hata yapması çok doğaldır. Aziz bey ve arkadaşları bu takımı bir yerlere getirdi. Tesis, ilişki finansman olarak da endüstriyel anlamda da bir yerlere getirdi. Biz suyu taşıyana testiyi niye kırdın diye kızarız. Çok önemli şeyler yapmış çok başarılara imza atmış. Biz siyaset yaptığımız için biliriz. Çoluğunu çocuğunu aileni erteleyeceksin 24 saat Fenerbahçe için yatıp kalkacaksın. Yapılan güzellikleri görmeye maalesef amayız ama hataları da görmeye şahiniz. Buradan değerlendirdiğinde eleştirilecek tarafları olabilir başkanın ama acımasızlık hayatın reddettiği bir şey olmalı. O yüzden vicdan olmalı. Bu Fenerbahçe ile söyleyeceğim taraf. Diğer tarafta ise yanlış şurada başlıyor. 3 Temmuz sürecinin öncesi var. 3 Temmuz işin miladı. Daha önce yasa yapıcı yasa yapıyor. Yaparken de diyor ki; ey arkadaşlar sporcular yöneticiler, başkanlar,  camianın içinde yer alanlar hukukçular. Tecrübesi olan arkadaşlarda futbolda şike. İnsanlarda can havliyle kalkıp katkıda bulunuyorlar. Burada yanlış olan şu. Yasa anımsadığım kadarıyla 2011 17 Nisan’da yürürlüğe girdi. Yasa yapıcı meclis yapıyor. Yasa yapılırken, konuşulurken yasa yapılamaya başladığında insanları dinleyin demişler. Burada iyi niyet yoktur. Biz öyle bir yasa yapacağız ki suçlu olmayanı suçlayacağız, suçlu yaratacağız. Suçlu yarattığımızdan tutuklu yaratacağız. Vs. vs. Samimiyetimle söylüyorum.  Parlamento da olsaydım bu olaylar zuhur etmezdi. Daha önce benim dönemimde de bu tür yasalar çıktı. Bunun komisyonda konuşulurken şu söylenmeliydi. Bugüne kadar şu an bir muhabir arkadaşım kaleciydi. Daha sonrada anlatmıştır. Şu böyleydi, şöyleydi. Hatır şikesi vardır; gönül şikesi vardır. Dost şikesi, para şikesi vardır. Bunlar olmamıştır diyen yalan söyler. Ama lakin sen bir yasa çıkartıyorsun devri sabık yaratmak için yasalar çıkmaz. Yasalar mağduriyetleri ortadan kaldırmak için ortadan çıkar. Ve işte orası geri dönülmeyecek bir hadisedir. Yasalar geriye dönüp işlemez. Kalkıp deselerdi 17 Nisan 2011’de değil de bu sezon bittikten sonra bundan sonrası uygulanır. Ya sen yasayı sipariş ediyorsun ondan sonra zanlıları da belirliyorsun. Az cümle öz cümle söylenecek budur. İnsanlar öncelikle şunu düşünmelidir; “ 2011 yılında çok önemli bir süreç yaşandı. Şampiyonluk olunmuş vs. vs. Bütün onların ötesinde tesisleşme tamamlanmış müthiş bir kadro ortaya çıkıyor. Belki de Avrupa’yı da Halaç pamuğu gibi atacak bir Fenerbahçe çıkacaktı. Bu önemliydi. Bu operasyon içinde tırnak içinde söylüyorum böyle bir şeyin de payı var. Yani büyüyen değil küçülen bir Fenerbahçe. Nihayetinde buradan hak ve özgürlükleri almak adına ve bu Hz Ali’nin sözüdür. “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” ve Fenerbahçe taraftarı hayatta ben çok tanıyorum. Diğer takımlardan Galatasaray’dan Beşiktaş’tan bu sürecin haksızlık olarak yapıldığını teşhis ve tespit etmişlerdir. Bu önemlidir. Burada Fenerbahçe taraftarı duruşuyla Aykut hocayla kulübüne yöneticilerine sahip çıktıkları için kutlamak gerekiyor.” O gün itibari ile başlayan sıkıntılar hala yaşıyoruz. Sadece Fenerbahçe camiasına değil futbol dünyasına da çok büyük bunalım yaşattı. İnsanların akıllarına taraftarı oldukları takımlar ile ilgili kuşkular sorular korkular gelmeye başladı. Hiç kimseye faydası olmadı. Ulusal takımada faydası olmadı. Dökülüyor. Mağduriyetleri giderirken daha büyük mağduriyetleri ortaya çıkardığın zaman yaptığın hayır ürküttüğün kurbaya değmez. Büyük sıkıntılı süreç yaşanmıştır. Hukuk devreye girdiyse yasa yapıcı yasa yaptıysa devri sabık için yasalar çıkmaz. Bunun altını çiziyorum. Bu yasa iyi niyetle yapılmamıştır. Devri sabık yaratmak için hazırlanmış bir yasadır.

SORU: Fenerbahçe’nin yapmış olduğu Sow gibi, Kuyt gibi, Krasic gibi, Meireles gibi, Webo gibi, Reto Ziegler gibi, Mehmet Topal ve Emre gibi Avrupa çapında kabul gören yabancı ve lejyoner futbolcu transferlerinin takıma katkılarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

YANIT: Bunlar dünyada kendilerini ispat etmiş çok yetenekli futbolcularımız. Bizim çocuklarımız da keza öyle. Kaliteliler. Katkıları önemli. Emenike mesala. Hayranlıkla izlediğim bir adamdı. O dönem bizde olsaydı nelere gelirdik. Gazetelerde okudum. 20-25 avrolara gelmiş fiyatı.  Eskiden uçuk fiyatlara transferler yapılırdı şimdi takip ettiğim kadarıyla daha kontrollü.

Bu keyifli söyleşimizin finalinde; dilerseniz Fenerbahçe camiasına, Büyük Başkanımız Sayın Aziz YILDIRIM beyefendiye ve taraftarlarımıza iletmek istediğiniz mesajlarınızı ve son sözlerinizi alarak röportajımızı sonlandıralım.

2 şey söyleyim. Ağacın kurdu kendindedir. Bu ağaçta kurt olmanın kimseye faydası olmaz. Bu önemli. En önemlisi bana göre söylediğim gibi başarılı insanların hasmı çok olur. Burada yapılması gereken ne kadar sakinseniz o kadar güçlüsünüzdür. Telaş aklı azaltır. Bugüne kadar Aziz başkanda görevinin başında. Aykut hoca da bırakacağı zaman üzülmüştüm ben. Ne oldu da bırakıyor. Avrupa’da iyi gidiyor. Kupada iyi gidiyor. Ne oldu yani. Tabi Futbol milyar dolarlık çok büyük bir endüstri haline geldi. Fenerbahçe’yi Fenerbahçe yönetimi yönetmeli. Basın yönetmemeli. Buna da izin vermemeliler. Bugüne kadar getirdikleri gibi inanıyorum umut ediyorum biliyorum ki başkanda yönetim de bırakacakları güne kadar da katkı vermeye devam edeceklerdir. Taraftar olarak genel kurul üyesi olarak şunu hiç unutmayacağız unutulmaması gereken hadise yukarıda da söyledim ama bir kez daha söyleyeyim. Bir şey yapanlar hata yapar hiçbir şey yapmayanlar hata yapmaz. Çok şey yaptılar. Bir iki küçük hatanın olması da işin sosudur. Tüm camiamıza başarılar diliyor, sizlere de teşekkür ediyor, kolaylıklar diliyorum.      

Bizde Fenerbahçe Dergi grubu olarak; bu güzel ve keyifli söyleşi için Türk Sinema ve  Sanat dünyamızın kült ismi, Türkiye’nin ulusal gururu, değerli sanatçımız Sayın, Berhan ŞİMŞEK Beyefendiye teşekkürlerimizi iletiyor ve kendilerine sağlık, mutluluk ve başarı dolu güzel yarınlar diliyoruz. İyi ki varsınız Sayın Berhan ŞİMŞEK Beyefendi.