Spor Yazarı | FIFA Players' Agent

Dr. Öğr. Üyesi Sedat Hayran

Umudun, Barışın, Güneşin Türkülerini Söyleyen Yılların Eskitemediği Bir İkon. Sadece Şarkılarıyla Değil, Sanatçı Duruşu Ve Vizyonuyla Da Takdir Toplayan Anadolu Rock, Türk Halk Müziği Ve Özgün Müziğin Kült İsmi.  Türkiye’nin Ulusal Gururu, Sayın Edip AKBAYRAM.

  

“Kadife Sesi Ve Hit Şarkılarıyla Anadolu Rock, Türk Halk Müziği Ve Özgün Müziğin Kült İsmi. Fantastik Tarzı, Şık Giyimi, Sürekli Kendini Yenileyen Görünümü Ve Değişime Açık Tavrıyla Sahneler İçin Yaratılmış, Hakikaten Sahneleri Duruşuyla, Koreografi Kabiliyeti Ve Beden Dilini Müthiş Kullanmasıyla Dolduran Batı Şarkıcılarımızdan biri, Sadece Müzikte Değil Moda, Edebiyat Ve Felsefe Dünyasında Hayranlarını Sürükleyen Yılların Eskitemediği Bir İkon. Türkiye’nin Ulusal Gururu Ve Müthiş Fenerbahçeli”

İŞTE SAYIN EDİP AKBAYRAM.

 

Değerli sanatçımız Sayın Edip AKBAYRAM Beyin biyografisine geçmeden önce memleketi olan, Güneydoğu Anadolu Bölgesi ile Akdeniz Bölgesi arasında bulunan, pek çok kişilerce "Güneydoğu’nun Paris’i" diye adlandırılan, damak tadına has, lezzetli ve zengin mutfağıyla bilinen, tarihi güzellikleri ve stratejik konumuyla Gaziantep ilimizi out-line olarak bir hatırlayalım.

İnce güzellikler ülkesi olan Türkiye’mizin, Güneydoğu Anadolu Bölgesi ile Akdeniz Bölgesi arasında yer alan Gaziantep kenti, bölgenin en karakteristik özelliklerini taşımaktadır. Ünlü seyyah Evliya Çelebi; bu güzel ve büyüleyici kentimiz için "Dünya yüzünden geniş bir ili, göz alıcı büyük yapıları her yerden aranan eşyası, birçok mezraları, bolluk ve verimliliği, bitimsiz yiyecek ve içecek pınarları ve ırmaklarıyla burası 'Şehr-i Ayıntab-ı Cihan'dır" der.

Şehri Etimolojik olarak incelediğimizde;

Buram, buram tarih kokan, geçen zaman süreciyle çok ve önemli badireler atlatan Gaziantep'in yakınlarında bulunan Dülük (Dolikhe ya da Doliche) bu yöredeki en eski kenttir. Arkeolojik kazılarından bu kentte Paleolitik dönemden beri insanların yaşadığı bilinmektedir. Ancak, Dülük erken Tunç Çağı'ndan sonra sürekli yerleşim yeri hâline gelebilmiştir. Bu kent, İpek Yolu üzerinde bulunduğu için çok gelişmiştir. İlk kurulduğunda Babil yönetimi altında kalır ve M.Ö. 1700'lü yıllarda Hititler'in eline geçer. Hititler’den sonra Mısır yönetimine geçen kent, M.Ö. 700-M.S. 546 arasında ise kronolojik sırayla Medler, Asurlular ve Persler tarafından yönetilir. İ.Ö. 6. Yüzyılda ise bu büyüleyici kent sırasıyla; Makedonya, Selevkos ve Komagene uygarlıklarının yönetiminde bulunur. Daha sonra Romalılar, Dülük yakınlarına “Antiochia ad Taurum adında yeni bir kent kurar. Bu kent İsa'nın havarilerinden Yuhanna'nın Hıristiyanlığı yaymak için seçtiği merkezlerden biri olmuştur. Kent, M.S. 395 yılında Bizans İmparatorluğu'nun eline geçer. M.S. 636 yılında halife Ömer bin Hattab, İslamiyet'i yaymak için Ayıntap ve Hatay yöresini Bizanslıların elinden alır. Bu şekilde Ayıntap halkı İslamiyet'i kabul eder. Bu arada Dülük, hızla eski önemini yitirmektedir. 1071 yılında Alp Arslan'ın Malazgirt Savaşı'ndaki zaferinden sonra Selçuklu yönetimine geçer. Bir dönem Eyyübilerin elinde kalan kent, 1270 yılında Moğolların Ayıntap'a saldırmasıyla, 1389 yılında Dulkadiroğulları'nın ve 1471 yılında Memluk Devleti'nin egemenliğine geçmiştir. 1516 yılında Yavuz Sultan Selim'in Mercidabık Muharebesi'ndeki zaferinden sonra Ayıntap, Osmanlı yönetimine geçer. Osmanlılar döneminde kente çok sayıda cami, medrese, han ve hamamlar inşa edilmiştir. 1516–1596 yılları arasında kent, üretim, ticaret ve el sanatları yönünden de çok gelişmiştir. I. Dünya Savaşı'ndan sonra Mondros Antlaşması'yla Osmanlı devleti parçalanır. 17 Aralık 1918 yılında Antep, Birleşik Krallığa bırakılır. 5 Kasım 1919'da ise Fransa sömürgesine geçer. Ancak Antep halkı, 1920 yılında, Fransız birliklerinin Antep'e yerleşmesi üzerine direnişe başlar. 1920 yılının Ocak ayında Karayılan komutasındaki çeteler, Fransızların bir süvari birliğini pusuya düşürür. Şahin Bey, 200 kişilik milis gücüyle 1920 yılının Mart ayına kadar Antep'teki Fransız askerlerine karşı savaşır. Antep halkı, 9 Şubat 1921'de teslim olur. Savaş tam 10 ay sürer. 25 Aralık 1921'de Ankara Anlaşması gereğince Fransız birlikleri şehri boşaltır ve Gaziantep, o günden bugüne T.C. Devletinin çok naif ve narin bir ili olur.

Günümüzdeki Gaziantep ise, kuzeyde ve kuzeybatıda Kahramanmaraş, kuzeydoğuda Yavuzeli, doğuda Nizip, güneydoğuda Oğuzeli, güneyde Kilis, güneybatıda Nurdağı ve batıda İslâhiye ile çevrilidir. Gaziantep'te çok sayıda pınar bulunmasına karşın hiç doğal göl yoktur. Bu yüzden şehrin birçok yerine yapay göller ve barajlar inşa edilmiştir. Şehir, Gaziantep Platosu üzerine kurulmuştur. İl merkezinin yakınında hiç doğal orman bulunmaz. Bu yüzden il çevresinde kızılçam ağaçlarından oluşan Dülükbaba ve Burç Ormanlıkları gibi yapay ormanlar oluşturulmuştur. Konumu sebebiyle Gaziantep'te Akdeniz iklimi ve Karasal iklimin bir karışımı görülmektedir. Hava özellikle Haziran, Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarında çok sıcaktır. Aralık, Ocak ve Şubat aylarında ise çok soğuktur. Haziran-Eylül arasında Gaziantep, en az yağışı alır. En çok yağışı ise Aralık-Şubat arasında alır. Mevsim değişirken gündüz ve gece arasında çok büyük bir sıcaklık farkı vardır. Denize kıyısı olmaması sebebiyle kentte nem oranı çok düşüktür. Bu yüzden hava çok sert değildir. Güneydoğuda şehir olarak en fazla nüfusu barındıran, Sanayi ve gelişmişlik bakımından ise birinci sıradadır. Popüler kültürümüzde ise Gaziantep ilimiz, El Sanatları, Gaziantep Mutfağı, Antep Lehçesi, Tarihi yerleri ve Müzeleri, Parkaları ve Bahçeleri, Türküleri ve Halk oyunları, meşhur futbol takımı Gaziantepspor ve şüphesiz güler yüzlü ve misafirperver sıcakkanlı insanlarıyla çok önemli bir konuma sahiptir.     

Gaziantep’in tarihi güzelliklerini görmek, zengin mutfağından lezzetler tatmak ciddi zaman alıyor ama Tarih ve Kültüre düşkün olanlar için tavsiyem, bu muhteşem şehri gidip görmeleridir. Biraz hızlı da olsa, kentte birbiri ardına açılan müzeleri bir günde gezilebilir. Gaziantep Arkeoloji Müzesindeki, Zeugma Antik Kenti’nden çıkarılan ve arkeoloji çevrelerinin "Şaheser" diye tanımladığı mozaikleri, Mars Heykeli’ni ve dünyada bir eşi daha olmayan kil baskı mühür koleksiyonunu görmek gerekir. Ayrıca, kente gelenler, Gaziantep Kalesi’nin tarih kokan dehlizleri kullanılarak açılan Panorama Müzesinde Gaziantep’in kurtuluş destanını ayrıntılarıyla öğrenebilir, Gaziantep Mutfağı Müzesinde ise, beğeniyle tüketilen yemekleri tanımakla kalmaz, bu yemeklerin nasıl hazırlandığını görüntü ve fotoğraflar aracılığıyla izleyebilirler. Diyor ve geçiyorum uluslararası kültür elçimiz, rekor sayıda uluslar arası ödüller alıp, dünya genelinde milyonların sevgilisi, Türkiye’nin ulusal gururu olan, Dünya Sanatçımız Sayın Edip AKBAYRAM beyefendiye.

Onu değil Türkiye, tüm dünya biliyor. Ancak biz yinede, hayatı, sanat yaşamı ve Türk Müziğine yapmış olduğu katma değerleri, çıkarmış olduğu albümleri, T.C. sınırları içinde ve Yurtdışında verdiği konserleri, ulusal ve uluslararası arenalarda aldığı ödülleri, içeren muhteşem biyografisini siz değerli Fenerbahçeli taraftarlarımıza yeniden bir hatırlatalım istedik.

II. Dünya Savaşı yıllarında dünyaya gelmiş 68 kuşağı müzisyenleri, yani 60'lı ve 70'li yılların en ünlüleri İngiltere ve Amerika'dan çıkarak dünya müzik piyasasını kasıp kavururken, Türkiye’de gelişen bu akımlardan nasibini alır.Yurtdışında ilk dönemlerde “Beatles” daha sonraları “Rolling Stones” “Led Zeppelin” “Yes” “King Crimson” “Pink Floyd” ve bu listenin uzayıp gidebileceği daha bir dolu gruplar Rock Müziğinin en başta gelen temsilcilerinden olurlar. Bu grupların patlamasından sonra 1967 ve 1968 yıllarında, Türkiye'de de başta Barış Manço, olmak üzere Cem Karaca, Erkin Koray ve Moğollar gibi birçok grup ve sanatçılar kendilerini yurt çapında üne kavuşturacak ilk 45'liklerini çıkarırlarken, değerli sanatçımız Sayın Edip Akbayram’ın öncülük etmesiyle bir akım olan “Anadolu Rock”ın temelleri de yine aynı yıllarda atılır. Türkiye ise bu akımı çok sevmiş ve ona gerçekten ısınmıştır. Değerli sanatçımız Sayın Edip Akbayram Bey, yurtdışındaki bu akımları oldukça yakından takip eder ve ülkemiz müziğinin aslında çok köklü bir geçmişe sahip olduğu ve de en önemlisi altmışlı yılların ikinci yarısında temelleri Amerika Birleşik Devletleri'nde atılmış olan Psychedelic Rock” akımının aslında kendi Türk Halk Müziğimizin özünde bulunduğunun farkına varır. Kendi kültürümüz içinde doğmuş ve yaşayan bir ikon olan Sayın Akbayram için bu akım büyük bir avantajdır. O nedenle değerli sanatçımız, bu olguyu çok iyi değerlendirerek hem batıdaki dünyayı sallamış grupların çalışmalarından, hem de kendi ülkemizin yerel müziğinden yararlanarak çok sağlam doğu ve batı sentezlerini yaratarak “Anadolu Rock” müziğini ortaya çıkartır ve yaygınlaşmasında önemli rol oynayarak “Kült” bir isim olur. Bu büyük hamleyle birlikte değerli sanatçımız ayrıca, siyasi ve toplumsal içerikli lirik yapısı ile muhalif bir görüşü dile getiren, yerelden evrensele kadar uzanabilecek bir bakış açısına sahip olan, marş türevi katı ritim yapısının aksine ağıt tınıları içeren sanatsal kompozisyon özelliğine atıf yapan bir mizacın betimlemesini yani “Özgün Müziği” ve 1970'li yıllardan sonraki dönemde eski yöresel halk müzik kalıpları örnek alınarak oluşturulmuş, sözü ve bestesi belli olan “Modern Türk Halk Müziğini” Türk halkına sevdiren marka bir isim haline gelir.

Sanat yaşamı boyunca çok sayıda hit albümler çıkartan, müthiş satış rekorları kıran, sayısız konserler veren, yerli ve yabancı çeşitli organizasyonlarda 250’nin üstünde “Premier Ödüller” alan ve hiçbir zaman müzik ve sanatını paraya tercih etmeyen, zaman, zaman büyük haksızlıklara maruz kalan, özellikle 12 Eylül darbesiyle 80’li yıllarda ülkenin tek kanalı olan TRT’de bestelerinin ve şarkılarının yayınlanmasına yasak getirilen, cuntacı baskı yüzünden hiçbir yerde iş bulamayarak uzun dönem işsiz kalan ve ciddi geçim sıkıntısı çekip zor günler yaşayan, öyle ki değerli eşi Sayın Ayten hanımın mücevherlerini satarak ailece yaşam mücadelelerini sürdüren, tüm bunlara rağmen sivri ve ucuz kahramanlıklardan uzak durarak sanatından, müzik çizgisinden ve şahsiyetinden asla ödün vermeyerek yaşam ve sanat adına müthiş derecede ayakta kalma direnci göstererek olağan dışı mücadeleler eden, Toplumcu müzik yaparak eserlerinde geniş halk kitlelerinin yaşamı, sorunlarına eğilen, bir tarafta diktatörlük baskısına olanca gücüyle dayanan, diğer tarafta Arabesk Müziğin altın çağını yaşadığı dönemlerde, Arabesk müzik okuması ve tarzını değiştirmesi için adeta altın tepside sunulan milyon dolarları yoksulluğuna rağmen geri çeviren, sadece onuru, şerefi, inançları, düşünceleri ve politikalarından asla taviz vermeden, müzik tekniğinden yararlanarak, sorunlu, yoksul, geniş halk kitlelerine ulaşmak ve onlara daha çağdaş eserler yapmak için yaşam boyu çalışan, bu tarzıyla da milyonların sevgilisi olan, son derece sempatik, zeki, karizmatik, güler yüzlü hoş ve espritüel, kendine özgü müthiş korteks kullanımı, stratejist özelliği, mert ve delikanlı duruşu aynı zamanda ölümüne Fenerbahçe sevgisi dolu mangal gibi yüreğiyle Türk müziğinin yaşayan efsanesi, Anadolu Rock, Türk Halk Müziği ve Özgün Müziğin Kült İsmi, Nazım Hikmet şiirlerini ilk seslendiren ve yaşadığı toplumun “Melodik Dili” olarak sevilen, ülkemizin ulusal gururu ve Dünya Sanatçımız hani derler ya “Adam gibi Adam” olan Sayın Edip AKBAYRAM beyefendiyi siz değerli taraftarlarımız için bu ayın VIP KONUĞU’nda ağırladık.

Değerli sanatçımızın o muhteşem biyografisine şöyle bir göz attığımızda;

Sayın Edip AKBAYRAM beyefendi; 29 Aralık 1950'de Gaziantep’e doğar. Henüz dokuz aylıkken çocuk felcine yakalanır. Bu kötü hastalığın pençesinde çocukluğunu geçiren Sayın Edip Akbayram'ın müziğe tutkusu çocukluk yıllarında başlar. Şarkı söylemeye öylesine heveslidir ki; "Haftalığından biriktirdiği paralarla ünlü pop şarkıcılarının konserlerine gider, eve döndüğünde aynanın karşısında onların taklitlerini yapar." Gençliğe doğru adım attığı yıllarında bir orkestra kurarak amatör olarak evlerinin yakınındaki bir düğün salonunda çalışır. Böylece müzik adına ilk profesyonel çalışması bu şekilde olur.

Lise çağlarında arkadaşlarıyla birlikte kurdukları orkestrada Pir Sultan ve Karacaoğlan'ın deyişleri üzerine besteler yapar ve sesli olarak yorumlar. Bu eserler etraftaki yakın çevreden büyük ilgi görür. Sayın sanatçımız bu ilgilerden cesaretlenerek ilk plağını ise daha lise yıllarında yapar. "Kendim Ettim Kendim Buldum” adlı ilk plağını çıkardığı grubun adı Siyah Örümceklerdir. Plakta zaten "Siyah Örümcekler-Gaziantep Orkestrası" ve "Edip Akbayram ve Siyah Örümcekler" başlıkları altında iki farklı baskıyla çıkar. Gaziantep'ten sonra Adana, değerli sanatçımızın ikinci adresi olur. Adana, Akbayram'ın kurduğu orkestrayla ilk sahneye çıktığı kenttir. Burada "Beyaz Saray" adlı bir gazinoda çalışmaya başlar.

Sonrasında Sayın Akbayram’ın liseyi bitirip İstanbul'a gittiği yıl 1968'dir. Takvim yaprakları 1971'yılını gösterirken “Altın Mikrofon Yarışması”'na katılarak;  Âşık Veysel'in bir şiirinden esinlenip gerçekleştirdiği ilk bestesi olan "Kükredi Çimenler" ile birinci olur. 1974'te Dostlar Orkestrası'nı kurar ve Anadolu pop müziğinin önde gelen isimlerinden biri olur. Daha sonra “Kara Kuzu”, “Deniz Üstü Köpürür” “Garip” ve “Dumanlı Dumanlı Oy Bizim eller” adlı 45'liklerle müthiş satış rekorları kırar, çok sayıda ödüller alarak ülke gündemine oturur ve ünü yurt çapında duyulur. 1975 yılında “Kolum Nerden Aldın Sen Bu Zinciri - Gam Üstüne Gam Yapılır”, 1976 yılında “Mehmet Emmi - Affetmem Seni”, 1977 yılında “Zalim Zalim - Kahpe Felek -  Aldırma Gönül", 1978 yılında “Analara Kıymayın Efendiler Adiloş Bebe”, 1979 yılında "Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz - Gidenlerin Türküsü" 1981 yılında “Bugün Bizde Bayram Var - Bu Yıl Benim Yeşil Bağım Kurudu”, adlı parçalarıyla yeniden satış rekorları kıran ve altın plaklar kazanan sanatçının çeşitli yerli ve yabancı organizasyonlar tarafından verilen 250 kadar ödülü mevcuttur.

Edip Akbayram, zirveye çıksa da müziği paraya tercih etmediği için hayatın maddi sıkıntılarını bazı dönemlerde yaşar. Özellikle 80’li yılların Türkiye’sinde arabeskin altın çağını yaşadığı dönemde, değerli sanatçıya tarzını değiştirerek arabesk okuması için milyon dolarlar teklif edilir. Ancak o, müzikteki çizgisinden asla ödün vermez ve bu milyon dolarlık teklifleri elinin tersiyle iterek reddeder. 1980'li yıllar Edip Akbayram ve benzeri müzik yapan sanatçılar için gerçekten zor yıllardır. Ülkede yaşanan 12 Eylül darbesi sonucu cunta rejiminin peş, peşe koyduğu yasaklar nedeniyle değerli sanatçımız para ve prestij olarak zor günler geçirir. Çünkü bu yıllarda cunta baskısından çekinen ve korkan sektördeki kurumlardan hiç birisi sanatçıyla çalışmaz, çalışamaz. Bununla da kalınmaz o yıllarda ülkenin tek kanalı olan TRT’de değerli sanatçımızın besteleri ve şarkılarının yayınlanmasına yasak getirilir. Adeta duyar gibiyim, “Terbiyesizlik, Haksızlık, Hukuksuz da ancak bu kadar olur diyorsunuz” galiba… 1980'den 1984 yılına kadar, koskoca dört yıl işsiz kalır. Geçen süreç değerli sanatçımız ve saygıdeğer ailesi için gerçekten zor ve sancılı yıllar olur. Hatta öyle zaman olur ki, eşi Sayın Ayten hanımefendinin bileziklerini ve alyanslarını satarak geçimlerini sağlamaya çalışırlar.

1981–1988 yılları arasında bestelerinin TRT'de yasaklanmasından sonra 1990'ların ortasından itibaren, yüce Allah değerli sanatçımıza yeniden güç verip, onu korur, kollar ve yüceltir. Sayın Akbayram “Türküler Yanmaz” albümüyle yeniden müthiş bir çıkış yapar. Yine LP/Kaset ve CD satış rekorları patlar. Milyonlarca hayranlarının sevgi selleri tekrar değerli sanatçımızla buluşur ve o fantastik popülarite bir kez daha çıkışa geçer. Bunlar olurken Sayın Akbayram kendine özgü o klasik tarzı ve çizgisinden asla ödün vermeden yolunda yürümeye devam eder. Ayrıca değerli sanatçımız Akbayram; “Sayın Can Yücel, Oktay Rıfat, Ahmed Arif ve Vedat Türkali'nin eserlerini bestelediği harika şarkılardan oluşan bu albümünü Sivas Katliamı'nda yaşamını yitirenlere ithaf etmiştir. 40 yıllık sanat yaşamının 28. albümünü Prestij Müzik'ten, 1998 yılında çıkartan sanatçı, yılların birikimini yansıtan bu çalışmasında, geçmişte hit olmuş parçalarını "Dün ve Bugün" adlı albümünde toplamıştır. İlave olarak; Sayın Edip Akbayram'ın farklı, farklı sanatçı dostları tarafından seslendirilmiş olan şarkılarını içeren sözlerinde ve müziklerinde; İlhan Şeşen'den Özer Şenay'a, Enver Karagöz'den Mehmet Koç'a, Zülfü Livaneli'den Aşık Mahzuni Şerif'e, Adnan Ergil'den Ahmed Arif'e, Fikret Kızılok'tan Sarper Özsan'a kadar çok sayıda şarkı sözü yazarı, şair ve müzisyenlerin imzalarının bulunduğu stüdyo albümü olarak çıkan, aşka ve özgürlüğe özlem duyan hayranları için gayet zarif ve naif slow parçalar içerikli “Söyleyemediklerim” müzik severlerin beğenisine sunan değerli sanatçımız Sayın Edip Akbayram, şimdilerde yedi yıllık bir aradan sonra kelimenin tam anlamıyla hayran kitlesine “Arşivlik” bir eser daha yarattı. 2012 yılının yeni ve en son albümü olan “Mayıs” Seyhan Müzik etiketiyle Edip Akbayram sevenlerine merhaba dedi. Bu muhteşem albümün satışları hızla yukarı doğru yön kırarken değerli sanatçımızda albüm hakkında; “Albümün adının Mayıs olmasının nedeni insanların gönlünün deli olmasından geliyor. Kırk yıllık bir sanat hayatım var. Kırk yıl içinde otuz sekiz albüm yaptım. Konserler beni çok yorduğu için yedi yıl ara vermek zorunda kaldım. Bu albümün repertuarını bir buçuk yılda tamamladım. Albümde duygusal şarkılar da çok. Bu albüm Edip Akbayram seven herkesin arşivinde bulunması gereken bir albüm oldu.
Başarı için işe odaklanmanın şart olduğunu belirten sanatçı, “Bu ülkede herkes her şeyi yapmanın peşinde. Bakıyorum da birçok şarkıcı sinema ve dizi oyunculuğu yapıyor. Zaten sinema ve dizi oyuncusu olan birçok arkadaş da şarkıcı olmaya çalışıyor. Zamanında bana da birçok film teklifi geldi ama ben şarkıcı olduğum için o gelen tekliflerin hiçbirini kabul etmedim, kendi işime odaklandım. Bence herkes bildiği işi yapmalı” diye çok yerinde ve etkileyici bir mesajı yollayarak, o klasik tipik ve karakteristik hedefini müzikteki yozlaşmaya karşı verdiği mücadeleyi sonuna kadar sürdüreceğini bir kez daha müzik ve sanat kamuoyuna kanıtlıyor.

Değerli sanatçımız, kalıcı eserler yapmak adına başta Sayın Fikret Kızılok ve merhum Cem Karaca'nın Anadolu ezgilerini pop çizgisinde yorumlamayı örnek alarak sanat adına renk ve çizgi konseptlerini tamamen bir Edip Akbayram tarzı olarak geliştirmiştir. Toplumcu müzik yaparak eserlerinde geniş halk kitlelerinin yaşamı, sorunlarını konu etmiş, ancak sivri, ucuz kahramanlıklardan da uzak durmaya büyük özen göstermiştir. Tamamen kendi inançları, düşünceleri ve politikaları doğrultusunda taviz vermeden, müzik tekniğinden yararlanarak, sorunlu, yoksul, geniş halk kitlelerine ulaşarak daha çağdaş eserler yapmayı başarmıştır. 1979 yılında Ayten Hanım ile evlenen ve bu evliliğinden Türkü ve Ozan adlarında bir kız ve erkek evlada sahip olan değerli sanatçımız, evine bağlı ve son derece düzgün hayatı olan, sempatik, zeki, karizmatik, güler yüzlü hoş ve espritüel, aynı zamanda sevgi dolu yüreği, beyefendi ve kibar kişiliğiyle rahat ve kendisiyle barışık, kompleksleri ve takıntıları olmayan çok özel bir kimliktir.

İlave olarak; Sayın Edip AKBAYRAM’ın olağanüstülüğü yalnızca müzik dünyasıyla sınırlı kalmıyor. Felsefe’den Edebiyat’a, Sosyal bilimlerden tüm sanatlara, eşsiz bilgi ve kültür birikimi, yüzlerce orkestra eserlerini içeren geniş repertuarı belleğinde taşıması, yalnız ve yalnız kendisiyle yarışması, bağımsızlığı ve özgürlüğü onu olağanüstü kılıyor. Öncü, lider, yol gösterici ve planlayıcı tarzıyla gerçekten güçlü bir kişiliğe sahip, müthiş ulusalcı ve sıkı bir “ATATÜRK” hayranı olan, “ATATÜRK’ÜN DEVRİMLERİYLE” büyük onur ve gurur duyan Sayın Edip AKBAYRAM beyefendinin yeri kelimenin tam anlamıyla kaptan köşkü. Başkalarına boyun eğmek onun için yabancı bir kavram. Son derece yaratıcı ve yetenekli, düşüncelerini bir an evvel yaşama geçirmek ve gerçekleştirmek için gerekli olan mücadeleci ruh onda kusursuz olarak mevcut. Yükselme hırsı ise onda yaşam tarzı. Mesleğine karşı hevesli ve enerjik olması, yeni fikir ve kavramlarla her konuda yeni akımlar getirebilme yeteneği, adeta doğuştan liderlik özelliği, güçlü karizması ve ışıltılı karakteriyle insanları kendilerine çekebilen, yüksek ideali, geniş görüş açısı, tutkusu ve iddiaları, ilham verici ve etkileyici özelliğiyle, çağdaş Türkiye sanatının yükselmesi için büyük titizlikle sürdürdüğü çalışmalarından ve elde ettiği uluslar arası başarılarından dolayı; Fenerbahçe Dergisi olarak Sayın Edip AKBAYRAM beyefendiyi kutluyor, röportaj teklifimizi kabul ettiği için sayın şahsına teşekkürlerimizi iletiyor ve söyleşimize start veriyoruz.    

      

SORU: Sayın Edip Bey; Müzik sektörünün bir duayeni olarak sizden öncelikle müziğin tanımını rica edelim, İlave olarak müziği evrensel bir sanat yapan ana tema nedir? Dünya’da ve ülkemizdeki konumunu kıyaslayabilir misiniz?

 

YANIT: Özet bir tanımla; Müzik sanat dallarının en kapsamlı bölümüdür. Biraz açarsak; Müzik; sanatçının ürettiği, ürettiğini ise yaşadığı toplumla paylaştığı sanatın en güzel ve en keyifli branşlarından birisidir. İlave olarak toplumsal konuda topluma müzikal anlamda insan beynine en çabuk giden bir kavramdır da diyebiliriz. Nasıl ki insan çok sevdiği bir kitabı beynine kazıyorsa müzikte insanlar arasında iletişim olarak insan beynine en yakın giden ve insanı olumlu olumsuz yönde etkileyen en büyük sanat dallarından birisidir. Sonuçta dünyanın her yerinde sanatın bütün dallarına baktığınız zaman evrensel bazda en başta gelen obje müziktir. Çünkü yüzyıllardır, dünyadaki gelişmeler incelendiğinde müzik bütün toplumlara öncelikle yön veren bir sanat dalı olmuştur. Müziğin bu konumu dünyada da, ülkemizde de aynıdır.

 

SORU: İnsan ve kültür ilişkisini insanın yaşadığı, işlediği ve kullandığı her şeyi kültürün bir parçası olarak yorumladığımızda, sizce müziğin insan yaşamındaki yeri ve kültürün bir parçası olmasında ki önemi nedir?

 

YANIT: Ülkemizde müzik sanatına bakış açısı son dönemlerde çok olumsuzlaştı ama müzik, dünyanın her yerinde her ülkenin, bireysel, toplumsal, kültürel, eğitsel ve ekonomik olarak büyük özenle desteklediği bir sanattır. Çünkü müzik olgusu ülkeler genelinde özellikle de ekonomik açıdan değerlendirildiği vakit o ülkenin bütçesine en çok getiri sağlayan endüstriyel bir sektördür. Örnek olarak günümüzde müzik sektörünün tepe ülkelerinden İngiltere’yi ele alalım. İngiltere’de dünyanın tanınmış sanatçıları, dünya çapında albümlerini patlattıkları zaman ülkelerinin maliyesine ciddi finansal getiriler sağlamaktadır. Paranın ise sıfırlarla ölçülmesi imkansızdır. İkinci sorunuz için, Müzik bir kültür öğesi olarak, içinde oluşup biçimlendiği kültürün (yaşama biçiminin) özelliklerini taşır. Hem bireysel hem de toplumsal kültürü ve kültürel özellikleri oluşturur, geliştirir, çeşitlendirir, zenginleştirir. Ayrıca kültürel unsurların paylaşılması, korunması ve kuşaktan kuşağa aktarılmasında önemli rol oynar. Müzik kültürü kendi içinde çok türlülüğü ve zengin çeşitliliği olan bir yapıya sahiptir özetle müzik, manevi ve maddesel boyutuyla, ekonomik ve sosyal açıdan çok geniş yelpazeli bir disiplin rolünü oynayarak, yerel ve evrensel olarak önemi büyüktür.

SORU: Müziği detaylı irdelediğimizde, sizce müzik toplum tarafından bilimsel olgu olarak görülebiliyor mu? ya da toplumun bakış açısından, müzik yalnızca düzenli sesler, eğlence, ritüel vb. olayların aracı olarak mı betimleniyor?

YANIT: Bilimsel anlamda müziğe baktığınız zaman müzik bir kültürdür. Müzik edebiyatın içerisinde olsun güzel sanatların içerisinde olsun bütün dalların önünde insan kültürüne katkıda bulunacak en büyük kavramlardan bir tanesidir. Ama olumlu icra edilip dinlendiği zaman. Aksi durumda çok radikal, çok karamsar ve çok kötü yapılan bir müzik insana sunulduğu zaman bireyde psikolojik olarak sarsıntı yaratır. Ama çok güzel bir müzik esri dinlediği zaman bireyin en umutsuz anında bile o karamsarlığı ruhundan uzaklaştırır, ona umut verir, direnç verir. Yani kısacası iyi müzik güzel sözlerle entegre olmuş bir eser olarak dinlendiğinde bireyin yaşamı pozitif bir fotoğrafın içerisine girer. Ama kötü müzik dinlenirse içinde bulunulan o hüzün çok daha da artar ve kişiyi çok daha bunalım derecesine götürecek kadar zararları da olabilir. Çünkü müzik dinlendiğinde kültürün her olgusunu insana sunan kavramdır. Dünyanın her yerinde müzik sanatının en büyük işlevi de toplum içindir. Bu realitenin tersi icralarda dünyanın en güzel ve bülbül sesli sanatçıları da olsa, en iyi otisti ve en iyi ensümanistleri de olsa, iyi besteler yapılsa en iyi sözler yazılsa dahi üretilen eserler toplumsal anlamda kültürel bir literatüre sokulamaz. Dolayısıyla, müziğin niteliklisi ve niceliklisi yapıldığı ve dinlediğiniz zaman güzel bir kültürel eser profili ortaya çıkar. O nedenle toplumun bu kriterleri dikkate almasında yarar olacağı kanısındayım.     

 

SORU: Evrensel boyutta bir kalıcı eser yaratmak için, söz yazarı, besteci ve yorumcuların sanatsal emeğine katma değer sunabilecek tamamlayıcı müzik enstrümanları ve stüdyo donanımları nasıl olmalıdır? Bu olgu Türkiye’de nasıl gerçekleşiyor? Ve Mayıs Albümü nasıl bir ortamda çıkartıldı?

 

YANIT: Şimdi bizler tabi, 30 yıl, 40 yıl önceki müzikal çalışmalarımızda çok eksikler ve zorluklar çektik. O zamanlar biliyorsunuz yurt dışından müzik aleti ve donanım gereksinimlerinin getirilmesi imkânsızdı. Çünkü kapılar kapalı, gümrükler kapalıydı. Ama günümüzde dünyanın her yerinde gelişen teknoloji ülkemizde artık var. Kendi dönemimizde biz bu olanaklardan yararlanamıyorduk. Ama 10 sene sonra,  geçtiğimiz 10 yıl içerisinde bu engeller kalktığı için bugün Türkiye dünyadaki gelişen bütün müzik teknolojilerini içinde barındıran güzel bir ülke oldu. Yani İngiltere’de dünyanın en ünlü şarkıcısının girdiği en modern stüdyo, bugün İstanbul’da, Türkiye’de var. O nedenle sektörde sorunda kalmadı. Mayıs albümünü dünyanın her yerinde olan en büyük stüdyoları gibi Türkiye’deki en büyük stüdyoda gerçekleştirdim. Kayıt kanalları sayısı sınırsız. İnternetin getirdiği bir takım kolaylıklarla her türlü evrensel ve modern çağdaki kayıtlar, dijital sistemler, hepsinden çok güzel şekilde faydalanarak, akustik bir albümü meydana getirdik. Burada tekrar vurguluyorum; bu albümdeki bütün kullanılan her şey akustik. Kemanından tutun, bütün sazlarına kadar her şeyi ile akustik çalınmış, sıcak bir albüm oldu. Yani teknolojinin getirdiği dünyadaki bütün yenilikler, artık Türkiye’de de var. Ve bizde bu albümde “high-tech”in tüm olanaklarını kullandık.

SORU: Ulusal kültürümüzden yola çıkarak evrensel sanata ulaşmak ve katkıda bulunmak için gerçek sanatçının hedefi ya da hedefleri ne olmalıdır?

YANIT: Sorunun başında da söylediğiniz gibi zaten her sanatçının tek amacı, ulusallıktan evrenselliğe geçmektir. Ben hep yıllarca ulusallıktan evrenselliğe geçmek istedim. Yani ülkemi müzikal anlamda, müzikal kariyerimle, yurt dışında festivallerle ödüller alarak temsil edip, ülkeme katkıda bulunmak istedim ama benim dönemimde tabii benim yasaklı olmam, önümde engellerin barikatların olması bunu engelledi. Ama bugünün gençleri, yani imkân verilirse bende kendimi genç hissediyorum ve her zaman o görevi almaya hazırım. Ulusallıktan evrenselliğe kapılar artık açık ama biraz çalışırlarsa o evrenselliği bugünün gençleri yakalayabilir. Örneğin yakalamak üzere olan bir Tarkan var. Bunları yadsıyamayız.

 

SORU: Bir eserin kalıcı olması için ne tür bir tarz gereklidir? Veya bir başka ifadeyle örneğin; Sizin yıllar öncede olsa, güncelde olsa yazıp bestelediğiniz ve o kadife sesinizle yorumladığınız eserleriniz daha dün gibi tazeliyor ve her yerde hem de hit bir trend kapsamında zevkle dinliyoruz. Söz konusu eserlerinizin bu kadar kalıcı olmasındaki nüans nedir?

 

YANIT: Çok güzel bir soru. Dünyanın her yerinde bu bir gerçektir, o gerçekte şudur; siz çok güzel bir bestecisinizdir, çok güzel bir beste yapmışsınızdır, o güzel bestenizin içine ben söz yazarım. Fakat o sözler o kadar çirkindir ki, o çirkin sözler o uyumsuz sözler, sizin o dünyanın en güzel bestenizi de alıp götürür. Bir başka ifadeyle; ben dünyanın en güzel sözlerini yazarım, o sözler o kadar güzeldir ki ama siz, o kadar kötü bir beste yaparsınız benim o güzel sözlerimi bir anda silip götürürsünüz. Dünyada başarılı olmuş, klasikler derecesindeki bütün parçalara bakın söz ve müziğin birlikteliği birbiri içerisinde ahenk ve uyum sağlamışsa o beste kendi ulusal ve evrensel sınırlar içerisinde büyük kitlelere ulaşmıştır. Önemli olan bir yapıtta söz ve müzik birlikteliğinin artı kompozitörün çağdaş bir şekilde o besteyi nitelikli olarak aranje etmesidir. İşte nüans unsuru da budur.

SORU: Son zamanlarda formel müzik yapılanmasından çok farklı melodik dokunun geleneksel yapısından uzak, eser yaratımında aynı makam ve dizeler üzerinde ısrar edilen,  ritmik yapı ve melodik varyantların kullanımındaki bilinçsizlik, yabancı ve yerli figürlerin sentezindeki uyumsuzluk, farklı tınılar, akordu birbirine uymayan enstrümanların bir arada kullanılması, sesler, perdeler, aralıklar, seslerin yan yana dizilmesi, genişlemeler, süslemeler, seyirde yer alan başlangıç, duraklama ve bitiş noktalarının değişiklik adına keyfi bir şekilde kullanılması, her değişimin bir gelişme olmadığı bilincinin müzik uygulayıcılarında bulunmaması ve eser kopyacılığı gibi çok ciddi melodik kirlenme içerikli akademik olarak tanımlanamayan, ancak sosyal medya ve kitle iletişim araçları hatta CD ve kasetlerle gündem yaratan tuhaf, tuhaf müzikler türedi. İlave olarak belirli bir akademik müzik eğitimi almayan, ses uyumu olmayan, sözüm onlara bir de öylesine yorumcular çıktı ki, önüne gelen her türlü kelimeden her türlü argo sözlerden müstehcen olsun, argo olsun, Türkçesi yanlış olsun, ya da cümle tersinden söylensin hiç fark etmiyor dümdüz gidiyorlar. Acaba bu realiteler Türk toplumunun hoşuna mı gidiyor? Yoksa tersi olarak toplumu müziğe biraz ilgisiz mi bırakıyor? Ya da üçüncü seçenek “Ben Edip AKBAYRAM’ıda dinlerim, Ankaralı HACI’yıda dinlerim şeklinde karma bir müzik kültür jenerasyonu mu doğuyor?

YANIT: İyi iyidir, kötü de kötüdür. Fakat bizim ülkemizde her ne hikmetse bir müzik akımı iyi tuttuysa arkasından iyi taklitler çıkıyor. Kötü çıktıysa da kötü taklitleri çıkıyor. Fakat sonuçta hepsi popülist kültürün içerisine giriyor. Yani yanlış akordlar, şarkıcı olmayan ama kendisini şarkıcı olarak nitelendiren bir sürü isimler ortaya çıkıyor. Bunların düzenlemelerini yapan yanlış aranjörler zaten hep var. Ama sonuçta müzik ya da daha geniş kapsamlı söylersem sanat yanlışı kabul etmiyor. Yani bir yerde tıkıyor onu. Bir tane kötü albüm yapabilirsiniz, iki tane yapabilirsiniz ama üçüncüsünde size o kötü albüm yapma fırsatı verilmez ve kaybolup gidersiniz. O nedenle doğru tektir.  Sonuçta güzel müzik mektubun doğru adrese gitmesi demektir.

 

SORU: Bir toplumun sosyal yapısında meydana gelen erozyonun müziğe yansıması ve doğal olarak müzikte kirlenmenin sosyal kirlenme ile başlaması, toplumun aile yapısında, eğitim kurumlarında, hukuk anlayışında, dilini kullanmasında, manevi değerlerinde, düşünce yapısında, örf, adet ve geleneklerine bakış açısında meydana gelen yozlaşmaların müzik sanat anlayışında oluşan bu negatif çözülmelere önlem alınması bağlamında ve müziğimizin normal bir trende doğru yön kırması için, özelliklede müzikte yozlaşmaya karşı çıkan bir sanatçımız olarak sizce nasıl bir strateji izlenmelidir? 

 

YANIT: Bizim 1970’li yıllarda zaten sloganımız şuydu; “Kahrolsun Yoz Müzik”. Topluma vermiş olduğumuz mesaj buydu. Sanatçının en büyük işlevi topluma güzel şeyler sunmasıdır. Nitelikli ürünler, iyi albümler sunmasıdır. Ben müzikal anlamda söylüyorum. Fakat her ne hikmetse bizim ülkemizde müzikte hep bir kaos vardır. Birileri son on senedir kirli müzikle insanların kulaklarını ve gözlerini kirlettiler. Beynini kirlettiler. Bunlar yavaş, yavaş geçiyor gibi, ama daha süreç var. Baştan da söylediğimi gibi iyi iyidir, kötü kötüdür. Burada topluma, bireylerimize de çok önemli görevler düşüyor. Seçici olmaları çok önemli. İyi müzik dinlemeleri çok önemli. Bilinçli ve güzel kitap okumaları çok önemli. Ben şunu söylüyorum, son 10 senede Türkiye’de eğitim kalitesinin çok düşük olduğunu görüyorum. Doğal olarakta gazete, dergi, kitap vb gibi yazılı kaynakların okuma oranının çok düşük olduğunu görüyorum. Çünkü okuyan insan bilinçli insandır. Okuyan insan tercihini doğrudan yana yapar. Tercihini güzellikten yana yapar. Burada toplumuzun biraz daha sağduyulu, araştırıcı ve seçici olması lazım. Dinlediği müziğin kendisine neler katacağını düşünmesi gerekir. İzleyeceği bir tiyatronun kendisine neler kazandıracağını bilmesi gerekir. Gideceği sinemanın kendisinde ciddi güzel, izler bırakacak bir film olmasını tercih etmelidir. Bu seçicilikleri toplum olarak geniş boyutlara yayarsak sanıyorum sanat alanında ileriye bir adım daha atmış oluruz. Avrupa Birliği verilerine göre Türkiye’de eğitim ortalaması oranı altıncı sınıfa kadar. Bu da yürekler acısı demek. Bakıyorsunuz, kimse günde bir tane gazete bile okumuyor. Sanatçılara bakıyorsunuz toplumdan sanki biraz uzak kalıyorlar gibi. 10 tane sanatçıya şöyle bir sorun, ekmeğin fiyatını, asgari ücretin miktarını bilemeyecektir. Dünyayı hep kendi eksenlerinde dönüyor sanıyorlar ve dışarıdaki acımasız hayatı pek görmüyorlar ya da göremiyorlar. Onlar için hayat; gece konsere gitmek, sabaha kadar kulüplerde gezmek, öğlene kadar uyumak, öğleden sonra kuaföre gitmek formasyonunda günü yaşamaktan ibarettir.   Oysa sanatçı realiteleri görmek ve onları yaşamak zorundadır. Ülkesinde gelişen sanatsal, siyasal bir takım şeyleri takip etmek zorundadır. Dünyadaki gelişimleri takip etmek zorundadır. Bu sanat da olur, siyasette olur, ekonomi de olur. Yani birazcık da olsa mürekkep yalamak önemlidir. Bunları aştığımız zaman zaten ülke adına da çok olumlu adımlar atmış oluruz diye düşünüyorum.

                                            

SORU: Takdir edersiniz ki, Anadolu Rock müziğinin halka, geleneğe ait motifleri kullanarak halk şiirini, türkülere dönüştürme ve yeniden üreterek halkla buluşturma, böylelikle de kültüre ait unsurların devamını sağlama gibi bir işlevi var. Aynı zamanda müzik piyasasında Batı sound’u içine oturtulan türküler ile halk kitleleri çekilerek ekonomik bir potansiyel edinme kaygısı ve sorunları da var. Bu bağlamda sizin; müzik dünyasında “modernize” ettiğiniz türküleri halkla buluştuğunuz bu yolla her devrin sosyal ortamına protest bir kimlik ortaya koymaya çalıştığınız, konserleriniz, LP/CD’leriniz ve kitle iletişim araçları kanalıyla geniş dinleyici kitlesi edinerek, onlara türküleri yeni konseptleriyle dinletip popülerleştirebildiğiniz, böylelikle kültür endüstrisinden payınızı başarıyla alarak kentli bir halk ozanı olmanızda temel stratejileriniz nelerdi?

 

YANIT: Başarılı bir insanın mesleğini sevmesi çok önemlidir. Eğer mesleğinizi severek yapıyorsanız, mesleğinize saygı duyuyorsanız, mesleğinizde başarılı olmanızın en temel kriterlerden bir kaçı bunlardır. Ben mesleğimi seviyorum, ben yaşadığım toplumu seviyorum ve yaşadığım topluma da yıllar boyunca popülist kültürden uzak ürünler sunmaya çalıştım. Çünkü dediğim gibi sançtı toplumun melodik sesidir. Kulağıdır, beynidir, gözüdür. Ben hayatım boyunca yaşadığım topluma kalıcı eserler bırakmaya çalıştım. Toplumun eksik yanlarını şarkılarımda vurgulamaya çalıştım ki, buda zaten sanatçının temel görevidir. Sanatçı aydındır, sanatçı evrenseldir, sanatçı yanlışa dur diyendir, ben bunu yapmaya çalıştım. Pek tabii bunu yaparken de hep şunu göz önünde bulundurdum. Bir sanatçının sosyal yaşantısıyla sanatsal yaşantısı arasında bağ eşitse başarıyı yakalar, ama kopukluk varsa o başarıyı yakalayamaz.

SORU: Gelelim “Söyleyemediklerim” adını verdiğiniz albümünüze. Albümünün en dikkat çeken parçasından birisi olan ve Merhum Nazım Hikmet için yazılan “İlle de Memleket” çok özel bir şarkıydı. O şarkıyı bir başka özel kılan da kızınız Sayın Türkü hanımefendi ile yaptığınız düetti. Gelişmelerin detaylarını alabilir miyiz?

YANIT: Kızıma 8 yıl klasik müzik eğitimi verdirdim. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Piyano Bölümü’nden mezun oldu. İyi bir piyanist, iyi bir müzikal alt yapısı olan birisi kızım Türkü hanım. Şu dünyada kızımla beraber, ben bu dünyadan göç ettiğim zaman beni dinleyenlere kalacak olan, aileme kalacak olan bir anı olsun ve baba-kızın bir çalışması olsun diye Türkü’ye teklifte bulundum. “Türkü, en azından bu albümde bir parçada bana düet yaparsan hatıra olarak en azından geçmişe bırakacağımız güzel bir çalışma olur” dedim. Ve Türkü çok memnun oldu ama baba  “Ben senin gerinde kalırım. Edip Akbayram’a vokal yapmak çok zor” dedi. Ve biz çalıştık. Türkü’nün tonuna göre, “Nazım Hikmet Memleket” parçasının aranjesini yaptık. Ve Türkü şu ana kadar hiçbir stüdyoda, hiçbir yerde seslendirmedi. Tek başına beraber stüdyoya girdik. Bir okuyuşta bana düeti yaptı ve ben hayran kaldım.  Bir okuyuşta çok güzel biçimde yorumladı. Onu o şekilde yaptık. Son albümümde de yine oğlum ve kızım bana vokallerde eşlik ettiler. Çünkü vokalde eşlik etmeleri için müzikal alt yapılarının olması lazım. Öyle yani kızım diye vokal yapmak müziğe haksızlık olurdu tabii. Müzikte babam gelse haksızlıkla karşı karşıyayım. Zaten müzik onu kabul etmez. Böyle ufak tefek vokal ve düet çalışmalarımız oluyor. Sanıyorum Temmuz ayından sonrada Edip Akbayram- Türkü Akbayram vokalde ve basgitarda Ozan Akbayram, baba ve çocuklar yazlık konserlere beraber çıkacağız.

SORU: Şair Nazım Hikmet’in ölümünün 47. yıldönümü anma etkinlikleri çerçevesinde, Türkiye Moskova Büyükelçiliği’nin himayesiyle Rusya Türkiye İşadamları Birliği’nin (RTİB) organize ettiği konser için Moskova’nın Mir salonunda ki, sahne performansınız ve unutulmaz şarkılarınızla Moskovalıları coşturup dakikalarca ayakta alkışlandınız. Nazım Hikmet sevgisi ve o anki atmosfer sizde nasıl bir duygu yarattı?

YANIT: Sizi gerçekten tebrik ederim, röportaj boyunca çok şık, çok kaliteli sorular soruyorsunuz, vallahi tüylerim diken, diken oldu. Hay Allah yaa, nereden buldunuz bu kadar güzel bir soruyu Sedat bey kardeşim, sizi bir kez daha gerçekten tebrik eder, soru için teşekkür ederim. Rusya’da bu kadar Rus hayranlarımın olacağını inanın bilmiyordum. Hayatımdaki en büyük idealimdi ve bir türlü olmamıştı. Sanat hayatım boyunca tek arzum, Rusya’da bir konser vermek ve Nazın ustanın mezarına çiçek koymaktı. Hep onu düşünüyordum hatta eşimle beraber, Rusya’da yaptığım konserin dışında fırsat bulsakta Moskova’ya gidip Nazım’ı ziyaret etsek diye düşünürken, karşıma böyle bir konserin çıkması beni çok umutlandırdı. Moskova’da Rus ve Türk İşadamları Derneği böyle bir teklifte bulununca çok sevindim. Orkestramla birlikte Nazım’ı anmaya gittik. Öncelikle gündüz onun mezarını ziyaret ettim. Moskova’nın en büyük mezarlığında ve en iyi onore edilecek bir yerde; Rus büyük adamlarının, Rus siyasetçilerin, Rus sanatçılarının ortasında dev bir Nazım mezarını görmek insanın tüylerini diken, diken ediyor. Ve her gün yüzlerce Rus gelip Nazım’ın mezarına çiçek koyuyor. Bu ülkem adına bir defa bana çok büyük kıvanç ve onur verdi. Aynı çiçekleri bende koydum. Duygulandım. “Nazım usta seni görmek ne kadar güzel” dedim. Ve akşam çok güzel geçti çünkü Rusların kültürü çok büyük. Müzikal anlamda ve sanata verdikleri uğraş hakikaten çok saygın ve takdire şayan. Çünkü Rusya’da en sıradan bir vatandaş ile piyano çalıyor, keman çalıyor yani eğitim o kadar üst seviyede. Akşam 1.500 kişilik çok güzel bir tiyatro salonunda aşağı yukarı 500’e yakın Türk 1.000 adete yakın Rus konuklarımızın önünde Nazım şarkılarını okudum. Şarkılarımıza bin 500 kadar dinleyicimiz hep birlikte noktasına virgülüne kadar eşlik ettiler. Çok sıcak güzel bir konser yaşadık. Hayatımda verdiğim en güzel konserlerden birisidir. “Nazım’ı Anma” konseri. Bana bu güzel anıyı hatırlattığınız için tekrar teşekkür ederim. Çünkü onurlandım, çok mutlu oldum.

SORU: Sayın Akbayram, sanatçı kimliğinizin yanında, siz aynı zamanda “MÜYOBİR” (Müzik Yorumcuları Birliği) Başkan Yardımcısınız. Bu bağlamda sayın şahsınıza sektörel bir sorum olacak. Müzik sektörünün her aşamasında işlerin çok yolunda gitmediğini çok sık duyuyoruz. Albüm satışları kötü, üreticilik anlamında yaratıcı işler eskisi kadar çok yok, prodüksiyon şirketleri ciddi anlamda küçüldü ve birçoğu artık yok. Müziğin bu kadar içinde ki bir sanatçı ve sektörün kurumsal yöneticisi olarak konuyla ilgili yorumlarınızı alabilir miyiz?

YANIT: Şu anda Türkiye’de müzik sektörüne baktığınız zaman gerçekten dibe vurmuş durumda ve vahim bir süreç yaşanıyor. Albümler satmıyor, korsan belası vardı, onu bitirdik karşımızda şimdi internet var. Yani bir sanatçı bir sene bir buçuk sene emek veriyor, bir bakıyorsunuz sonra internette bilmem kimin albümü bedava indirin diye görüyorsunuz. Burada tabii ülkenin kültürü ile uğraşan Kültür Bakanlığına çok büyük görevler düşüyor. Ama şuana kadar bu görevler pek yerine getirilmedi. Çünkü bir ülkenin baştan da söylediğim gibi maliyesine en büyük katkı o ülkenin sanattan, müzikten, resimden, tiyatrodan oluşan sektörlerinden gelmektedir. Önemli olan icraatların uygulama ortamına alınmasıdır. Şimdi dünyanın her yerinde bakın Avrupa ülkeleri olsun, Amerika’da olsun, Rusya’da olsun tüm modern toplumlarda yani internetten bir şarkı indirildiği zaman, örneğin bir fenik iki fenik falan bilmem ne kadar bunların karşılığında insanlar para yatırıyorlar. Adeta bilinçli bir “center fee” ödüyorlar. Dolayısıyla bir fenik diyorsunuz ama damlaya, damlaya göl oluyor. Küçük paralar kollekt edilerek ciddi miktarlara dönüşüyor. Ortaya müzikal anlamda büyük bir meblağlar çıkıyor. Biz bunu yapamıyoruz. Oysa bunu yaptığımız zaman benim ülkemin maliyesine girecek para rakamlarla ifade edilemez. Herkes albüm yapıyor. Albüm yaptığınız zaman albümler maddesel olarak yapımcıya geri dönmeyince bir yapımcının da dayanacak ekonomik gücünün bir sınırı var. Çıkartılan albümlerden birinin finansman getirisinin geri dönüşü olmuyor, İkincinin olmuyor, üçüncü de olmayınca o vakit yapımcı firmalarda kapılarına kilit vurmak zorunda kalıyorlar. Bugün Unkapanı’nda müzik sektörünün en büyük merkezi olan adeta devi olan Unkapanı’nda kumrular yerlerde geziyor. İnsan kalabalığını bırakalım bir kenara, tekil olarak dahi insan yok orada. Bizlerde Müzik Yorumcuları Birliği olarak bu ülkede müzikten ekmek yiyen emekçilerin haklarını savunan bir müzik birliğiyiz. Kaçak müzik yapanları tespit edip, onları lisanslayarak yorumcularımıza senede 3–4 defa hak ediş emek ücretlerini dağıtan bir kurumun başında başkan yardımcısı olarak görevimi yapıyorum.  2 senedir yönetim kurulundayız. MÜYOBİR’i bayağı aşağılardan alarak üst seviyelere getirdik. Bugün MÜYOBİR; bir yıl içinde 4 defa dağıtım yapıyor. 4 defa dağıtımda maliyet olarak 12–13 trilyon lira parayı elimizden geldiğince müziğe emek veren yorumculara bestecilere dağıtmaya çalışıyoruz.

SORU: 7 Yıl aradan sonra Edip Akbayram sevenleri için “Mayıs” adlı adeta arşivlik, bomba gibi yeni bir albüm daha çıkarttınız. Gerek sosyal medyada çok tıklanan ve gerekse fiziksel olarak ciddi bir satış trendine geçen bu muhteşem albümün çıkış hikâyesini sayın şahsınızdan bir dinleyelim. İlave olarak albümün adı; Neden “MAYIS” ?

YANIT: 7 yıl albüm yapmadım, 7 yıl albüm yapmamamın tek nedeni Türkiye’deki müzik sektörünün olumlu yönde gelişmesini beklemekti. Ama 7 yıl içinde benim beklentilerim daha da olumsuz oldu. Çünkü sektör daha da dibe vurmaya başladı. Bu arada bana, Edip Akbayram sevenlerinden gelen çok büyük baskıların dozajları da iyiden iyiye artmaya başladı. Bu beklenti karşısında şartlar istenilen seviyede olmasa da bende daha fazla boş durmayarak onlar için hazırlıklarımı yaptım. Aşağı yukarı bana Türkiye genelinde gelen amatör profesyonel bestecilerden oluşan 300-400’e yakın beste arasından yeni albüm için kolları sıvadım. Ve bu albümde yer alan ezgileri topladım. Derken Seyhan Müzik’ten sevgili Bülent Seyhan’dan teklif geldi. ‘Edip ağabey ne olur bir albüm yap ağabeyim’ deyince oturduk, şarkılarımızı tartıştık, dinledik, 300 şarkı içerisinden aşağı yukarı 1,5 ay aranjörüm, yapımcım ve ben bu 10 parçayı tespit ettik. İşin en zor tarafı da buydu. Çünkü bir albümün başarısında 7’den 70’e bu coğrafya içerisinde herkesi kucaklayacak ezgilerin olmasıydı. O ezgileri yakaladığınız zaman albümünüz bence başarılı olur düşüncesindeyim. Çünkü ben,  yıllardır hep onu yapıyorum. Şarkılar topluma ulaşıyorsa albüm başarıyı kazanmıştır demektir. Bunu yaptık. Aşağı yukarı 10 parçamızı seçikten sonra 1,5 yılda aranjmanlarıyla uğraştık. Sevgili aranjörüm Ahmet Koç, bu albümde gerçekten titizliğin üstesinde bir özveri ile gecesini gündüzüne katarak, çok iyi bir aranje ile şarkıları herkesin dinleyebileceği yani modern, evrensel, kayıtlarla stüdyolarda yenilikçi, çağdaş, müzisyenler ki onlar Türkiye’nin en iyi müzisyenleridir hep birlikte, özetle kolektif takım ruhu ve yardımlaşmayla her şeyin en güzelini yaparak bu albümü meydana getirdik. Albüm Mayıs ayının ilk haftasında çıktı. Ben Mayıs’ı da çok seviyorum. Mayıs ayları için ben, çiçektir, gülüdür derim. Çünkü Mayıs, insanların yaza girdikleri ilk aydır. Dolayısıyla yüreklerin bir kuş kalbi gibi kıpır, kıpır attığı bir aydır Mayıs. Ayrıca sosyal bakış açısından ise kronolojik olarak; 1 Mayıslar, 6 Mayıslar, 19 Mayıslar, 27 Mayıslar da vardır. Bunlarla da biraz eşit bir denge içinde olduğu için albümün adını Mayıs koydum.

SORU: Doğa ve tarihle bütünleşen, Selçuklu halıları ve mermerden üretilen hediyelik eşyalarıyla yerli ve yabancı turistleri çeken meşhur “Kapadokya” bölgemiz, onun güzel ilçesi Avanos ve Sayın Edip AKBAYRAM. Bir zamanlar bende Ürgüp’de banka müdürlüğü yapmış ve 2007 yılında da bölgeden milletvekili adayı olmuştum. O nedenle Kapadokya’yı ve halkını iyi tanırım. Sizin Avanos’da taş yapı güzel ve şirin adeta malikâneyi andıran tarihi ve oldukça büyük bir eviniz var ve yılın belirli bölümlerini burada geçiriyorsunuz. Ayrıca adınızın verildiği artık bir sokağınız da var. Avanos’da yaşamaktan mutlu odlunuza eminin ancak durup dururken Kapadokya’da yaşama fikri de nereden çıktı? Vardır bir sebebi diyerek, Sayın Edip ağabeyimizi yakalamışken bu soruyu da sormaktan geçemiyorum.

YANIT: Ne diyeyim ki, güzel bir soru daha. Ben aşağı yukarı 11 yıldır yazları Avanos’ta yaşıyorum. İlk 11 sene önce Hacıbektaş’ta bir festivale katılmıştım. Hacıbektaş Sanat ve Kültür Festivali’ne. Daha sonra eşimle birlikte müsait zamanımızda vardı, Kapadokya’yı biraz irdeleyelim ve gezelim dedik. Kapadokya biliyorsunuz solunda Kayseri, sağında Nevşehir, üst tarafında Göreme ve Ürgüp, altında da Avonas’tan oluşan geniş kapsamlı bir bölgedir. Oraları gezdik, çok sevdik. Öncelikle tabii doğa güzelliği, hava şartları; oksijen’in en bol olduğu yerlerden birisi ve çok sakin bir yaşam alanı. Bir sanatçı için üretebileceği beyninin dinlenebileceği, yorgunluğunu atabileceği müstesna bir yer. İnsanı, komşuluk ilişkileri, tam kafa yapımıza göre. Yörede gördük ki, Anadolu’nun insanı gerçekten daha bozulmamış. Konukseverliği, dostluğu ve komşuluğuyla güzel insanların olduğu şirin bir ilçeydi Avanos. Gezerken orada çok güzel evler gördük. Etrafımıza “Bu ev kimin” dedik. Dokusunu Kapadokya’nın dokusuna göre yapmışlar. Kimileri bu ev bir Japon ailenin, kimileri Amerikalıların kimileri Fransızların dediler. Eşim dedi ki biz neden burada oturmayalım. Ne kadar güzel bir yer deyince oradan bir ev almaya karar verdik. Avanos’ta güzel bir ören bulduk. 2 sene eşimle beraber restorasyonunu yaptık. Kapadokya’nın dokusuna göre, tahtasından taşına her şeyine oranın dokusuna uygun ve tamamen tarihi orijininde restorasyonunu gerçekleştirdik. Şuanda Avonas’ta bir ev yapıldığı zaman ‘Akbayram’ evini örnek gösteriyorlar. Oraya bakacaksınız o konumda yapacaksınız diye. Evimiz ‘Akbayram’ evi olarak örnek ev seçildi. Evin restorasyonu bittikten sonra balkonuna çıktık. Şöyle Kızılırmak nehrine bir baktık 2 senelik o yorgunluğumuz bir andan bitti. 11 senedir orada yaşıyoruz. Avanos, gerçekten Kapadokya insanlarıyla, güzelliği ve tarihiyle herkesin gelip görebileceği müthiş bir yer. Şunu da tabii söylemek istiyorum. Ben Dünya’nın her yerini iki defa gezdim. Benim cennet vatanım kadar her köşesi cennet olan vatanım kadar dünyada güzel başka bir ülke daha yok. Memleketimizin kıymetini anlayalım diye söylüyorum. Bu arada 11 senedir orada olduğum için sanıyorum etraftan gelen duyumlarım; Edip Akbayram’ın Avanos’ta kalması orada esnaf açısından biraz iş ve istihdamının da yükselmesine neden olduğu için belediye benim kaldığım sokağa “Edip Akbayram” adını verdiler. Bir sanatçı içinde yaşarken o değeri görmek o sanatçı için bence büyük mutluluk. Ben yaşarken o değeri bana gösterdikleri için Avanos yerel idaresine ayrıca teşekkürlerimi iletiyorum. Yani benim Avanos hikâyem de bu şekildedir.

SORU: Edip AKBAYRAM hayranlarına ve tüm Fenerbahçeli sizi seven taraftarlarımıza Fenerbahçe Dergimiz aracılığıyla bir duyuru yapmak amaçlı; 2012 takvim yılında çıkartmış olduğunuz yeni albümünüze koşut olarak yurtiçi ya da Yurtdışı konserleriniz olacak mı?

YANIT: Yurtiçi konserlerimiz 2012 Haziran’ın ilk haftasından itibaren çok yoğun bir şekilde devam edecek.  Yurt dışı konserlerimize gelince yurtdışı konserlerimiz genelde kışın olur. Çünkü biz yurt dışında da kendi yurttaşlarımıza konserler veriyoruz. Bu ara pek tabii izinler ve tatiller olduğu için bütün yurtdışında yaşayan yurttaşlarımız hep ülkesini ziyarete geliyor. Sanıyorum Ocak ayından itibaren Fransa’da Almanya’da ve Hollanda’da konserlerimiz olacak. Ama Türkiye’de 18 Mayıs’ta İzmir’de 19 Mayıs konseri verdik. 19 Mayıs’ta Samsun’da çok büyük coşkuyla 50 bin kişinin katıldığı güzel bir konser verdik. Şuan da takvimiz 8 Haziran’da Manavgat Kültür ve Sanat Festivali’ne katılacağız. 16 Haziran’da Maltepe Kültür ve Sanat Festivali’ne katılacağız. 15’inde Eskişehir’deyiz. 22’sinde Zonguldak’tayız. 30’un da Artvin’deyiz. Şu anki konser ajandamız bu planlar dahilindedir. İleriki süreçte de konserlerimiz yoğun bir şekilde devam edecektir. Günü geldiği vakit değerli taraftarlarımız medya aracılığıyla öğrenebilirler.

SORU: Sosyal sorumluluk projelerine gönüllü olduğunuzu, Edebiyat, Felsefe ve Sosyal bilimlere düşkünlüğünüzü biliyorum. Kültür ve sanatın zaten hep içindesiniz. Dilerseniz birazda bunların dışına çıkıp Fenerbahçe’ye geçelim. Ve Nasıl Fenerbahçeli oldunuz? Fenerbahçeli olmak nasıl bir duygu?

 

YANIT: Öncelikle rahmetli babam Fenerbahçeliydi. Tabii ki bende kendimi bildim bileli Fenerbahçeliyim. Sarı lacivertli renklere düşkünlüğüm 12–13 yaşlarından itibaren daha da artmıştır. Bu konuyla ilgili size şöyle anekdot anlatayım. Gaziantep’te bizim Kalespor diye bir kulübümüz vardı. Birde Şehre küstü kulübümüz vardı. Şehre küstü kulübünün renkleri sarı-kırmızıydı, Kalespor’un ise sarı-lacivertti. Hatta Şehre küstü spordan iyi bir futbolcu çıkmıştı ve Galatasaray’da oynadı. Şimdi Galatasaraylılar hatırlayacaklardır ismi Talat Özkarslı’dır. Bizim G.Antep’inde medarı iftiharıydı. O zamanlarda Galatasaray takımının önemli oyuncuları arasında yer almıştı. Fakat biz, Fenerbahçe’den dolayı sarı lacivert renklere çok sıcak bakmış ve Kalespor taraftarı olmuştuk. Kalespor’dan sonra tabii Türkiye geneline geldiğiniz zaman sarı lacivert çok sıcak bir renk ve üstelik baba da Fenerbahçeli. Ve doğal olarak bende kendimi bildiğimden beri Fenerbahçe taraftarı olarak bugüne kadar gelmeye çalıştım. Ben iyi bir Fenerbahçeliyim. Can Bartuları, Lefterleri seyrettim. Şimdilerde ki kaptanımız Alex’in futbol resitallerini o dönemlerde söz konusu değerli futbolcularımızda görmüştüm. Futbolu bir küresel gösteri sanatı olarak kabul ettiğimizde sergiledikleri üst düzey futbol zekâlarına koşut olarak, saha içinde attıkları dâhiyane pasları, asistleri ve şapka çıkartılacak golleri adeta, usta bir ressamın en ünlü eserini yaparken kullandığı fırçaların darbeleri gibiydi. Onları futbol oynarken sahada izlemek, insana adeta bir müzede birbiriden güzel tablolara bakarken hissettiği duyguları yaşatıyordu. Ve ben gerçekten söz konusu yıldız futbolcularımızın yeteneklerine aşık olmuştum. İlave olarak saha içinde “fair-play” normlarını içeren tutum ve davranışlarından oluşan futbolculuk duruşlarını ise hep takdirle karşıladım. Özellikle ülkemiz adına yurt dışarıda o yılların Avrupasının önemli ve flaş futbol kulüpleri olarak bilinen Fiorentina ve Schalke gibi takımlarında forma giyerek sergilemiş oldukları müthiş futbollarıyla ülkemizin tanıtımlarını başarıyla yaptıkları için onların haklarını hiçbir zaman ödeyemeyiz. Dolayısıyla bir Fenerbahçe taraftarı olarak hep bunlarla gurur duydum. Onur duyuyorum. Ve bu ülkenin 40 yıllık bir sanatçısı ve Fenerbahçe Cumhuriyeti’nin 12 numarayla özdeşleştirdiğimiz ateşli bir taraftarı olarak her zaman takımımın yanında oluyor ve sanatçı kimliğimle de her zaman Fenerbahçe’mizi destekliyorum. İyi ya da kötü günde daima o büyük Fenerbahçe camiamız ve sayın başkanımızın yanındayım. Fenerbahçe taraftarının bize karşı göstermiş olduğu sevgiyi saygıyı belki müzik taraftarı bile göstermiyordur. İç içe yürek yüreğiyiz. Tek yumruk, tek gücüz. Çünkü biz Fenerbahçeliyiz.

SORU: Bir Fenerbahçeli olarak; 03 Temmuz 2011 tarihinden bugüne kadar Türk futbol dünyasını sarsan şu meşhur şike ve teşvik olayları kapsamında Sayın Başkanımız Aziz YILDIRIM Bey ve Fenerbahçe Spor Kulübü’nün hiçte hak etmediği hoş olmayan durumları nasıl değerlendiriyorsunuz?

YANIT: Ben öncelikle Aziz Başkanımıza geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Daha sonra camiamıza geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum ama ben burada şunu söylüyorum. Dünya’nın her yerine bakalım. Örneği Türkiye’den alalım ve evrensele doğru ilerleyelim. Amatör liglerden tutun, Bank Asya’ya, Süper ligden tutun, Avrupa ligleri dediğimiz, “La liga (İspanya), Serie A (İtalya), Premier League (İngiltere), Bundesliga (Almanya), La Championat (Fransa) hatta ilave olarak Brezilya, Arjantin, Asya pasifik ve uzak doğu futbol liglerine, özetle dünyada futbol sporunun olduğu her yere bakılsın. Şikesiz olarak temiz futbolu bana kimse pek gösteremez. Ne yerel Federasyon TFF ve nede UEFA/FIFA, nede malum Fenerbahçe ve Aziz Yıldırım düşmanları Türk medyası. Kimse masal okumasın. Geçecekler bu işleri. Ya tutarsa diye şanslarını çok denediler ama tutmadı. O vakit hadlerini aşmayacaklar. Uyanın artık ey Türkiye. Şike her yerde yapılıyor. Mali polisler Fenerbahçe kulübünü didik, didik ettiler. Ne buldular koskocaman bir sıfır. TFF, tarafından sahada şike olmamıştır, yani saha içi temizdir denilerek Fenerbahçe aklanmadı mı? Aklandı. Yine aynı TFF kurulları Büyük başkan Aziz YILDIRIM beyi aklamadı mı? Akladı. O vakit bu insanların amacı nedir? Neyin derdindeler? Zaten Fenerbahçe kulübü ve başkanı temiz olduklarından dolayı bu şiddet ve şike içerikli kanunun çıkmasında öncülük ettiler. Temiz olmasalardı bu kanunun çıkmasında ısrarcı olurlar mıydı? Ama gelin görün ki, ne gariptir tüm hoş olmayan olaylar geldi bizim başkanı ve Fenerbahçe’yi buldu. Yani burada kabak Büyük Fenerbahçe’nin başkanının başına patladı. Çok acı. Bence bu şike olayının dışında benim gördüğüm kadarıyla bir yargısız infaz var. Tek kelime ile bunu söylüyorum. Ama bugünlerde gelip geçecektir. Çünkü Fenerbahçe’nin bu sene başına gelen başka kulüplerin başına gelseydi o takımların çakıl taşı kalmazdı. Fenerbahçe o kadar büyük bir taraftara sahip ki o taraftar Fenerbahçe’yi içinde bulunduğu güzellikten çok daha güzelliğe taşıdı. Böyle taraftarlar dünyanın hiçbir yerinde yoktur. Fenerbahçe taraftarı dünyanın en büyük taraftarıdır. En büyük başkanda bizim başkanımızdır.

 

SORU: 2011–2012 sezonu içinde, Sarı Meleklerimizin, (Avrupa Voleybol Konfederasyonu – CEV) Kadınlar Voleybol Avrupa Şampiyonlar Ligi şampiyonu oldu. Türkiye Kadınlar Basketbol Liginde ise Fenerbahçe Kadın Basketbol takımı final serisinin 4. maçında Galatasaray Medical Park’ı deplasmanda 10 sayı farkla yenerek üst üste 7. toplamda ise 10. şampiyonluğuna ulaşarak müthiş bir rekora imza attı. İlave olarak Fenerbahçe Grundig Erkek Voleybol Takımı, sezona Süper Kupa zaferiyle başladı, hemen arkasından Türkiye Kupası Şampiyonu oldu ve Aroma Erkekler Voleybol Birinci Liginde final serisinin 3. maçında Arkas Spor’u 3–0 yenerek 2011–2012 Sezonu Aroma Erkekler Voleybol Birinci Ligi’ni şampiyonlukla tamamladı. Futbol takımımız ise bu sezon Süper lig şampiyonluğunu yarım puanla kaybederken, 29 yıllık Kupa hasretine bir son verip Türkiye Kupası Şampiyonu oldu. Hemen arkasından 19 Mayıs Bayramını ulusça kutladığımız özel bir günde bu kez Fenerbahçe Masa Tenisi Bayan A Takımımız, Ettu Cup finalinde karşılaştığı Rusya’nın Viladin Vostok ekibine üstünlük sağlayarak Avrupa Şampiyonu oldu. Masa Tenisi Bayan A Takımımız, bu başarısı ile Türkiye  Masa tenisi tarihinde bir ilki yaşattı ve Kadınlar Voleybol takımımızdan sonra Şampiyonlar Ligi Kupası’nı ülkemize getiren ikinci takımımız oldu. Böylece bir sezonda kazanılan iki AVRUPA ŞAMPİYONLUĞU ve diğer Türkiye Şampiyonlukları Fenerbahçe Camiasında büyük coşku yarattı. Bu sezon yaşanan onca olumsuzluklara rağmen, sportif başarı anlamında alınan bu zaferler, koyu bir Fenerbahçeli olan siz Sayın Edip AKBAYRAM beyefendide nasıl duygular yankılandırdı?

 

YANIT: Sorunuz uzun gibi ama çok gurur verici bir tabloyu açıklıyorsunuz. Gerçekten hoşuma gitti ve bir Fenerbahçeli olarak gururlandım. Bu başarı tablosu içerikli sorunuza kısa bir yanıtla karşılık vereceğim. Bir sanatçı ve radikal bir Fenerbahçeli olarak kelimelerle ifade edemediğim büyük mutluluğu yaşattı takımlarımız bana. Hepsine bir kez daha teşekkürlerimi iletiyorum. Baştanda söyledim Fenerbahçe Cumhuriyet’tir dedim. Ama Fenerbahçe Cumhuriyet’tir derken şunu kastettim. “Fenerbahçe yalnızca futbol değildir, Fenerbahçe sevgidir, Fenerbahçe taraftarlıktır, Fenerbahçe dostluktur, Fenerbahçe sporun her türlü bölümüdür, Fenerbahçe emektir, bunların hepsi bu cumhuriyetin içerisindeki vazgeçilmez öğelerdir.” Ne Mutlu Fenerbahçeliyim diyene.

SORU: 2012/2013 Sezonunda nasıl bir Fenerbahçe Futbol takımı görmek istersiniz?

YANIT: Önümüzdeki sezon kimsenin tutamadığı, takipçisiyle arasında şöyle 15 puan fark atan bir Fenerbahçe’yi arzuluyorum. Fenerbahçeli altın çocuklarımız olan futbolcu kardeşlerimden bu hırsı bekliyor ve muktedir olacaklarına tüm kalbimle inanıyorum. Başta Sayın Aykut hocamız ve değerli teknik ekibi olmak üzere, tüm futbolcu kardeşlerime ve bu yolda hizmetleri olan diğer emekçi arkadaşlara sevgilerimi sunuyorum.

Bu keyifli söyleşimizin finalinde; dilerseniz Sayın Başkanımız Aziz YILDIRIM beyefendiye, Fenerbahçe camiasına ve taraftarlarımıza iletmek istediğiniz mesajlarınızı ve son sözlerinizi alarak röportajımızı sonlandıralım.

Sanatçılar, bir ülkede toplumun örnek aldıkları bireylerdir. Eğer ki bir sanatçı karamsar olursa o ülkede bir takım şeyler tıkanmış demektir. Umutsuzluklar çıkar. Ben bu ülkenin sanatçısıyım. Hiçbir zaman karamsarlığı yanıma yaklaştırmadım. Fenerbahçe’yi de o karamsarlığa yaklaştırmıyorum. Bir umut, bir sevinç, bir sinerji ile yeni sezonda çok güzel bir Fenerbahçe’yle (12. Adam) Taraftar olarak güzel ve fair-play normları içerikli maçları seyredeceğimiz günleri şu andan itibaren iple çekiyorum.

 

Sayın Başkanımız içinde şunu söylüyorum. Doğru doğrudur. Adalet muhakkak ki bir gün tecelli edecektir. Başkanımız özgürlüğüne kavuşacaktır. Bunu son genel kurulda göstermiştir. Değerli genel kurul üyelerimiz ve büyük Fenerbahçe taraftarlarımız başkanımızı rekor oylarla tekrar seçmiştir. Dileğim odur ki, Aziz Başkanımız yine yerinde, başkanlık makamında oturacaktır. Ve Fenerbahçe’ye şu anki yaptığı hizmetlerin çok daha güzelini çok daha hırslı bir şekilde yapacağına inanıyorum.

 

Bu arada şu somut realiteyi de söylemeden geçemeyeceğim ki o da; (Grıd); kompozisyon / renk sistemlerinin konsept sayfa tasarımları, (Tipografi); manşet / sürmanşet / başlık / spot ve metinlerde kullanılan yazı tipleri ve kullanım kuralları, Fotoğraf kullanımı ve kadraj prensipleri, İllüstrasyon / ikon ve infografi tarzı, baskı ve kâğıt kalitesi, haberler, röportajlar, köşe yazılarından oluşan Fenerbahçe Dergisinin içeriğini inceledim ve çok beğendim. Yakalamış oldunuz müthiş tiraja ise gerçekten hayran kaldım. Bu harika dergiye kulübümüzün bir neferi, Edip AKBAYRAM olarak ben de üye oldum. Medya emekçileri olan siz kardeşlerimi de ayrıca kutluyorum ve böyle bir başarı yakaladığınız için teşekkür ediyorum. İlave olarak GSM şirketimiz olan Fenercell’in faturalı kart abonesi ve Fenerbahçe Premium Kart sahibi de oldum. Söz konusu üyeliklerimden dolayı son derece onurluyum, gururluyum. Elbette Fenerium’u da çok seviyorum. Fenerium ürün gamları gerçekten çok fazla, çok çeşitli, kaliteli ve çok güzel. İstanbul’da olduğum vakitler, alış verişlerimi Fenerium mağazalarımızdan zevkle yapıyorum. Dergimiz aracılığıyla bu güzel oluşumlarda emeği geçen tüm arkadaşlarımı kutluyor, teşekkürlerimi iletiyorum.

 

Ve son söz olarak; İyi ki Fenerbahçe var. İyi ki sizler varsınız. Bunları yazın. “Güzel ve Güneşli Günler Göreceğiz” Başta değerli başkanımız Sayın Aziz Yıldırım beyefendi olmak üzere tüm camiamıza başarı, mutluluk ve özgürlük dolu güzel yarınlar diliyor saygı ve sevgilerimi iletiyorum.

Bizde Fenerbahçe Dergi grubu olarak; bu güzel ve keyifli söyleşi için Anadolu Rock, Türk Halk Müziği ve Özgün Müziğin kült İsmi ve efsanesi, Türkiye’nin Ulusal Gururu, Gerçek Fenerbahçeli Halkın Sanatçısı Sayın Edip AKBAYRAM beyefendiye teşekkürlerimizi iletiyor ve kendilerine sağlık, mutluluk ve başarı dolu güzel yarınlar diliyoruz.

İyi ki varsınız Sayın Edip AKBAYRAM Beyefendi…