Spor Yazarı | FIFA Players' Agent

Dr. Öğr. Üyesi Sedat Hayran

SAYIN HAKAN URAL.

Global Arts & Entertainment dünyasının kült ismi. Şöhreti 16 yaşında mankenlikle yakaladı. Daha 17’sinde Yeşilçam’dan üst üste teklifler alarak, çevirdiği 60 sinema filmi ve televizyon dizileriyle Türk gösteri sanatına bir girdi, pir girdi. Makro vizyonu, şık giyimi, sürekli kendini yenileyen görünümü, değişime açık tavrıyla tiyatro, sinema için yaratılmış, hakikaten sahneleri ve ekranları duruşuyla, beden dilini müthiş kullanmasıyla dolduran batı sanatçılarımızdan,  yaşam koçluğu ve kurumsal danışmanlık, futbol yorumculuğu, moda, edebiyat, felsefe ve popüler kültürümüzün genç, karizmatik, yakışıklı ikonu. müthiş Fenerbahçeli sayın Hakan URAL beyefendi.

  

Değerli Sanatçımızın muhteşem biyografisini şöyle bir hatırladığımızda;

Takvim yaprakları 10 Mayıs 1970 yılını gösterirken ünlü sanatçımız Sayın Selçuk Ural beyin erkek evladı olarak İstanbul’da dünyaya gelir. Ailevi sorunlardan dolayı çocukluk yılları Fındıkzade semtinde anneannesiyle birlikte geçer, o nedenle Selçuk Ural’ın oğlu olarak hiç bilinmez. Hayatın acımasızlığıyla daha çocuk yaşlarda tanışan küçük Hakan; mahallede su satarak hayat mücadelesine başlar. “Güzel ve sevecen bir çocuk olduğu için herkes ondan su satın alır ve kısa sürede suyu bitermiş” Gazete satar, elektrikçi ve ayakkabıcı dükkanlarında çalışır. Bu zor günlerde annesi en büyük destekçisidir. Küçük yaşta büyük sorunlar ve yoksullukla mücadele eder ancak kişiliği, dürüstlüğü ve onurundan asla ödün vermeyerek hepsinin üstesinden teker, teker gelmeyi başarır. Bir taraftan eğitim hayatı, diğer taraftan geçim mücadelesi içinde düşe, kalka, bata çıka hatta birazda ite kaka bizim küçük hakan 16 yaşına gelir. Artık eğlence ve sosyete dünyasının dikkatini çeken genç, yakışıklı, karizmatik bir delikanlı olmuştur. Bundan sonrası “yürü koçum, kim tutar seni” misali bir anda şansı döner ve kendisini podyumlarda yerli ve yabancı ünlü markaların vazgeçilmez çok başarılı mankeni olarak bulur. Şöhreti yurtçapına yayılır ve bununlada kalmaz Avrupa podyumlarının aranılan ismi olur. Dedik ya şans döndü bir kere, akabinde dönemin “Yeşilçamı” değerli sanatçımıza peş, peşe film teklifleri yağdırır. SayınUral kendisine gelen hiç bir fırsatı kaçırmaz ve görevini de gereği gibi yaparak para, şöhret ve başarının odak noktalarını yakalar.

  

Değerli sanatçımızın 1986 yılından bugüne kadar sinema ve televizyon dizisi kapsamındaki filmografisine baktığımızda ise; 60 sinema filmi ve çok sayıda televizyon dizileriyle öne çıkyor. Ve pek tabii yerli ve yabancı kurumlardan aldığı çok sayıda “Premier” ödülleri. 16 yaşında podyumlara ve sinemaya adım attığı ilk günden bugüne kadar geçen 28 yıllık sanat yaşamı boyunca; mankenlikten, oyunculuğa, köşe yazarlığından Türk iş dünyasının binlerce üyesiyle akıl sofraları kuran, fikirlerini ve iletişimini eğlendirici şekilde anlatarak iş dünyasının önde gelen patron ve patronajlarına “Yaşam Koçluğu”  yapan kurumsal bir danışman. İlave olarak kitap dünyası ve yazılı medyada kullandığı güzel Türkçe, akıcı dil ve konu betimlemeleriyle çoğu yazarlara taş çıkartan, önemli bir düşünce ve fikir adamı.

Sayın Hakan Ural beyefendiyi tüm bu başarılara ulaştıran bireysel Sublimasyona baktığımızda; son derece yaratıcı, hevesli ve enerjik, adeta doğuştan lider, güçlü karizması ve ışıltılı karakterleriyle insanları kendisine çok rahat çekebiliyor. Yüksek idealleri, geniş görüş açısı, "her şeyi yapabilirim" iddiasıyla ilham verici ve etkileyici bir tipleme. İlave olarak son derece cesaretli, girişken olduğu için canlılığı ve hayat gücünü kolay yönetiyor. Kuvvetli egoları ile ilgi merkezi olmak, özgürlüğüne ve bireyselliğine çok düşkünlüğü ise Sayın Ural’ın adeta yaşam tarzı.

  

Kendine özgü stiliyle büyük hayran kitlesi olan, evine bağlı ve son derece düzgün hayatı olan, sempatik, zeki, karizmatik, güler yüzlü hoş ve espritüel, aynı zamanda sevgi dolu yüreği, beyefendi ve kibar kişiliğiyle rahat ve kendisiyle barışık, kompleksleri ve takıntıları olmayan, gençleri yetiştirmeye önem verip ve özen gösteren tarzıyla çok saygın bir eğitmen, ayrıca çok keyifli, onunla birlikte olmak ve zaman geçirmek insana gerçekten büyük huzur ve mutluluk veriyor. Mangal gibi yüreği “Fenerbahçe Sevgisiyle” atan, değerli sanatçımız Sayın Hakan URAL beyefendiyi bizde, Fenerbahçe Dergisi olarak kutluyor; siz değerli taraftarlarımız için AKADEMİK VİZYON’a ayın konuğu olduğu için sayın şahsına teşekkürlerimizi iletiyor ve söyleşimize start veriyoruz.   

SORU: Hakan Bey, öncelikle sizden Manken, Model, Mankenlik ve Modellik kavramlarının tanımlarını alalım ilave olarak Moda Mankenliğinin tarihsel gelişimini oluşturan kısaca hikayesini rica edelim.

YANIT: Güzel ve etkin sorularla başladık, haydi hayırlısı galiba zevkli bir söyleşi olacak. Manken ya da model kavramlarını sanat, moda veya reklam için poz yapan veya kendini sergileyen kişiler olarak tanımlayabiliriz. Mankenliğin moda, fitness, bikini, güzel sanat ve vücut mankenliği gibi türleri vardır. Her mankenin güzel olması da şart değildir; örneğin karakter mankenleri vardır. (çoğunlukla reklamlarda oynarlar) normal veya komik tipli insanları yansıtırlar. Modellik; oyunculuk, dansçılık veya mim sanatçılığı gibi bir gösteri performans alanıdır ancak kapsamının sınırları pek tanımlanmamıştır. En azından ben öyle düşünüyorum. Rolün türü ne olursa olsun, bir film veya oyunda olmak genellikle modellik olarak sayılmaz. Bununla beraber mankenler genellikle fotoğraflarında herhangi bir duyguyu ifade etmek zorundadırlar ve o nedenle birçok manken kendini aktör olarak tanımlar. Moda Mankenliğinin tarihsel gelişimi ise, İlk gerçek moda mankeninin, Marie Vernet Worth adlı, dükkânda çalışan, Parisli bir kadın olduğu konusunda yaygın bir kanaat vardır. 1853'te, modacı olan kocası Charles Frederick Worth'e yardım etmek için ilk profesyonel manken olmuştur.

SORU: Vücut geliştiriciler modellik için galiba daha aksiyoner gibi, ikisini kıyasladığımızda aralarında ne tür fark ya da farklar görebiliriz?

YANIT: Fitness modeller için aynen öyle. Çünkü fitness modelinin atletik ve sağlıklı bir vücut biçimine sahip olması gerekir. Yorumunuza katılıyorum fitness mankenleri vücut geliştirmecilere benzerler, ama kaslarının kütlesi daha azdır. Vücut geliştirmecilerle kıyaslandıklarında normal atletik insanlardır. Fitness mankenlerinin vücut ağırlıkları, genellikle moda mankenlerinin ağırlığına benzer veya onlardan biraz ağırdır, ama daha az vücut yağı yüzdesine sahiptirler, çünkü ağırlıklarının sebebi kaslarıdır.  

SORU: Moda’nın insan yaşamındaki yeri ve kültürün bir parçası olmasında ki önemi nedir?

Moda insan hayatında bir yaşam tarzıdır, giysilerle kendimizi ifade etmenin bir yolu olmasıyla yaşamımızda önemi büyüktür. Kendimizi ifade etmek, sözsüz bir iletişime dayanarak, giysiler aracılığıyla anlamları paylaşmak ve farklı kimlikler oluşturmaktır. Ayrıca yaşam tarzımıza uygun olarak görünümlerin bir ifadesidir. Giydiklerimiz veya giymediklerimiz bir zevk ürünü, tercih olgusudur ve dünyaya kendimiz hakkında söylediklerimizdir. Moda’nın kültürün bir parçası olmasında ki önemine gelince;  Moda ile kültür iç içedir. Bir ülkenin modası halkın kültürüne göre şekillenir. Eğer moda halkın kültürüne uygun olarak tasarlanırsa o zaman modayı uygulayacak kişiler tarafından daha kolay benimsenir. Modanın tasarımı kadar benimsenmesi de önemlidir. Eğer tasarlanan moda benimsenmezse o zaman tasarlanmasının bir anlamı kalmaz. Bu nedenle tasarımcılar yeni modalarını kültüre, bakış açısına ve tutumlara göre tasarlarlarsa o zaman işler daha kolay olacaktır. Böyle olursa reklam yapmaya da gerek kalmayacaktır ve bu durumda daha az masrafla bir modayı kitlelere benimsetmiş olacaklardır.

SORU: Ve sinema; Sinema sanatı; insanın kendisini ve toplumla olan mücadelesini bir beyaz perde aracılığıyla izleyicilere yansıtırken, toplumu ne şekilde eğitmeyi amaçlar? Ayrıca sinemanın topluma eğitsel katkısı nedir?

YANIT: Sinema, bugün, televizyon ve internetten sonra kitle iletişim araçları içersinde en etkin güç unsurlarından bir tanesidir. Kitle iletişim araçları içersinde film, en yaygın olan, okuma yazması olmayan kimselere bile kolayca hitap edebilen, kolay anlaşılabilen hareketli resim, söz veya yazı ve müzikle oluşmuş bir anlatım olanağına sahip olması sinemanın en önemli cazibesidir. Özellikle toplumun eğitilmesi açısından sinema, genel kültürü arttırıcı bir araçtır. Bireylerin bilgi, görgü ve davranışlarını değiştirmede etkisi büyüktür. Konuşmak, çevreyi tanımak, yeme içme, giyinme vb. gibi çeşitli durumlarda davranış değişikliğini olumlu yönde etkileyebilecek önemli bir unsundur. Yine, sinema bir ülkenin toplumsal problemlerini de aksettirir. Gençlik sorunları, mülkiyet, aile, cinsel sorunlar, işçi sorunları, göçler, kadın, suçluluk, siyasal sorunlar gibi problemleri ele alarak bunları olumlu yönde işleyebilir. Hatta bunların yanlış ve gerçek olmayanlarının eleştirisini yaparak, bazı hal çareleri de önerebilir. Fakat bunu yaparken hiçbir zaman tek taraflı olarak toplumdaki belli çevrelerin, belli ve alışılagelmiş ve sırf kendi çıkarlarını, kendi sınıflarının çıkarlarını koruyan, kendi hâkimiyetlerini sürdüren ve pekiştiren bir biçimde sunulmamak şartıyla olmalıdır. Ayrıca sinema, fikir ve kanaatlerin yayılma ve açıklanmasında önemli rolüyle kitleleri etkilemektedir. Toplumun eğitiminde, belli bir kültürün norm, tutum ve değer yargılarını eleştirip övmek ya da yermek suretiyle haber verici bir görevde yapmaktadır. Bu da kitlelerin bilgisini arttırıcı yönde önemli rol olgusudur.

SORU: Günümüzde sinema filmlerine milyon dolarlarla ifade edilen ciddi yatırımlar yapılıyor ve vizyona girdiğinde ise gişe hâsılat rekorları kırılıyor. Sizce sinemanın Türk toplumu üzerinde bu denli cazibesi ya da büyüsü nedir?

YANIT: Sinema ülkemize geldiği günden bu yana çok sevildi. Tiyatro asla bu kadar sevilmedi, biraz daha üst düzey bir kültür grubuna hitap etti tiyatro, sinema ise popülerdi. Türkiye Hindistan’dan sonra dünyada en çok film yapan ikinci ülke idi. Bu sadece Türk halkının sinemayı çok sevmesindendi. Şimdilerde sinema sektörü daha iyi yönetiliyor. Daha usta ve ticari zihinlerin bakışı girdi işin içine. Teknolojik açıdan, setlerde görev yapan insan sayıları ve senaristler bakımından, her anlamda çok ilerledik. Düne oranla ciddi anlamda gelişmişlik görüyorum. Ayrıca okuyan ve araştıran insan sayısında da ciddi anlamda artış söz konusu. Bu sektöre ait donanımlı insan sayımız arttı. Ne de olsa bilişim çağındayız.

SORU: Dilerseniz birazda kitaplar üzerinde değerli görüşlerinizi almak istiyorum. Türkiye’deki kitap dünyasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

YANIT: Kitap okuma alışkanlığının temeli ailede atılır ve okulda devam eder. Kitap okumak çok önemli bir kültür göstergesidir. İnsana vizyon verir, heyecan verir, kendisi ve dünya ile barışmasını sağlar. Ancak Türkiye, kitap okuma oranı çok düşük olan ülkelerin arasında yer almaktadır. Günümüzde kitap okuyan kişi sayısı çok az olduğundan ülkemizde ciddi manada bilgi sıkıntısı çekilmektedir. Birçok insanın kitap okumayı sevmemesinin nedenleri kitabın ya çok uzun olması ya da sıkıcı bir kitabı okumasıdır. Bu tarzda kitaplar ile okumaya başlayan kişiler kitaplardan uzaklaşıyorlar. Ancak birey ilgi alanına hitap eden ve beğenilme oranı yüksek olan kitapları okumaya başladığı takdirde içindeki kitap okuma sevgisi ortaya çıkar. Genellikle insanlar boş vakti olmadığından kitap okumadığını söylerler. Fakat kişi güzel bir kitaba başladığında eğer ki kitabı beğenirse ne yapar eder mutlaka o kitabı okumak için boş zaman üretir. Kişi bir romanı bitirdikten sonra eğer ki romanı sevdiyse aynı yazarın farklı eserlerine yönelebilir. Böylelikle okuma sevgisini genişletip, kendi beğendiği yazar kitlesini oluşturacaktır. Bu sayede de okuma alışkanlığına sahip olunabilir.

SORU: Şimdi birazda kurumsal danışmanlık ve yaşam koçluğu danışmanlık hizmetlerinize gelelim. Şirketlere verdiğiniz yönetim danışmanlığına akıl ortaklığı diyorsunuz... Nedir akıl ortaklığı? İlave olarak “Bir Rönesans adamı olmaya çalışırım” ifadenizi biraz açar mısınız? Ve son olarak İçinizdeki iş adamını keşfetmiş biri olarak iş adamlarının da içindeki sanatçıları keşfetmelerine yardımcı olduğunuz söylenebilir mi?

YANIT: Türkiye’de iş hayatına bakış açısı artık çok değişti. Çalışan insanlar ve tüketici kitlelerle olan ilişkiler yeni baştan gözden geçirildi. Dünya değişirken ve globalleşirken doğal olarak globalleşen dünyada kullanılan yönetimsel metotlar ve marka derinliği ülkemizde de ciddi bir biçimde inceleme altına alındı. Doğal olarak iş adamları kuşağı değişti. Birçok iş adamları yurtdışında okudular ve çocuklarını da okuttular, hal böyle olunca ülkemizde profesyoneller çağı başladı. Profesyonel yöneticiler şirketlerini kurumsal yapılanmaya dönüştürdüler. Bu dönüşümün içinde yeni bakışın, yeni duruşun, yeni motive edici güçlerin, yeni inovasyon proje ve teorilerine inancın hem çalışanlar için hem yöneticiler için büyük bir önemi olduğu ortaya çıktı. Dünya’daki bütün yönetimsel metotların her şirket kendi bünyesine uygun olanı adapte edip kullanma, pazarlama yöntemlerine, insan kaynakları yönetimine, bilgi yönetimine, kurumsal iletişim yönetimine farklı bakmak zorunluluğu ortaya çıktı ve bu kurumsal yapı Türkiye’de ciddi bir düşünce desteği yarattı. Burada birlikte düşünme, ortak akıl yürütme olgusuyla karşı karşıya kalınınca, benim gibi günlük yaşam ve çalışma hayatı üzerine felsefi bakış üreten, yazı yazan, konferans veren insanlardan yararlanma yöntemlerini kullanmaya başladı şirketler. Bu modern yapılanma kapsamında ise, ticaret yaptığım için ben öne geçtim. Ticaretin içinden geldiğim için pek tabii söz konusu prosesleri daha kolay kavrayabildim, anlayabildim, öğrenebildim, yurtdışında workshoplara gittim, akademik çalışmalar ve araştırmalarım oldu. Özetle çalıştım, çalıştım, hep çalıştım. Ve bütün bunların sonunda “Kurumsal Danışmanlık” hizmetlerini ben on beş senedir yapıyorum yeni yapmıyorum. Türkiye’nin en önemli gruplarının aradığı zihin açıcı hedef gösterici konuşmalar, konferanslar, seminerler yapan bir insan çıkardım kendimden. Hem eğlendiriyorum hem güldürüyorum hem de farklı ufuklara doğru yolculuklar yapabiliyoruz birlikte. Rönesans adamı olmaya çalıştım, becerdim de sanırım. Benim öğrettiğim metotlardan birisi “Medici Metod” dur. Ve Medici Metod diyor ki “Her işadamı içindeki sanatçıyı keşfedecek, her sanatçı da içindeki iş adamını keşfedecek” Ben aslında her işadamına içinde ki sanatçıyı keşfederek yaratıcı bir biçimde işlerini yönetmelerini öğretiyorum.

SORU: Modellik dedik, Moda dedik, Sinema Dedik, Kitaplara değindik, kurumsal danışmanlıktan bahsettik. Dilerseniz birazda bunların dışına çıkıp Fenerbahçe’ye geçelim. Ve Nasıl Fenerbahçeli oldunuz? Fenerbahçeli olmak nasıl bir duygu?

YANIT: Ben Fındıkzadeliyim. Anneannemle büyüdüğüm için annemden, babamdan Fenerbahçeliyim diyemiyorum. Anneannemin ise takımlarla bir ilgisi yoktu. O vakit mahallem ve arkadaş çevremden Fenerbahçeliyim diyebilirim. Eskiden mahalle aralarında çocuklar arasında spikerlik betimlemesiyle maçlar yapardık. Dönemin popüler oyuncuların isimlerini yüksek sesle bağırarak örneğin “top Cemil’de, Cemil attı falan filan” gibi. Bilinçlenmeye başladığım o dönemler Fenerbahçe’nin yine başarılı olduğu bir yıldı ve Fenerbahçe şampiyon olmuştu. Hangi yaşlarda top oynamaya başlarsınız? Diyelim 8-10 yaşlarında. Bu klişemidir doğrumudur, bilmiyorum. Her yerde Fenerbahçeli çoktur. Şimdilerde olduğu gibi o dönemlerde yine pek çok insan Fenerbahçe’den konuşuyordu birazda ondan etkilendim galiba.  Fenerbahçeli olma duygusu ise yine klişe olacak. “anlatılmaz, yaşanılır” diyelim. Çünkü bu duyguyu yaşayanlar çok iyi bilir ve demek istediğimi anlarlar. Dünyanın en güzel duygusu Fenerbahçe sevgisidir. Bu duygu öyle bir duygudur ki tıpkı; "Temmuz ayının sıcağında içilen bir bardak buz gibi sudur, ya da tuzdur mis gibi bir yemeğin içinde, taptaze bir vişne tanesidir çikolatalı dondurmamın üstünde, belki sıcacık bir bardak çaydır Kadıköy vapurunda yenen karper peyniri veya simidin yanında veya veya Kastamonu’nun bol oksijenli dağında çevrilen bir kuzudur, Antep’in baklavası, Hatay’ın künefesi, Balıkesir’in höşmerimidir.” Fenerbahçe duygusu için söylenecek o kadar çok şey var ki” Ne sinema, ne tiyatro, ne de İstanbul’da bir gece, en büyük eğlence sonsuza dek Fenerbahçe.

SORU: Harika çok teşekkürler. Şimdi de Bir Futbol adamı olarak sizden  Fenerbahçe’nin, 2013/2014 sezonunda mevcut kadrosuna yaptığı takviye niteliğindeki yeni transferleri olan, Bruno Alves,  Alper Potuk, Michal Kadlec, Samuel Holmen gibi yıldız oyuncular hakkında görüşlerinizi alabilir miyiz? 

YANIT: Her biri Avrupa çapında kabul gören futbolculardır. Şu an itibariyle iyi ya da kötü değerlendirmesi yapmak erken. Muhakkak belirli nedenlerden dolayı transferleri gerçekleşmiştir. O nedenler teknik heyete bağlıdır. Bir de şöyle bir realite var. Genelleme yapalım. Dünyanın en iyi olarak değerlendiren transferleri bazen dünyanın en kötü transferleri de çıkabiliyor. Nitekim İbrahimovic dünyanın en iyi santraforlarından biri Barcelona gibi sistem takımında bile başarılı olamadı. Belki bu oyunculuğunun dışında karakterinden de kaynaklanmış olabilir bu ayrı bir konu ama dolayısıyla hiçbir zaman istisnalar hariç öngörü olamıyor. Bu böyle olacak diye umuyorsunuz ama her zamanda gerçekleşmiyor. Diğer taraftan iyiye de bir örnekleme yaparsak Messi ile Ronaldo diye futbolda iki fenomen de var. Geçtiğimiz günlerde Galatasaray-Real Madrid maçını izledik. Dünyanın en pahalı transferi Bale’yi yedek bırakmış. Onu Türkiye’de 3 büyük takımın antrenörü yapsa lisansını yırtarlar her halde. Avrupa’nın kompleksi yok. Diyorlar ki, “Daha hazır değil, veya adaptasyon sürecine ihtiyacı var” bu sezon yapılan transferlerin için en kariyerlisi Alves gibi görünüyor. Rusya ligine nerden gittiği de belli, kariyeri ortada hani. Ama bizde toplum olarak garip bir takım duygularda var. Stoper bile transfer etseniz, topu alsın 8 kişiyi geçsin gol yapsın. İlave olarak kendi kalesinde tüm tehlikeleri önlesin, rakip forvetlere şut çektirmesin hele gol asla attırmasın. El insaf; bizde sporu savaşa çevirdikleri için başarı algısında da, kazanma algısında da hep sıkıntılar oluyor, yazık.

SORU: Bu röportajımıza kadar STSL’de beş hafta geçti ve sezona yenilgiyle başlayan Fenerbahçe, sonraki haftalar üst üste 4 galibiyet aldı. Bu beş maçlık periyot için Fenerbahçe’nin sergilemiş olduğu futbolu nasıl buluyorsunuz? Maç genelinde artıları ve eksilerini değerlendirir misiniz?  

YANIT: Başarıya yürümeye endeksli takım olma yolunda iyi niyetli mücadeleler veriliyor. Medya’da bu günlerde bir tempo sorunundan bahsediliyor. Peki, o vakit tempo nedir? Genel kanı, hakemin başlama düdüğü çalar çalmaz, tüm takım olarak tam gaz ileri komutuyla Allah ne verdiyse hürraaa mıdır? Modern futbolun temel prensiplerinde yok bir şey. Taktik varyasyon bazında irdelersek örneğin, Daum zamanında kanatlardan bindirmeler yapılırdı. Mehmet Yozgatlı, Tuncay Şanlı, Anelka vb. gibi bir takım oyuncular vardı. Ya da duran top organizasyonunda frikikte rakip savunma gerisine adam kaçırmalar olurdu. Anlatmak istediğim konuşmak kolayda bu işler birazda kadro yapısıyla oluyor. Geçen sene biz ligde acayip inişli çıkışlı bir performanslar sergilerken, UEFA Kupası’nda yarı final maçına kadar mükemmel oynadık. Benfica’ya iç sahada 3-4 atsak yine finaldeydik. Eleniş bir futbol fakirliği değildi. Şuana kadarki sürece baktığımız zaman, aman nazar değmesin takım iyi yolda. Güven, sabır ve destekle her şey yoluna girecek ve dileğim o dur ki; bu sezon şampiyon Fenerbahçe olacak.

SORU: Bundan sonraki süreçte Ersun YANAL hocamız yönetiminde nasıl bir Fenerbahçe Futbol takımı görmek istersiniz?

YANIT: Ben Ersun hocadan çok umutluyum. Onu iyi tanıdığımı sanıyorum. Onunla ilgili yansıyanları iyi analiz ettiğimi düşünüyorum. Sayın hocamızdan benim kişisel ricam; “Bir kere rahat olması lazım. Biraz gergin kendisini kasıyor gibi.” Olacakla öleceğe çare yok derler. İnanılmaz bilgi birikimi var. Ulusal takım hocalığına kadar yükselmiş, yaptıkları ortada. Gençlerbiriliği ile özellikle. Burası Fenerbahçe. Karakteristik özelliğini yansıtacak. Hatırlayalım, José Mourinho’da Chealse’ye gittiğinde Şampiyonlar Ligi’nde ilk maçını Basel gibi bir takıma kaybetmişti. Bunlar futbolda var olan şeylerdir. Uzun vadede kazanırsınız. Hocanın emin olduğu bir şey varsa yapmaya devam etmelidir. Bakın Sow problemi bitti gibi. Bu tip oyuncuları disipline etmenin yolu prensip kurallar değil gibi. Elbette ben onu anlıyorum. Burası bir camia ve kurallar var. Ama Sow özel bir oyuncu. Geçen seneki performansına bakıldığı zaman rakipler açısından bu takımın en korkulan silahı olmuş, en verim alınmış oyuncusuydu. Duygusal bir travma yaşamış olabilir, yanlış anlama olabilir. Sonuçta yabancı oyuncular bu adamlar, kültürleri ve yaşam tarzları bizlere çok farklı bunların. Neyse tatlı sert bir geçişle kriz aşıldı. Bugün dünyada en büyük sıkıntı santrafor sorunudur. Dünyada santrafor yok denecek kadar az. En son Drogba İbrahimovic vardı. Drogba 36, Zlatan’da 30 küsür yaşlarda. Dünyada para da versen santrafor yok zaten. Bakınız Chealse takımı, Eto’yu getirdi. Morinho’nun nasıl bir ekibi, Chealse’nin nasıl bir parası vardır akıllara zarar doğrusu. Adamlar diyor ki, işimi şansa bırakmayım. Lig, kupa, Şampiyonlar Ligi var. 3-5 milyon Sterlin fazla verelim Eto vb. gibi star oyuncular gelsin. Niçin aklın yolu bir. Sow gibi bir adam varsa, bizim ligde onu yüzde yüz kazanmalıyız. Uzun vadede sorun yaşamamak için başlangıçta prensiplerini tanıtmak amaçlı Ersun hocamız bu bağlamda gereğini yaptı. Bir cilveleşme diyelim biz ona.

 

SORU: Henüz daha erken ama 2013/2014 sezonda Fenerbahçe’nin şampiyonluk şansını nasıl değerlendiriyorsunuz?

YANIT: Yüzde 51, her zaman bu bizim klasiğimiz.

Bu keyifli söyleşimizin finalinde; dilerseniz Fenerbahçe camiasına, Büyük Başkanımız Sayın Aziz YILDIRIM beyefendiye ve taraftarlarımıza iletmek istediğiniz mesajlarınızı ve son sözlerinizi alarak röportajımızı sonlandıralım.

Taraftarlarımız 3 Temmuz sürecinden sonra bile hala bilinçlenmediyse her biri tek, tek telefonlarını ve televizyonlarını kapasın. Bir dua edip, özeleştiri yapsın. Çünkü inanılmaz acılar yaşadık. TC spor tarihinde başarıları, insani yönüyle gelmiş geçmiş en başarılı spor adamı ve başkanı uzak ara hiç tartışmam Sayın Aziz Yıldırım’dır. Tartışmam. Hataları varsa hepimizin. Şimdi benim çocuklarıma sorun, hakan nasıl baba diye? “Bizi daha fazla aramalı” diye hemen anında bir bahane gelebilir. Dünyada mükemmel insan yoktur. Başkanımızın da kendine has hataları varsa bunun en büyük bedelini yine kendisi öder. Çünkü camiayı yöneten insan o camiada başarısızlık yaşandığı zaman en çok kendisi üzülür. Başkanın en büyük özelliği ve önceliği niyet olarak Fenerbahçe iyi olsun. Türk sporuna çağ atlatmış bir başkandır kimse bunu tartışamaz. Biz eskiden maçlara gittiğimiz zaman tuvalete gitmemek için su içmezdik. Çünkü tuvalete gitmek eziyetti. Sıra alacaksın, millet ayağının kaldıracak sen altından geçeceksin, yerine geri gelmek ve oturmak bir dolu sıkıntıydı. Bugün stat yıldızlı otelleri andırıyor. Ben çok iyi hatırlarım,  Aziz başkan o stadı yaparken dalga geçmişlerdi. Kulüplerin gelirinden Fenerbahçe’nin dikili iğnesi yoktu. Şimdi taraftar şunu sorsun, desin ki 90 yıl iğnesi olmayan kulüp, haydi son 5 yılı saymayalım nasıl oldu da Aziz Yıldırım döneminde bu değişimi yaşayabildi. Allah’tan büyük güç yoktur. Çocuğu size veriyorum emeklemesi 8 ay, yürümesi 1. 5 yıl konuşması 2 yıl. Bir şey pat diye bir anda olmuyor ki. Bu adam sıfırdan bu noktalara getirdi kulübümüzü. Sayın başkanın yaptıkları başarılardan dolayı rahatsızlıklar başladı. Bütün dava Aziz Yıldırım’ın başarısıdır. Zaten öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, başarının ödülü ceza olarak bireylere dönüyor ama yazık. Sayın başkanın Fenerbahçe Spor Kulübünde tarih yazılacak büyük başarıları, bir takım kötü ruhlu yaratıkları rahatsız etti. “Biz ne güzel yeniyorduk 2 yıldız oyuncu alırdık. En büyük başkan bizim başkan” dedirtirken sen geldin sisteme çomak soktun. Amatör branşları araya kattın, saat başı Türkiye, Avrupa, Dünya şampiyonlukları getirdin, Tesisleşme dedin. Stat başta olmak üzere bir dolu tesisler yaptın, sporcular yetiştirdin, sen bizim başımıza nasıl bir iş aştın arkadaş şeklindeki tepkilerin ürünüdür başkanın başına gelenler. Bu kadar açık ve net. Aziz Yıldırım bugün istediği adamı yemeğe çağırsa kakara kikiri yapar. Onu yapmadı, kurumsallık var ben işimi yapıyorum dedi. Bugünde gelinen noktada başkanın ödediği tek bedel iletişimsizliktir. Yani onu anlayamamaktır, ya da bilinçli olarak anlamamaktır. Adamcağız daha ne yapsın. Sabahın 7’sinde kalk. Baskete git, küreğe git, yüzmeye git, voleybola git, futbola git. Bayan baskete git, bayan voleybola git. Boksörlerle uğraş, kürekçilerle uğraş. Yüz bin kişi seni nikah şahidi yapmak istesin. Yüz bin kişi açılış yapmak istesin. Oralara yetiş. Akşam yattığın yeri bile bilme. Yok böyle bir şey. Ama başkan bunları başarılı bir şekilde yapıyor. Ayrıca dünyanın en duygusal ve en yardımsever insanıdır. Düşmanı için bile ağlayacak kadar inanılmaz bir kalbi olan bir adamdır. Aziz Başkan gerçekten Fenerbahçe içinde Allah’ın bir lütfudur. Bunu hiç tartışmıyorum. İnşallah ileride neyin ne olduğu daha iyi anlaşılacak. Taraftarlarımız ve camiamız içinde önerim sevgi ve saygı içinde birleşmeleridir. Ayrıca Sedat Bey size de teşekkür ederim, sizin kadar kaliteli karizmatik bilgili sanatçıyı onore eden bir kişi ile röportaj yapmak hakikaten benim için büyük mutluluktu. Sevgiler.

Bizde Fenerbahçe Dergi grubu olarak; bu güzel ve keyifli söyleşi için değerli sanatçımız Sayın Hakan URAL beyefendiye teşekkürlerimizi iletiyor ve kendilerine sağlık, mutluluk ve başarı dolu güzel yarınlar diliyoruz.