Spor Yazarı | FIFA Players' Agent

Dr. Öğr. Üyesi Sedat Hayran

SAYIN NEVRA SEREZLİ.

“Türk Sinema, Tiyatro ve Dizi Virtüözü, Türkiye’nin Ulusal Gururu, Tıpkı İsviçre Çikolatası Ve Bohemya Kristali Gibi Çok Özel Bir Marka, müthiş Fenerbahçeli işte Sayın, NEVRA SEREZLİ Hanımefendi.

O, Türk sinema, tiyatro ve dizi oyunculuğunun gönüllerde iz bırakan kült ismi. Sadece bir tiyatro fenomeni değil, dünya çapında büyük bir sanatçı. Batıda bile ender rastlanılacak bir aktris. Gerçek bir müzikal yıldızı ve doruktaki yerini korumuş, aldığı her rolde baş döndürücü bir oyun virtüözlüğü sergilemiş eşsiz bir ikon. Sinema, tiyatro ve dizi oyuncusu, seslendirme sanatçısı kimlikleriyle çok boyutlu bir “Marka”. Sempatik, zeki, karizmatik, güler yüzlü hoş ve espritüel, sevgi dolu yüreği kibar kişiliğiyle rahat ve kendisiyle barışık, kompleksleri ve takıntıları olmayan, tarzıyla çok saygın bir insan, ayrıca çok keyifli, onunla birlikte olmak ve zaman geçirmek insana gerçekten büyük huzur ve mutluluk veriyor. Değerli sanatçımız Sayın Nevra Serezli hanımefendiyi siz değerli taraftarlarımız için bu ayın konuğu olarak “AKADEMİK VİZYON” da ağırladık.

Değerli Sanatçımızın Muhteşem Biyografisini Şöyle Bir Hatırladığımızda;

Sayın Nevra Serezli hanımefendi; Takvim yaprakları 9 Ağustos 1944 yılını gösterirken; tarihi en az 10 bin yıl öncesine “Eski Taş Çağı”na ulaşan, Hattiler, Hititler, Frigler, Lidyalılar, Ahamenişler (Persler), Makedonyalılar, Galatlar (Keltler), Romalılar, Selçuklular ve Osmanlıları ağırlamış, Batı ve Doğu medeniyetlerine ev sahipliği yapmış, geçmişte, Galatların bir boyu olan Tektosaglar ve sonrasında Friglere başkentlik yapmış 1923 yılında ise Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal ATATÜTK’ ün kuruduğu genç Türkiye Cumhuriyet’ine başkent olmuş ülkemizin kalbi olarak bilinen ve başkentimiz olan, tarihi kentimiz Ankara’da dünyaya gelir. Kızlık soyadı Nevra Şirvan'dır. Henüz bir yaşına gelmeden aile olarak İstanbul’a taşınıp Bebek-Arnavutköy’e yerleşirler. Çocukluk yılları gayet mutluluk içinde geçen küçük Nevra’nın daha o yaşlarda sergilediği olağan dışı mimik verebilme ve ben başarabilirim deme yeteneğini sergileyen doğaçlama tiyatral hareketleri, eş dost çevresinde kabul görür. Çocuğa tiyatro eğitimi verilmesi gerektiği konusunda fikir birliğine varılır.

  

Dünya döner yıllar geçer bizim küçük Nevra genç ve güzel bir genç kız olduğunda Robert Kolej'den mezun olmuş, tiyatro üzerine yüksek eğitimi tamamlamak üzere Amerika’nın yollarına çoktan düşmüştür bile. Yüksek eğitimini Amerika’da tamamladıktan sonra, 1965’te yurda dönen değerli sanatçımızın ilk profesyonel sanat hayatı Dormen Tiyatrosu'nda başlar. Sonrası, 1967'de Ankara Sanat Tiyatrosu'nda, 1971-78 yılları arasında Altan Erbulak ve eşi Sayın merhum Metin Serezli ile, 1984-1989 arası Devekuşu Kabare Tiyatrosu'nda çalışır. 1990'da tekrar Dormen Tiyatrosu'nda bir süre görev yaptıktan sonra, Tiyatro İstanbul topluluğuna katılır. Ayrıca dublaj sanatçılığı da yaparak, Tv reklamlarında rol alan Serezli, çok sayıda dizi filmlerde de oynar. Türk televizyonlarının uzun soluklu dizilerinden olan “Sihirli Annem” de 6 sezon boyunca Dudu karakterini canlandırarak izleyicilerden tam not alır. Günümüzde ise Show Tv’de yayınlanan “Salih Kuşu” dizisinde zakkum kayınvalide rolüne Serezli markasıyla kalite katmaya devam etmektedir.

Robert Koleji yıllarında tiyatro kolu çalışmalarına katılan Nevra Şirvan, “My Fair Lady” ile bir anda tüm dikkatleri üzerinde toplar. Daha sonra adına müzikaller yazılır Durdurun Dünyayı, Hisseli Harikalar, Sait Hopsait'le büyük başarılara imza atarken ünü de tüm yurt çapına iyice yayılmış olur. Tiyatro tarihimize geçen en güzel şarkı sözlerinden biri olan “Çizgiler” değerli sanatçımızın olağanüstü yorumuyla sahnelerde hayat bulur. Sayın Nevra Serezli hanımefendinin, aradan uzun yıllar geçmesine rağmen hatırladıkça dün gibi tazeleyen “Şahane Züğürtler” deki Grand Düşes Tatyana rolü vardır ki kelimenin tam anlamıyla muhteşemdir. Ve beş yıl afişte kalan “Çılgın Sonbahar” oyunu ise bir sanatçı olarak La Divina “dorukta kalmak” mertebesine ulaştığı noktadır. Tıpkı hisseli kumpanyanın assolisti Süheyla Deniz, tıpkı Kerkenez Sevim kompozisyonlarında olduğu gibi.

    

Müthiş bir bireysel Sublimasyona sahip olan değerli sanatçımız Sayın Nevra Serezli hanımefendi; Olayların, insanların, durumların gülünç yanları­nı ortaya koyan, insanları güldürürken düşündürmeyi başaran, toplumsal bozuklukları, kişisel zaafları komedi, mizah ve güldürü sanatı formasyonuyla ön plana çıkartıp; anlatanla dinleyeni; oyuncuyla seyirciyi, uyuşmazmış gibi görünen şeyleri bir araya getirerek inanılmaz sinerjiler yaratan müthiş bir konuşma ustası. Türkiye'deki gösteri sanatlarının gelişimine ve yeni yeteneklerin ortaya çıkmasına büyük katkı sağlayan gençleri yetiştirmeye önem veren çok saygın bir eğitmen. Sahneye adım atışıyla bir rüzgâr gibi esen, izleyiciyi büyülercesine tesiri altına alan, gerçek oyunculara özgü o tılsımlı oyunuyla hiçbir şeyi rastlantıya bırakmayan ve dorukta kalıp, “La Divina” olarak, tiyatro tarihine geçen tarzıyla Türk Tiyatro ve Sinemasını dört kuşağa sevdiren bir Mega Star. Güler yüzlü, hoş, espritüel kişiliği ve kendine özgü müthiş korteks kullanım tarzıyla, her yaptığı olay oldu.

  

Her oyunu gişe hâsılatı, her dizisi reyting rekorları kırdı. O, Türkiye’nin yıllar öncesinde Avrupa Birliğine açılan ilk kapısı oldu. Makro vizyonu, fantastik tarzı, şık giyimi, sürekli kendini yenileyen görünümü ve değişime açık tavrıyla tiyatro, sinema ve ekranlar için yaratılmış, hakikaten sahneleri duruşuyla, koreografi kabiliyeti ve beden dilini müthiş kullanmasıyla dolduran batı sanatçılarımızdan biri. Sadece tiyatro, sinema ve televizyon, duayenliği değil, güzel sanatlar, moda, edebiyat ve felsefe dünyasında hayranlarını sürükleyen yılların eskitemediği bir ikon. Tıpkı; “İsviçre Çikolatası ve Bohemya Kristali Gibi Çok Özel Bir Marka”. Güldürmeyi zekâyla birleştiren, sanatçı duruşu ve vizyonuyla da takdir toplayan, olumlu yaklaşımı ve yapıcı kişiliğiyle; 45 yıllık sanat hayatında ulusal ve uluslarası arenalarda çok sayıda yerli ve yabancı kuruluşlardan “Premier Ödülleralarak, Türkiye’nin ulusal gururu olan Dünya Sanatçımız Sayın Nevra SEREZLİ hanımefendiyi Ulusal ve uluslar arası başarılarından dolayı; Fenerbahçe Dergisi olarak kutluyor, röportaj teklifimizi kabul ettiği için sayın şahsına teşekkürlerimizi iletiyor ve söyleşimize start veriyoruz. 

  

SORU: Sayın Nevra Hanım; Çağdaş sanat sektörünün bir duayeni olarak Tiyatronun Dünya’da ve ülkemizdeki konumunu kıyaslayabilir misiniz?

YANIT: Öncelikle Türkiye ve dünyadaki tiyatro arasında herhangi bir fark olmadığını söyleyebilirim. Türkiye bu anlamda hiçbir şekilde geri kalır durumda değil. Her zaman için kendi yönetmenlerimizi, oyuncularımız ve sanatçılarımızı üstün görmüşümdür. Diğer ülkelerin tiyatrolarıyla kıyasladığım zaman onlarda teknik üstünlük söz konusu. Maddi gücün fazla olması bir takım prodüksiyonların, büyük müzikallerin yapılabilmesi ve genel olarak İngilizce olarak oynanması tabii bu anlamda tiyatronun gelişimine katkı yapmakta. Bakıldığında İngiliz ve Amerikan müzikalleri dünyanın her yerinden gelen insanlar tarafından seyrediliyor. Türkiye’de oynamamızın böyle bir dezavantajı var. Ancak festivallere katıldığımızda Türk oyuncusunun, sanatçısının ne kadar üstün olduğunu diğer ülkeler de görüyor. Hatta ve hatta ben daha öğrenciyken katılmış olduğumuz bir festival vardı; “Nancy Festivali” ve orada en başarılı tiyatro grubu seçilmiştik. 1960’lı yıllarda böylesine önemli ve güzel bir başarı elde etmiştik. Akademik kariyeri olan tiyatrocularımız, Devlet Tiyatroları’nın yetiştirmiş olduğu sanatçılar ve oyunlar çok iyi seviyede. Şu an için sevindirici bir olay var, o da; gençler küçük gruplar halinde tiyatro yapmaya başladılar. Bana göre bu çok büyük bir atılım ve tiyatronun hiçbir zaman ölmeyeceğinin kanıtı diye düşünüyorum.

SORU: Tiyatro alanında ortaya konulan eserlerin içeriğinin, biçiminin ve dünya görüşünün toplumsal olarak temellendirilmesi, neden toplumsal olduklarının belirlenmesi, sosyal ve sınıfsal konumlarıyla ilişkilendirilmesi, günümüzde sahnelenen tiyatro oyunlarında ne denli ön planda oluyor?

YANIT: Tiyatro bir eğlence sanatıdır ve en başta kabul edilmesi gereken somut bir olgudur. Tiyatro, bir ders verme sanatı değildir. Nasıl ki sinemada müzik, görsel efektler, reji, renklendirme vs. bir bütün olarak değerlendiriliyorsa, tiyatro için de kostümün, oyuncuların, ışığın çok büyük önemi var. Öncelikle bunu en iyi şekilde yapmanız gerekir. Bunun yanı sıra ülke insanını ilgilendiren, ülkemde var olan sorunları insanlara anlatmak ya da onları bilgilendirmek tiyatronun görevlerinden bir tanesidir. “Eğlendirerek düşündürmek”, bizim sloganımız olmalıdır. Tiyatro, sanat ve gösteri becerisidir. Belli bir ücret ödenerek ders alma olayı değildir ve öyle de bakılmamalıdır.

SORU: Kültürel gelişmeyi sağlayan gizil güçlerden birisi olan ve sanatsal yaratıyı en etkin biçimde topluma aktaran tiyatro, Sizce; uyarı görevini yaptığı kadar, toplumu ortak kompleks­lerinden arındırıp, onlara gerçek düşünce erkini ve özgürlüğünü yeterince sağlayabiliyor mu?

YANIT: Tiyatronun yapmak istediğini soru içinde anlatan güzel bir soru.             Bu anlamlı ve güzel sorudan dolayı size teşekkür ederim. Yeterince sağlayabiliyor mu, orası düşünülmesi gerekilen nokta. Dediğim gibi insanlar günümüzde salt eğlenceye yönelik olduğu için çok fazla düşündüren olaylardan birazcık uzaklaşabiliyor. Bu nedenle söylemek istediklerinizi tatlandırarak, şekerleyerek tabir yerindeyse yutturmaya çalışmak zorunda kalıyorsunuz. Kimse ders almak istemiyor ama boş eğlence kötü bir şey. İnsanlar ne düşündüklerini topluma aktarabilmeliler. Bu nasıl bir reaksiyon alır, düşünülmemesi gerekir. Tamamen özgür olunmalıdır. Devlet Tiyatroları’nda devletin baskısı ya da gücü söz konusudur, bunu hissedersiniz ancak Özel Tiyatrolar da özgürsünüzdür ya da hesap verme zorunluluğunuz yoktur. Ben sanatçının örnek olması gerektiğine inanan bir insanım. Ben eğer ki, bir işte alkışlanıyorsam, bana yüklenen sorumluluğun farkında olmalıyım, gerekli vazifeleri yerine getirmeliyim.

SORU: Günümüzde sahnelenen tiyatroların bir çoğu, estetik ve politik anlayışı, çalışma yöntemleri ve teknikleri hiç değişmeyen, alışkanlıklarını aynen sürdüren, sanat kaygısından çok kar amacı güden, toplumsal kaygıdan çok elit kesime hizmet eden, vasat oyunculukların sergilendiği “aperatif” tiyatrolar ağırlıklı gibi bir takım söylemler var. Bu egemen kültüre karşı sizce nasıl bir strateji izlenmelidir? 

YANIT: Aslında bu tam da doğru değil. Sadece kar amacı güden, toplumsal kaygıdan uzak ve içi boş olan ve sadece güldüren, eğlendiren tiyatrolar da vardır ancak çok daha düzgün, klasik sanat eserlerini de oynayan tiyatrolar bu anlamda için dolu diye tabir edebileceğim yerlerdir. Genco  Erkal ve Tiyatrosu; dekoru az olan, az oyuncuyla oynayan, klasik oyunlara da yer veren çok sayıda eser sahnelemiştir. Aynı şekilde Ali Poyrazoğlu, ne anlatmak istediğini çok güzel bir şekilde anlatır. Ali Poyrazoğlu, söylemek istediği sözü söyler ama sizi eğlendirerek söyler. Tabii bu bir müessesedir, para kazanmak bu işin de bir parçasıdır ama çok okur, çok gezer, çok gözlem yapar, çağdaş olmaya çalışır ve tipik bir tiyatrocudur.

SORU: Sektörde büyük tepkilere yol açan ödeneğinin bir bölümünün ya da tamamının yerel yönetimlerce karşılandığı profesyonel ya da amatörce yapılan Şehir Tiyatrolarının özelleşmesi kararı, sizce nasıl bir yaklaşım?

YANIT: İlk başta buna hepimiz çok fazla tepki gösterdik. Ben, tiyatroların bu kültürün içinden gelen biri tarafından yönetilmesi gerektiğine inanıyorum. Özelleştirme, tiyatronun içinden gelen birinin başta olmasıysa eğer buna diyecek bir şeyimiz yok ancak bir memurun ya da bu işle hiçbir şekilde ilgi ve alakası olmayan sadece yönetici statüsündeki birinin hangi piyeslerin oynanacağına karar vermesi ve bir repertuar hazırlaması karşı tepki uyandıracaktır.  Bu mesleğin içinden birinin bu kararları vermesi ve yönetmesi gerekir. Bu işin finans kısmı ise evet başka kimseler tarafından yönetilebilir, kaldı ki tiyatrocunun parayla pulla işi olmaz. Ali Poyrazoğlu gibi hem para hem de sanat ikilisini aynı anda yönetebilen sanatçılar çok azdır. Yıllarca bu ülkede sanat-para ikilisini yürütemeyen insanlara şahit olduk. Sanatını çok güzel bir şekilde icra etmiştir ama işin finans kısmında başarılı değildir. Sanatçı, ticaret kaygısıyla bir iş yapmaz. Sahneye endekslenmiştir. Bu nedenle memur zihniyetli kişilerin şehir tiyatrosu gibi önemli bir kurumun başında olması ne kadar doğrudur, bilemiyorum.

SORU: Ve Sinema. Yaklaşık 40 adet film yapma başarısını gösterdiniz. O dönemlerin Türk Sinemasıyla bugünkü Türk Sineması’nı karşılaştırdığımızda; film yapımında kullanılan görsel efektler, kurgu, montaj, animasyon gibi teknolojik altyapı, senaryo kalitesi, finansman yatırımı, sanatçıya ödenen ücretler ve seyircinin sinemaya olan ilgisini içeren farklılıkları nasıl yorumluyorsunuz?

YANIT: Sinema çok önemli bir sanat dalıdır. Sinemaya aşığım diyebilirim. Son yıllarda seyrettiğim Türk filmleriyle de gurur duyuyorum. Senaryo çok değişti. Yaşamın içinden, herkesin her an başına gelebilecek olaylar anlatılmaya başlandı. Eski sinemayı kötülemek gibi bir niyetim yok ancak eski sinemada daha ütopik, yaşamayan aşklar, yaşamayan karakterler vardı. Şimdi ise en ufak bir benzerlik yok. Yelpazemiz çok genişledi. Başarılı yönetmenler yetiştirmeye, deneysel filmler yapmaya başladık. Sponsorlar ortaya çıkarak, yatırımlar yapmaya başladılar. Özellikle son dönemde izlediğim “Kelebeğin Rüyası” filmi dünyanın her yerinde gösterilebilecek bir film diye düşünüyorum. Ödül törenlerinde ödül alması gereken, bunu hak eden bir film diye düşünüyorum. Çok küçük bir hata bulayım diye de izledim ama en küçük bir hata bile bulamadım.

SORU: Günümüzde sinema filmlerine milyon dolarlarla ifade edilen ciddi yatırımlar yapılıyor ve vizyona girdiğinde ise gişe hâsılat rekorları kırılıyor. Sizce sinemanın Türk toplumu üzerinde bu denli cazibesi ya da büyüsü nedir?

YANIT: İyi işe herkes gider, herkes izler bu kadar basit ve açık. Siz işinizi iyi yaparsanız, izleyici sayınız, sizi beğenenlerin sayısı da bir o kadar artacaktır. Türk halkı iyi bir film seyrettiği zaman en iyi şekilde değerlendirmesini de biliyor. Zaman, zaman deniyor ya; “Halk bunu anlamaz, takdir etmez” diye, işte çok yanlış bir kanı. Halk en iyi şekilde anlıyor ve değerlendiriyor. Ayrıca sosyal paylaşım ağlarının varlığıyla eleştiri yapma imkânı, özgürlüğü de doğdu. Özellikle twitter, bu anlamda çok ayrı bir yerde. Eskiden bir dizi yaptığımızda bir sonraki hafta eleştirmenin çıkacak olan yazısını beklerdik, şimdi ise 10 saniye sonra sizin hakkında yapılan eleştirileri görme fırsatınız oluyor. İyi ya da kötü olduğu tartışılır. Ben bunu aslında biraz antipatik bulmaya başlıyorum, çünkü yanlış yönlendirme olabiliyor. Sadece komik olmak için de eleştiri yapan insanlar var.

SORU: Birazda dizilere göz attığımızda, Bugünkü konjonktür daha aksiyoner. Görünen o ki, yapımcılar ihtiyaca cevap verme telaşı içerisinde. Diziler her geçen gün cinselliği ve gerilimi daha çok ön plana çıkarıyor. Bunun sanatı bir güç olmaktan çıkarıp sadece bir zevk unsuru haline getirdiğini düşünüyor musunuz?

 YANIT: Diziyi sanat olarak pek görmemek gerekir. O kadar çabuk tüketim ve işi kurtarma var ki, günde 30-40 sayfa çekip, film yetiştirmek sanat olamaz. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey de yok. Dediğiniz tarzda diziler yapılıyor ve çok fazla izleyici buluyor. Az önce demiştik, halk iyi olanı seçer ve iyi olana gider, o zaman bunlar iyimi ki halk izleyip, birinci yapıyor. Eğer bunlar yanlış bir şeyse, hemen yayından kaldırılması gerekir. Kalkmıyor, devam ediyor. RTÜK gibi resmi bir müessese de buna müdahalede bulunmuyor. Bazı dizileri de çok beğenmemek doğru değil. Örnek vermek gerekirse, “Kayıp Şehir” isimli dizi, benim çok beğenerek seyrettiğim bir yapımdı. Bana göre çok kaliteliydi. Vahşete yönelik yapımları çok zararlı buluyorum. Televizyon ticari bir müessese ve bu yapımların dozunu iyi ayarlamak gerekir diye düşünüyorum. Ne anlatılmak isteniyorsa, insanları rahatsız edici bir şekilde değil, sanatsal bir kurgunun içinde kalarak anlatmak gerekir. Televizyonda insanlara doğru mesajlar verecek dizilerin yayınlanması kanaatindeyim.

SORU: Popüler magazin kültürünün, sinema, dizi ve tiyatro eksenindeki kurgusunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

YANIT: Magazin her üçünde de olmak zorunda. Ama magazin, tiyatroyu hiçbir zaman desteklemedi ya da bir parçası olmadı. Ancak sinema için bu söylenemez. Magazin sinemayı desteklemezse, onun reklamını yapmazsa ve hakkında konuşulmaz ise biraz zor seyredilir. Bunun nedeni de çok fazla olması. Magazinsel olan, ekranda çokça yer alan kişiler oynatıldığı zaman o dizi ve sinemayı seyretmek de orantılı olarak artıyor. Ben reklama inanan bir insanım. Eşim Metin Serezli’nin çok güzel bir sözü vardı o da, “eğer piyesim izlenirse, salonum dolarsa ben daha çok reklam veririm, çünkü o zaman onu desteklerim” idi. Bizde tam tersi var; iş oluyor, oyun izleniyor o zaman reklamları keselim artık. İyi giden, çok izlenen oyuna daha çok reklam parası harcamak Metin Serezli için çok önemliydi.

SORU: Şimdi biraz özele gelelim. Tiyatro merakınız nasıl doğdu?

YANIT: Tiyatro merakı okulda doğdu. Küçük yaşta aynanın karşısına geçip, taklit yapardım. İlkokul beşinci sınıf öğrencisiyken, bir müsamerede kelebek rolü oynadım.  Ardından bu tiyatro ateşi içime düştü. Ardından koleje başladığım ilk sene piyeste oynadım. Son senemde yani mezun olurken yine tiyatro oynuyordum. Yine son sınıfta bir oyunda, Haldun Dormen’in ilgisini çekiyorum ve kursa yazılıyorum. Ardından Haldun Dormen, bana profesyonel tiyatrocu olma teklifini sundu. Onu sahnelediği oyunla da profesyonel hayatıma başladım. Haldun Dormen benim için çok önemli bir isimdir. Hem bu mesleğe başlamama, hem de eşim Metin Serezli ile tanışmama vesile olmuştur.

SORU: Sahneler, sinema ve televizyon derken tam 45 yıllık başarı dolu sanat hayatınızı geride bıraktınız.  Yaşama sevincinizi, enerjinizi hiçbir zaman kaybetmediniz. Sizce bu olgunun sırrı nedir acaba?

YANIT: Bu olgunun tek bir sırrı var o da, ailedir. Çünkü onun mutluluğunu, onun huzurunu sahneye de taşıyabiliyorsunuz. Sahnenin sıkıntısını evinize ailenize de taşıyabilirsiniz. Her zaman söylediğim bir şey var, dünyanın en büyük ödüllerini alabilirsiniz, ancak eve geldiğinizde sizi onunla karşılayacak bir aileniz yoksa o ödülün hiçbir anlamı olmaz. Ancak aileniz varsa o ödül her zaman parıldar. Çünkü siz onu paylaşmışınızıdır. Benim için en büyük acı, paylaşamamak. Eşimi bir kez daha Fenerbahçe camiası içinde anmak ayrı bir onur. Çünkü o bir Fenerbahçe hastasıydı.   

SORU: Ve Fenerbahçe… Müthiş bir Fenerbahçelisiniz. Konuştuğum Fenerbahçeli taraftarlar daha isminizi duyunca “Nevra abla, sen çok yaşa” slogan ve marşlarla hemen size büyük sevgilerini gösteriyorlar. Bu büyük taraftarın da sevgisini kazanmak sizin için nasıl bir duygu?

YANIT: Bunun en önemli sebebi, Metin’in aşırı Fenerbahçeli oluşu. Gittiğimiz her yerde Fenerbahçe bayrağını taşıması, evimizdeki kırmızı renkli koltuklardan dahi hoşlanmaması ve kaldırtması. Eşim böyle bir Fenerbahçeliydi ve ben de eşimden dolayı Fenerbahçe taraftarı oldum. Bizim evde sadece Fenerbahçe konuşuldu. Ben Fenerbahçe kazansın diye dua ederdim, çünkü aksi durumda Metin’in suratı adeta sirke satardı. Fenerbahçe dendiği zaman bizim evde hayat dururdu. Şunu da söylemek isterim, en büyük davetlere, en büyük düğünlere Fenerbahçe’nin maçı olduğu için katılamamışızdır.

SORU: Fenerbahçe’nin maçının olduğu gün, bir taraftar olarak maç gününe nasıl hazırlanıyorsunuz? (Örneğin; Fenerbahçeli taraftarlar, maç günü sabahtan Fenerium lisanslı ürünleri olan; Forma, Sweatshirt, T-Shirt, Atkı, Şapka vb. gibi giysilerini giyerek, toplanırlar seçtikleri bir restoranda kendilerine sabah kahvaltısı & branç ziyafeti düzenlerler, maç saatine kadar restoranda grup olarak şarkılar, marşlar söyleyerek çok güzel bir atmosferde hoşça vakit geçirirler, sonrada stada geçerek maçlarını izlerler) tabii ki, boş zamanınızda arkadaş ve dost gruplarıyla sizin böyle bir geleneğiniz oluyor mu? İlave olarak; Fenerbahçe’nin galip gelmesi için özel bir toteminiz var mıdır?

YANIT: Metin’in şöyle bir totemi vardı: Bana, “sen yanımızda durma” derdi. Genellikle küçük oğlumla birlikte maçları izlerdi. Maç olduğu gün, hele de bir misafirimiz gelecekse kendisini maça göre ayarlardı. Bizde onun istediği yemeklerin, hazırlıklarını yapardık. Küçük oğlum geleceği zaman forması, şapkası, atkısı vs. her şeyiyle maça hazır hale gelirdi. Metin de formasını giyerdi. Son zamanlarında dahi Fenerbahçe formasını giymek adet haline gelmişti. İşte, bizde totem olgusu böyleydi.

SORU: Fenerbahçelilerin artık kankası durumuna gelen (FENERIUM) mağazaları aracılığıyla dünyada milyar dolarlık iş kolu olan markalı ürünlerin satışını içeren  “Merchandising Pazarlamasını” ülkemizde Fenerbahçe’nin ilk gören kulüp olması ve müthiş kreatif becerisiyle sektörde hızlı yol alarak ciddi gelirler elde etmesi, bir Fenerbahçeli olarak sizi nasıl duygulandırıyor?

YANIT: Çok başarılı buluyorum. Çok güzel ve kaliteli ürünler de var. Özel günlerde, eşime ve çocuklarıma her zaman Fenerium’dan hediye almışımdır. Bu kadar fanatik olan insanları Fenerium’dan alınacak hediye kadar başka hiçbir şey mutlu edemez. Ürünleri çok güzel ve çok kalitelidir. Fenerbahçe ve Fenerium’un bende çok ayrı bir yeri var.

SORU: Endüstriyel sektör olan Milyar dolarlık büyük bir ekonomi haline gelen, eğlence sanayinin zafer çağında dünyanın en popüler ve en birleştirici sporu kimliğini kazanan ve aynı zamanda küresel bir gösteri sanatı olan futbolun, ülkemizdeki marka değerine sizce, Fenerbahçe Spor Kulübünün katkısı nedir?

YANIT: Tabii Fenerbahçe dendiği zaman onun başarılarının hiçbir şekilde tartışması olamaz. Fenerbahçe bir maç dahi kaybettiği zaman üzülür, sitem ederim. Fenerbahçe, bir markadır ve bu marka da hiçbir şekilde tartışılamaz. Diğer büyük kulüplerle de kıyaslandığında, şöyle de bir söz var, “düşmanın senin kadar iyi değilse, senin orada olmanın bir anlamı yok” Ben, karşımızda çok daha iyi rakip oyuncuların olmasını isterim. Böylece rekabet doğar ve onu geçmek için, ondan daha iyi olmak için elimden geleni yaparım. Büyük kulüplerin olması, kaliteyi arttırtma açısından çok önemlidir. Çünkü futbol star futbolcularla oynandığında göze daha hoş gelir,  futbolunun ürünü ise maçtır. İyi maçlar da izlenirlik oranını artırır, izlenirlik oranı artıca, o da marka değerini tetikler, marka değeri yüksek olan bir futbolun getirisi de iyi para olur. Bu olgunun en net ve bariz örneği para ve prestij ligi olan “Şampiyonlar Ligi”dir. 

SORU: 2012/2013 sezonunda Fenerbahçe futbol takımımızın UEFA Avrupa Ligi, Süper Lig ve Ziraat Türkiye Kupası gibi 3 kulvarda göstermiş olduğu başarı performansını nasıl değerlendiriyorsunuz?

YANIT: 3 kulvarda mücadele etmek çok zor ve önemli bir başarıdır. Hiç futboldan anlamayan birinin daha bunu alkışlaması ve tebrik etmesi gerekir. Çok gurur verici bir durum. Önceleri Fenerbahçe’nin başarısına Metin mutlu olacak diye sevinirdim, şimdi ise bir miras kaldı bana. Fenerbahçe taraftarıyım ve onun elde edeceği başarılarla ben de mutlu oluyorum.  Televizyonda ya da gazetede Fenerbahçe haberlerine farklı bakıyorum. Avrupa liginde finalin kapısından döndük, süper ligi her türlü olumsuzluğa rağmen 2. sırada bitirdik, Ziraat Türkiye Kupasını bu sezon bir kez daha aldık. Bir sezonda 64 maç yapıp böyle bir zafer elde eden bir takım daha varsa söylesinler bana. O nedenle takımıza, hocamıza ve büyük başkanımıza sonsuz teşekkürler.

SORU: 2013/2014 yani önümüzdeki sezonda nasıl bir Fenerbahçe Futbol takımı görmek istersiniz?

YANIT: Çok başarılı bir Fenerbahçe bekliyoruz. Yeni transferler yapılmış, medya birbirine giriyor, Aziz Başkan harika ve devam ederekten güzel bir futbolla mücadele eden Fenerbahçe diyorum. Aziz Yıldırım, Fenerbahçe için çok önemli bir unsurdur. Fenerbahçe’ye olan bağlılığı çok aşikârdır. Fenerbahçe, Aziz Yıldırım’ın çocuğu diyebiliriz.  Tutkulu bir başkanımız var. Tanrı Aziz başkanımızı camiamızın başından eksik etmesin.

Bu keyifli söyleşimizin finalinde; dilerseniz Fenerbahçe camiasına, Büyük Başkanımız Sayın Aziz YILDIRIM beyefendiye ve taraftarlarımıza iletmek istediğiniz mesajlarınızı ve son sözlerinizi alarak röportajımızı sonlandıralım.

“Benim için Fenerbahçe’nin değeri ve önemi Metin’den dolayı da çok önemli. Fenerbahçe’nin ve Aziz Yıldırım’ın bundan sonra çok daha başarılı olmasını diliyorum. Ailemizin mutluluğu için istiyorum. Her geçen gün Fenerbahçe’yi daha fazla takip etmeye çalışıyorum. Ayrıca sorduğunuz sorular gerçekten çok mükemmeldi, karşılaştığım sorulardan çok farklı ve tam bir profesyonellik içerdiği için size de çok teşekkür ederim. Harika bir röportaj oldu.”

Bizde Fenerbahçe Dergi grubu olarak; bu güzel ve keyifli söyleşi için Uluslararası çağdaş sanat boyutları yakalayabilmek açısından çok boyutlu ve çok derin kültür kaynaklarına eğilen, zamanının önemli bir bölümünü ayırıp, ciddi uğraşlar veren; çağdaş Türkiye sanatının yükselmesi için 45 yıldır sessizce ve büyük titizlikle çalışmalarını sürdüren Türkiye’nin ulusal gururu olan, müthiş Fenerbahçeli; Sayın Nevra SEREZLİ hanımefendiye teşekkürlerimizi iletiyor ve kendileri sağlık, mutluluk ve başarı dolu güzel yarınlar diliyoruz.

 

İyi ki varsınız Sayın Nevra SEREZLİ hanımefendi.