Spor Yazarı | FIFA Players' Agent

Dr. Öğr. Üyesi Sedat Hayran

SAYIN AHMET GÜLHAN…

O la laaaaa… İşte şahane bir entertainment insanı daha… Bugün onur ve gurur duyduğumuz, tüm insanlığa ait Türk tiyatro, sinema ve televizyon dünyamızda dram, mizah ve güldürü sanatının yadsınamaz kült ismi ve ülkemizin ulusal gururu Sayın Ahmet Gülhan… 1967 yılında toplumsal ve politik taşlamalarıyla ünlü “Devekuşu Kabare” Tiyatrosunun kurucularından… Derin bilgi dağarcığı ve geniş kültürel birikimi, espri, sıçrayan zekâ ve tatlı bir konuşmayla bize, bizi anlatan harika bir iletişim ustası… Samimi, sahici, hep gelişmeye açık dünyasıyla çok zengin bir adam ve on numara insan… “Global Arts & Entertainment” dünyasında Ahmet Gülhan rüzgârı estiren beşi bir yerde bir adam o. İyi bir sanatçı, iyi bir düşünce adamı ve eleştirmen, iyi bir akademisyen, iyi bir sporcu ve şöhreti iyi taşıyan bir Mega Star… Harika da bir sporculuk geçmişi var, Fenerbahçe Spor Kulübünde defalarca Türkiye Şampiyonlukları kazanmış rekortmen bir lisanslı atletimiz… Ayrıca Yüksek Divan Kurulu Üyemiz… Derin ve bilge… Hep pozitif… Hayata karşı şahane bir hoşgörüsü var… Hayat mottosu, “Evrendeki iyiden asla vazgeçme!”… Hayatın motifini bu duyguyla özetliyor; Umut… “Hayat hep iyiye yön kırar. Yarın, bugünden daha iyi olacak”  diyor… Bize de o duyguyu aşılıyor ve o yüzden de alkışı hak ediyor… Değerli sanatçımız Sayın Ahmet Gülhan beyefendiyi bu ayın konuğu olarak röportaj Sponsorumuz Dalyan Club Tesislerinde konuk ettik…

Evet, adeta gösteri sanatları için yaratılmış, çoğu Devekuşu Kabare tiyatrosunda olmak üzere bugüne kadar 40’a yakın tiyatro oyununda rol almış, televizyonda ise “Biz Size Aşık Olduk ve Sev Kardeşim” dizileriyle izleyiciyi ekrana çivileyen yılların eskitemediği tiyatro sanatçısı Sayın Ahmet Gülhan beyefendi… Egolarından sıyrılmış, kaprislerinden arınmış bir insan. Tüm şöhret ve başarılarına rağmen hala içten ve samimi… Edebiyat, kültür sanat, gezdiği gördüğü yerler, onun iç dünyası, onun hisleri… Güler yüzlü, ayrıca çok keyifli, onunla zaman şahane geçiyor ve insana gerçekten büyük huzur ve mutluluk veriyor.

Tiyatro yapmanın büyüsünden ayılmayı reddetmenin ciddiyeti, sorumluluğu ve çekiciliğiyle her zaman yaşamın anlamına, “gülücükler” konduran muzır bir adam betimlemesiyle karşımıza çıkıyor… Lafı dolandırmıyor, direkt konuşuyor, mütevazılığıyla kendisini sevdiriyor ve hakikaten kafasını başka türlü çalıştırarak fark yaratıyor… Bizim de ihtiyacımız olan aslında bu. Böyle bir mizah anlayışı ve böyle kendini kasmayan sanatçılar…

Ve hep üretken… Kendi kendine yeten, muhteşem bir insan... Onun tiyatro aşkı, hayat iştahı, yazıp sergiledikleri oyunlar ve vizyonerliği sanatseverlere müthiş ilham veriyor… İnsanın içine işliyor, ruhuna değiyor. İçimizdeki bilinçaltı monologları tiyatro sahnesinde adeta su yüzüne çıkıyor… Kültürel gelişmeyi sağlayan gizil güçlerden biri olan ve sanatsal yaratıyı en etkin biçimde topluma aktaran tiyatro kapsımda; mitoloji, arkeoloji, sanat tarihi, tasavvuf içerikli kültürel mirasları anlatıyor bize… Anlatırken de kendinden geçiyor, sanki transta gibi oluyor… Onu dinleyince, üzerimizde ne kadar çok ve farklı medeniyetin etkisi olduğunu anlıyoruz. Ona göre Homeros da biziz, Herodot da, Yunus da, Mevlânâ da…

Tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu, senaryo yazarı ve yönetmen, gibi tanrı vergisi yetenekleriyle “Global Arts & Entertainment” dünyasının yadsınamaz kült ismi olan Dünya Sanatçımız Sayın Ahmet Gülhan beyefendiyi siz değerli taraftarlarımız için; İstanbul’un en köklü ve en prestijli mekânlarından; eğlence ve spor kompleksi “Dalyan Club Tesislerinde” ağırlayıp; Çağdaş sanat kültürü, bilimsel yorumları, o fantastik sanat hayatı ve naif film ve dizileri, korkularından, hataları, keşkeleri ve itiraflarına, ilave olarak Sanat ve Entertainment dünyasından Fenerbahçe’ye kadar birçok şeyi dolu, dolu konuştuk. Buyurun buradan okuyun; Keyifli dakikalar…

  

SORU:  Sayın Ahmet Bey, çağdaş sanat sektörünün önemli bir sanatçısı ve düşünce adamı olarak sizden öncelikle, kökeni eski Yunan’da bağ bozumu tanrısı olan Dionysos adına yapılan dini törenlere dayanan evrensel tiyatronun ülkemizdeki tarihsel sürecini rica ederek söyleşimize zevkli bir konuyla başlayalım.    

YANIT: Tiyatronun Türk edebiyatında yer bulması Tanzimat dönemiyle başlamıştır. Tiyatro örnekleri Osmanlı döneminde pek yoktur ama tiyatro sanatının temelleri de bu dönemde atılmıştır. Osmanlı aydınının yüzünü tamamen Batı’ya döndürdüğü bir dönemdir. Fransız İhtilali ile geleneksel Türk tiyatrosu da bu dönemde ciddi gelişmelere uğramıştır. Tanzimat döneminde, oyun yazma tekniği pek bilinmediği için, şairler ve yazarlar ne kadar önemli olurlarsa olsunlar, Avrupa tiyatrosunu, özellikle İngiliz, Alman, Fransız tiyatro yazarlarını örnek alarak yazmışlardır. Çeviri ve adapte çalışmaları bu dönemde yaygınlık kazanmıştır. Eserlerde yoğun biçimde Moliere, Corneille, Goldoni ve Shakespeare etkisi görülmüştür. Bu dönemde oyunlar genellikle komedi, trajedi, dram ve melodram niteliği taşımıştır. Komedilerde klasisizm akımının, dramlarda ise romantizm akımının etkileri görülmüştür. Namık Kemal’in yapıtlarında Victor Hugo ve Schiller büyük rol oynamıştır. Komedi türünde Moliere, en çok örnek alınan kişidir. Türkiye’de çağdaş anlamda bir tiyatro anlayışının yerleşmesi ve kurumlaşması Cumhuriyet dönemiyle başlıyor. Tiyatronun bir eğlence değil, kitlelerin eğitilmesinde yararlanılan bir kurum olduğu anlayışını savunan Muhsin Ertuğrul, Batı tiyatrosundaki yenilikleri (yorum, sahne tekniği, yönetim vb.) Türk tiyatrosunda uygulamaya koymuş, tiyatronun İstanbul dışındaki şehirlere yayılmasına katkıda bulunmuştur. Sinema ile de yakından ilgilenen Muhsin Ertuğrul, Türk sinema tarihinde "tiyatrocular dönemi" olarak adlandırılan ilk evreye de damgasını vurmuştur. Tiyatro meslek okulunun açılmasına öncülük etmiş, Devlet Tiyatrosu ve Operası’nın kurulup gelişmesine katkıda bulunmuş, ilk kez bir tiyatro dergisinin yayımlanmasını gündeme getirmiş, çocuk tiyatrolarının sürekliliğin sağlamış, yerli tiyatro yazarlarını özendirmiş, halkı tiyatroya çekecek bazı yöntemler geliştirmiştir. Muhsin Ertuğrul’un modern tiyatrodaki, sinemadaki atılımları çok mükemmel ve saygıdeğerdir, şeklinde özetleyebilirim.

SORU: Trajedi, dram ve komedi ekseninde ki modern tiyatro için yorumlarınız…

YANIT: Modern tiyatronun ortaya çıkış sürecinde, kendisinden önceki klasik tiyatronun geçerli olan bütün tabuları yıkılmıştır. Modern tiyatro, genel hatlarıyla hayatı klasik tiyatrodan daha ayrı olarak iç yüzüyle de sahneleme temeline dayanır. Normal hayatta olayların ve yaşantıların daha derinine inerek derinlerdeki anlamları oyunlarda ifade etmeye çalışır. Bu da hem doğayı, hem de insanı anlatırken birebir taklit ve anlatım üslubuna uymadan daha geniş perspektiflerden değerlendirme üsluplarını seçer. Bu durum mantık açısından toplum mantığına çok uymasa da insanın iç dünyasının kapılarını aralamak, modern tiyatronun altın kuralıdır. Bu yüzden modern tiyatro sayılabilecek bir oyun sergilenirken, replikler saçma olabilir; doğaçlama yapılan hareketler de keza saçma olabilir; ancak bunu eleştirmekten ziyade modern tiyatro kuralları çerçevesinde değerlendirmek gerektiğinden normallik ya da gerçeklik kalıpları aranmamalıdır.

SORU: Kültürel gelişmeyi sağlayan gizil güçlerden biri olan ve sanatsal yaratıyı en etkin biçimde topluma aktaran tiyatro, toplumu ne şekilde bilinçlendirmeyi amaçlar?

YANIT: Aslında tiyatro lüks ve süslü bir şey değildir. Tiyatro halk içindir. Halkın tiyatroya alışkanlığını sağlamayı en iyi beceren ülke de Rusya olmuştur. Orada tiyatrolar neredeyse bedavadır. Herkes tiyatroya gidebiliyor. Türkiye hala bunu sağlayamadı. Sağlar gibi olurken sistem değişiyor. Yönetimler değişiyor. Bazı yönetimler sanat düşmanı oluyor.. Günümüzde de maalesef sanata uzak bir yönetim biçimi var. Ayıp olmasın diye kenarından kıyısından bir şeyler yapıyorlarmış gibi görünüyorlar. 1950’lerin, 1960’arın tiyatro seyircisi de, anlayışı da günümüzde artık yok. Kaybolmuş durumda yani. Bu olgu; bilinçlendirme bilgilendirme, aydınlatma yani tamamen çaba isteyen bir şeydir. Shakespeare’in çok güzel bir lafı var; “Tiyatro halkın aynasıdır, oraya bak, gör kendini.”

SORU: Tiyatro alanında ortaya konulan eserlerin içeriğinin, biçiminin ve dünya görüşünün toplumsal olarak temellendirilmesi, sosyal ve sınıfsal konumlarıyla ilişkilendirilmesi, günümüzde sahnelenen tiyatro oyunlarında ne denli ön planda oluyor?

YANIT: Halkın eğitimiyle; bilhassa kırsaldaki insanın, işçi sınıfının eğitimiyle tiyatroyu seyredilmesi gereken bir gereç olarak kabullenmesine bağlıdır. Türkiye’de bu yapıldı. İşçi tiyatroları, halk tiyatroları yapıldı tiyatro eserlerinde dünya görüşü, toplumsal olarak temellendirilmesi, sosyal ve sınıfsal konumlarıyla ilişkilendirilmesi hep sahneledi ama halk bilmiyor ki. Halk eğitimsiz. O zaman ne oldu? Tiyatro sanatı büyük kentlere kaydı. Yani burjuva denilen başka bir kitleye doğru yön kırdı. Toplumumuzda burjuva kavramı da yanlış tarif ediliyor. Aslında eğitimli, meslek sahibi insanlar burjuvadır. Bunun küçük burjuvası vardır, büyük burjuvası vardır. Bir üçgen yaparak bunu aşağıdan yukarı doğru dilimlesek; en altta kırsal var, onun üzerindeki kısa dilimde işçi sınıfı var, onun üzerindeki daha dar kesimde eğitimli, üretken, meslek sahibi insanlar var ki burjuva onlardır. Onun üzerinde sermaye, patron ve patronajlar var, onların tepesinde de daha büyük patronlar var. Büyük patronlar tiyatroya gitmez. Aşağıdaki üç dilimi tiyatro meraklısı hale getirirsek bu sorunun tam cevabını buluruz. Bugün değil ama inşallah ilerleyen süreçte mümkün olacak, diye düşünüyorum.

SORU: Sergilen ve izleyen açısından günümüzde tiyatro kurgusunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

YANIT: Güzel oyunlarımız var sergileme sayısı çok az. Mesela Ali Poyrazoğlu. Tek tiyatro salonu olan arkadaşımız. Şişli’de Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu var. Ali Poyrazoğlu kendi salonunda oynayamıyor artık, İstanbul içinde AVM’lerde turne yapıyor. Seyircinin ayağına giderek büyük salonlarda oynamak gibi bir gerekçesi var. Bakıyorsunuz ayda 8 oyunu geçmiyor. Ben tiyatro yaptığım dönemlerde ayda 40-50 oyun oynuyordum. Ayda 8 oyunla ben tiyatro yapıyorum diyemem. Ali direniyor. Çok da doğru götürüyor ama 8’i geçemiyor ayda oynadığı oyun. Salonu yok çünkü. Bütün tiyatrolar böyle. Genç arkadaşlarımız tiyatro kuruyorlar, ayda 4 oyun, 6 ya da 8 oyun. Bir tek Şehir Tiyatroları oyununu dolaştırdığı için onlar da ayda 15 oyun oynayabiliyor.

SORU: Sektörde büyük tepkilere yol açan ödeneğinin bir bölümünün ya da tamamının yerel yönetimlerce karşılandığı Şehir Tiyatrolarının bir ara kapatılması kararı gündem oluşturmuştu, siz de Tiyatro Oyuncuları Derneği Başkanıydınız ve Şehir Tiyatrolarının kapanmasını engellediniz süreç içinde nasıl bir mücadele verdiniz?

YANIT: Evet, söylediğiniz gibi; Şehir Tiyatrolarını kapatmaya kalktılar. Ben de Tiyatro Oyuncuları Derneği Başkanıydım. Siyasi mekanizmayla çok karşı karşıya geldik. Sonra medyayı 120 sanatçıyla dolaştım, bunun olamayacağını söyledim. Sonra Büyükşehir Belediye Başkanımız, Sayın Cumhurbaşkanımız, “Söylediklerimiz yanlış anlaşıldı” dedi. Böylece etkin ve stratejik bir organizasyonla kapatılmasını engelledik.

SORU: Bazı tiyatro seyircilerinin kendi favori tiyatroları oluyor sizce, favori tiyatrolarının öncelikli tercih olmasının nedeni nedir?

YANIT: Tiyatro seyircisi kendi beğenisine göre konuyu seçer. Bu, yalnız bir tiyatroya gider ötekilere gitmez anlamında değildir. Örneğin; Kenterlerin seyircisi bellidir. Bu kitle başkasına da gider ama ille ona gider, onu kaçırmazlar. Seyircinin düşünceleri, yaşam tarzları, inanışları, cinsiyetler, yaşları, birebir iletişim seyircinin oyuna müdahalesine uygun bir ortamın yatılması vb. gibi olgular tercih yapmada önemlidir.

SORU: Söz Hababam sınıfından açılmışken Rıfat Ilgaz ile Ertem Eğilmez’in bir mahkemelik davası da oldu değil mi?

YANIT: Evet, yukarıda açıkladığım gibi Rıfat Ilgaz’ın kitabından ilk Hababam Sınıfı’nı Ulvi Uraz Tiyatrosunda ben, Zeki Alasya ve Metin Akpınar, üçümüz oyunlaştırdık. Küçük sahnede yıl 1965. Sonra Hababam Sınıfları modası çıktı sinema filmi yapıldı seriler halinde devam etti ve işte sözünü ettiğiniz mahkeme olayı da bu noktada başladı. Hababam Sınıfı parasız, yatılı fakir çocukları için yazılmış bir romandır. Romanın orijinalinde kız öğrenci yoktur. Bir tek erkek Sevim vardır, o da çocuklar Sevim’i rahatsız etmiş, annesiyle şikâyete gelir, hepsi odur. Ama Ertem Eğilmez’in yaptığı filmlerde kız-erkek karışık oldu, danslar çıktı vs. olay böyle olunca da Rıfat Ilgaz’la Ertem Eğilmez o yüzden mahkemelik oldular. 1980’li yılların başında Şan Tiyatrosunda Hababam Sınıfı müzikalini oynadık. Ben, Adile Naşit, Şener Şen, Ayşen Gruda, Şevket Altuğ, Derya Baykal ve 16 kişilik öğrenci kadrosu ile büyük beğeni topladık. “Ben de müfettiş rolünü oynamıştım.”

SORU: Daha çok elit kitleye hitap eden, vasat oyunculukların sergilendiği “aperatif” tiyatro desem düşünceleriniz…   

YANIT: Günümüzdeki apartman tiyatrolarıdır. Genç bir takım iş bulamıyorlar bir araya gelip 5-6 kişilik oyunlar yapıp, 30-40-50 kişilik salonlarda tiyatro yapıyorlar. Bu tiyatro değil, başka bir şey. Biz Devekuşu Kabare’yi kurduğumuz zaman ben 27 yaşımdaydım, Metin 26 yaşındaydı. Ne kadar genciz değil mi? Bunlar da 25, 28, 30 yaşındalar. Ama cesaretleri yok. Trajedi, dram ayrı bir eğitim ister. Ben komedi tiyatrosunu seçtim ama hiç komiklik yapmadım. Şöyle baktığım zaman izleyiciden reaksiyon geldiğini biliyorum. Seyircinin bana taktığı bir isim var, çok hoşuma gidiyor: Ciddi komik. Örneğin; Güldür Güldür’deki çocukların yeteneklerini çok seviyordum Hepsi çok yetenekli ama giderek karikatüre döndü. Komiklik yapacağız diye neler yapıyorlar. Bunlar tatsız şeyler ve dünyada örneği yok. Seyircinin bu hale gelmesinin birinci sebebi de Şahan Gökbakar’dır. Sakallarla falan, küfür vs… O seyircinin algılamasıyla ve eğitimiyle ilgili bir trend. Herkes artık öyle yaparsa ünlü olacağını zannediyor. Oyunculuk değil bunlar. Ama seyircinin hoşuna gidiyorsa seyircinin eğitiminde bir sıkıntı var demektir.

SORU: Bir tiyatro sanatçısı için Shakespeare rolü oynaması neden zordur?

YANIT: Güzel bir soru… Shakespeare oyunculuğu başka bir şey. İngiltere’de bile her İngiliz oyuncu Shakespeare oynayamıyor. Yalnız Oxford’daki Shakespeare atölyesinin oyuncuları bunu başarabiliyorlar. Çünkü bir Shakespeare oyuncusunun el jesti, tavrı çok değişiktir, çok özel bir kurgulamadır. Bizde oynanan Shakespearelerde karmakarışık oluyor. Bir tanesi Shakespeare oyuncusu, bir tanesi Moliere oyuncusu, bir tanesi mahalle muhtarı gibi oyunlar seyrediyoruz. Bunun bir ana, temel öğretisi yok. Konservatuvarlarımızda da yok. Muhakkak özel eğitim gerekiyor. İngiltere’de atölyelere katılıp, seyredip gelen yönetmenlerimiz var. Onlar sahneledikleri zaman mümkün olduğunca yaklaşıyorlar.

SORU: Bir zamanlar TRT’li yıllarda örneğin; “Arkası Yarın” vb. gibi radyo tiyatroları vardı ve zevkle dinlerdik. Ülkemizde onca yerel, bölgesel ve ulusal radyoların olmasına rağmen radyo tiyatroculuğu programlarına pek rastlayamadığımız şu günlerde sizce yapılmamasının nedeni nedir? Acaba radyo tiyatroculuğunun modası mı geçti yoksa radyolarda ki ticari kaygı mıdır?

YANIT: Türkiye’de televizyon 1969’da başladı. 1960’lı yıllarda radyo tiyatrosu çok popülerdi. Biz de radyo tiyatrosu oynardık. Hatırlarsanız bir zamanlar televizyon ekranlarında bir “Bizimkiler” dizisi vardı. O yıllarda biz bu dizinin radyo versiyonunu oynadık. Yeni evliydim 1975’te arkası yarın gibi bir radyo programı yaptım. Zihni Küçümen yönetmendi. Umur Bugay’ın Kısmet Apartmanı diye oyunu var. Ben kapıcıyı oynuyorum, Şevket Altuğ kiracıyı oynuyor. Ulvi Bey’de ev sahibini oynamıştı. Televizyonların çıkması radyo tiyatroculuğunun cazibesini kaybettirdi.  Ama Radyo Tiyatroculuğunun modası geçmez. Bu bir geçiş dönemi, bir çöküş dönemi ve kurtuluşa ihtiyacı var diyelim. Çünkü radyo da olsa özünde tiyatro var ve Tiyatro antik tiyatroyla başlamıyor. 4000 yıllık bir geçmişten geliyor kökeni eski Yunan’da bağ bozumu tanrısı olan Dionysos adına yapılan dini törenlere dayanıyor yani…

SORU: Bir de günümüzdeki Televizyon dizileri desem düşünceleriniz ne olur? 

YANIT: Bir kere Televizyon patronları televizyonculuğu bilmiyor. Oradan başlayalım. Saat 20.15’te başlayan dizi 23.45’te bitecek. Yani koskoca Prime Time kuşağı bir diziyle bitecek. Böyle şey olur mu? Nerede RTÜK. Bizim dönemlerimizde RTÜK kuralları vardı; şu kadar eğlence, şu kadar müzik, şu kadar belgesel, bu kadar dizi gibi… Bunu ihlal etmek ceza sebebiydi. Şimdi 45 dakika özet, 1 saat 15 dakika reklam, bilmem ne derken oluyor sana 4 saat. Haber bitiyor 19.45’te. Dizi başlıyor 24.00’da bitiyor. İzleyiciler çalışan kesim. İnsanlar işten geliyor, yemeğini yiyor haber izliyor, dizi başlıyor. Bu insanlar ertesi gün erken saatlerde işe gitmek için yollara düşecek, 23.45’e kadar dizi seyredebilir mi? Be kanal sahibi, hiçbir dizi böyle yürür mü? Sonrasında reyting alınamadı gerekçesiyle 5-10 bölümde final ama yazık. Bir gariplikte dizi senaryolarında oluyor. Örneğin; Kanal D televizyonunda “Mehmed Bir Cihan Fatihi” adlı yeni bir dizi başladı. Güzel hayırlı olsun. Kenan İmirzalioğlu Fatih Sulatan Mehmed’i, Gürkan Uygun ise Delibaş karakterlerini canlandırıyorlar. İyi güzel de; bunların ikisi Bizans’a girdiler. Ajan gibi Bizans’ın içinde dolaştılar. Böyle dona kaldım ben Bu ne biçim bir senaryo, bu nasıl bir tarih bilgisi? Ne işi var Fatih Sultan Mehmet’in Bizans’ın içinde. Tiyatro, sinema, dizi gibi görsel sanatların topluma eğitsel katkıları vardır. Sadece reyting uğruna toplumu böylesine yanlış bilgilendirme doğru değildir.  

      

SORU: Şimdi biraz da kariyerinizden söyleşimize devam edelim… Henüz 16 yaşındasınız ve Lise yıllarında Yeldeğirmeni Spor’un amatör lisanslı çok başarılı bir sağ açık futbolcusuydunuz… Neden devamı gelmedi?

YANIT: Kadıköy’de doğdum. Gençliğim Kadıköy’de geçti. Küçük yaşta futbol oynamaya başladık. Bir arsamız vardı ama topumuz yoktu. Mehmet Ali Yılmaz’ın babasının bakkal dükkânı vardı. Adı Laz Bakkal’dı. Mehmet Ali benden 4 yaş küçüktür. Onun topu var. Ona, “Topu getir” derdik, “Ben de oynayacağım” derdi. “Tamam, seni kaleci yapacağız” derdik. Takımlar kurulur, Mehmet Ali’ye, “Sen şimdi yedeksin, ikinci devre seni alacağız” derdim. İkinci devre almayınca topunu alır eve kaçardı. Çok iyi top oynayan arkadaşlarım vardı. Yel değirmeni bizim takımımız Amatör 1. Küme’de. Futboldan başka bir özlemimiz yoktu. Bir taraftan Akşam Teknik Üniversitede Makine Mühendisliği okuyorum, bir taraftan da gündüz çalışıyorum. Babam az maaş alıyordu. Mesela 12 yaşımdaydım yaz tatilinde çalışmaya başladım. İlk Demokrat Parti Kadıköy binasının çay ocağında çalışıyorum. Odalara çay götürüyorum. 2 lira alıyorum. Hafta sonları arkadaşlarla sinemaya gidiyoruz falan. İkinci sene Fenerbahçe plajında çiklet satıyorum. Üçüncü sene bir tornacıda çalışıyorum vs. Hayatım çalışmakla geçti. Hem çalıştım hem okudum. Futbola pek zaman ayıramıyordum. İyi futbolcuydum ama Fenerbahçe beni futbola alır mıydı ayrı mesele. Amatörlük işte sonu gelmedi. Meslek olarak seçilecek durumda değildi, tamamen gönül işiydi.

SORU: 1956 -1960 yılları arası Fenerbahçe Kulübünde atletizm sporuna başlıyor ve ilk yılınızda gençler İstanbul şampiyonu oluyorsunuz o yaşta ki bir genç için nasıl bir duyguydu?

YANIT: Fenerbahçe her zaman benim idolümdür. Ayrıca semtimizin takımıydı. Öylesine bir büyük kulübün formasını giymek bile büyük onur ve heyecandı benim için. O, onura layık olmak için tüm gücümle antrenmanlarda çok çalıştım. Yarışmalar ise bana adeta mola gibi gelirdi ve çok kolay birincilikler aldım. Ne diye bilirim ki, elbette büyük gururdu benim için...

SORU: Adeta bu başarının tesadüf olmadığını kanıtlarcasına giderek yükselen bir başarı grafiği çizmeye devam ediyor, 400 metre engelli ve 4×400 gençler bayrak yarışmacısı olarak 1959-60 yıllarında İstanbul ve Türkiye şampiyonu oluyorsunuz. Sizi bu başarılara götüren yol haritanız neydi?

YANIT: Hocam Doğan Acarbay’dı. O da Kulübün Yüksek Divan Üyesidir. Deniz Lisesi’nde Beden Eğitimi Öğretmeniydi. Çok hocam oldu. Hep iyi hocalarla çalıştım. Çok iyi idmanlar yapıyorduk. Mesela kışın pist yarışmaları yok. Hocam bir kış programı verir. Haftada iki gün sıkı çalışırdım. Akşam işten gelirim, eşofmanları giyerim, Çamlıca’ya kadar kros yapardım. Deniz, içki, sigara yasaktı. Yazın Deniz’e girmek yasaktı. İstanbul karması, Ankara karması yarışı yapılıyor. 4x400 karma. Beşiktaş’tan Tuncay, Fenerbahçe’den bendim. 1959’da..4x400 Gençler Türkiye rekorum 1996’da yenilendi. Ben Fenerbahçe’ye emek vermiş, Fenerbahçe yönetiminde görev almış biri olarak Atletizm Şubesi’ni çok istedim ama Atletizm Şubesi’ni mahvettiler. Dışarıdan Dünya şampiyonu geliyordu. Kanadalı 100 metreciydi Fenerbahçe formasıyla müsabakaya sokuyorlardı, 20 bin dolar verip gönderiyorlardı. Her müsabakada her kulüp iki atletle temsil edilir. 3. kişi yoktur. Sen dünya şampiyonuna para karşılığında Fenerbahçe formasını giydirirsen aşağıdan adam gelmez.

SORU: Gelecek vadeden bir atlet iken 1961 yılında atletizmi erken süreçte bırakmanızın sebebi acaba tiyatro aşkınızdan olabilir mi?  

YANIT: Hayır. 1960 Roma Olimpiyat takımına seçildim. Orada rekorlar, şampiyonluklar için değil koştuğum derecelerle genç bir atlet olarak ödüllendirildim Olimpiyat takımı seçiliyor. Benim yerime Aydın Tunalı’yı götürdüler. Seni Balkan Oyunlarına götüreceğiz, orada nasıl olsa derece düşünülmüyor dediler. Sonrasında beni Balkan oyunlarına da götürmediler. Takımı Roma’dan oraya direkt geçirdiler. 3 hafta sonra bir müsabaka koşuyoruz, Aydın Tunalı’yı 400 engellide baka baka geçtim. Sen nasıl öyle geçersin diye beni disiplin kuruluna verdiler. Ben de çivili ayakkabıyı çıkardım ve o çıkarış olayı noktaladım. Yani Haksızlığa uğradım ve bıraktım.

SORU: İlk profesyonel tiyatro kariyeriniz ‘‘Duvarların Ötesi” adlı oyunun ardından 1961’de Cahitler Tiyatrosunda başlıyor… Sizi Tiyatroya iten ana tema neydi?  

YANIT: Makine Mühendisliği okuyorum ve aynı zamanda teknik üniversitede teknisyen kadrosuyla çalışıyorum ve asistan pozisyonunda derse giriyorum. Tabii hocalarım da, mezun olduktan sonra asistan olarak devam edeceğimi söylüyorlar. Öbür taraftan 5-6 ay bir fabrikada çalıştım ve mezun olduktan sonra işletme şefi olarak çalışabileceğim söylendi. Aynı zamanda tiyatrodan da teklifler geliyordu. Tüm bu yaşananlar karşısında bir karar vermem lazım ama veremiyorum. Ben de askere gitmeye karar verdim, çünkü iyice düşünmek için fazlaca zamanım olacaktı. Yedek subay öğretmen olarak Mardin’e gittim. Orada da tiyatroyla ilgilendiğimi duymuşlar ve bir oyun oynamamı istediler. Ben de amatörce çalışan bir iki arkadaşla daha ‘Duvarların Ötesi’ni oynadık ve bu, Mardin’de büyük ses getirdi. Tabii bunun ardından o dönemin valisi beni çağırdı ve halk eğitim merkezini bana verdiklerini, orada oyunlar sergilememi istedi. Nitekim 7 oyun daha sergiledim. Terhis olacağım gün de Mardin halkının beni sahiplendiğini gördüm. Vali bana yine o gün, Mardin’de kalmamı ve birlikte Güneydoğu’da bir sanat ateşi yakmamızı istedi. Ben de kendisinden bu kararı almam için zaman istedim ve terhis olup ailemin yanına geldim. İyice düşündükten sonra da gitmeye karar verdim Ama Vali İzmit’e tayin olmuş. Evimizin kapısına polis geldi, Vali Sayın Bekir Suphi Aktan’ın İzmit’e beni çağırdığını söyledi. Gittim ve daha sonra İzmit Bölge Tiyatrosu’nu kurduk, iki oyun oynadık. Ardından Ulvi Uraz’dan teklif geldi ve iki yıl da orada oynadım. Sonra da Devekuşu Kabare…

SORU: Evet, şimdi oraya geçelim, yıl 1967 “Devekuşu Kabare” tiyatrosu ve Haldun Taner desem… 

YANIT: Haldun Taner ile ‘Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım’ oyununu oynadık. Oradan bir ahbaplığımız var ve ağabey-kardeş ilişkimiz söz konusu. Zeki ile Metin bir yıl önce ayrılmışlardı, onun yerine Müjdat ile Ali Poyrazoğlu’nu almıştım. Bunlar da Haldun Taner’e gitmişler, kendilerine bir oyun vermesini istemişler. O da gelin sizinle Kabare Tiyatrosu yapalım ama Ahmet de olsun demiş. Bunun üzerine bana haber geldi ve gittim ben de. Tabii Kabare’yi hiçbirimiz bilmiyoruz. Haldun Taner de, Almanya’da sanat tarihi tahsili yapmış bir isimdir, Nazi Almanya’sı döneminde. Kabare Tiyatrosu da, Nazi Almanya’sının eleştirisini yapan bir ironi tiyatrodur. Böylece Kabare Tiyatrosu maceramız ‘Vatan Kurtaran Şaban’ ile başladı. Arkadan ‘Bu Şehri İstanbul’, ‘Astronot Niyazi’, ‘Generallerin Beş Çayı’ ve beraberindeki çok sayıda oyun…

SORU: Şimdi bir anekdota geçiyorum;  Devekuşu Kabare tiyatrosunu kurdunuz, ilk afişi de bastırdınız ya sonrası…  

YANIT: Açıkçası afişi de bastıramadık ki, çünkü afiş basmak para demekti. O dönem başlayabilmek için 20 bin liraya ihtiyacımız vardı. 4 kişiyiz ve 5’er bin lira koymamız lazım. Haldun Taner, Metin Akpınar ve ben 5’er bin lira getirdik ama Zeki Alasya getiremedi saatini sattı borç aldı. Çok fedakârlık ve zor şartlarda kurduk. İlk oyunumuza da başladık ve oyuna çok güveniyoruz. Ancak seyirci sayısına baktığımızda; 6 idi. İkinci oyun, 8 kişi. Üçüncü oyun, 10 kişi. 1 Ekim’de başladık ancak 10 Ekim tarihinde gala yaptık. Tabii dönemin en önemli isimleri –yazarlar, gazeteciler, eleştirmenler, tiyatrocular- hepsi o gece galaya geldi. Ertesi gün gazetelere baktığımızda, hakkımızda harika şeyler yazılıp çizilmişti. Ondan sonraki gün tiyatroya gittiğimde gişe önünde inanılmaz bir kuyruk olduğunu gördüm ve şaşırdım. Hem o gün hem de son gün hep kapalı gişe oynadık.

SORU: Yaklaşık 10 yıl çok başarılı bir sürecin ardından 1978 Nisanında Haldun Taner ile Devekuşu Kabare tiyatrosundan ayrılıp Tef Kabare tiyatrosunu kuruyorsunuz gerisini sizden rica edelim…

YANIT: Ben oldukça yorgundum, çünkü Zeki ile Metin Ertem Eğilmez önderliğinde sinemaya yönelmişlerdi. Ertem Eğilmez, benim de sinemada olmam konusunda ısrarcı oldu ama tiyatroyu yönetecek kimse kalmayacaktı. Sonrasında Haldun Taner ağabey ile bir araya geldik ve bir yıl ara verip başka bir şey kurmaya karar verdik. O bir yıllık arada yine bir teklif geldi, ‘Kafkas Tebeşir Dairesi’ oyunu için. Genco Erkal ve Mehmet Ulusoy eve gelip, oyunda olmamı istediler. Çok harika bir ‘Kafkas Tebeşir Dairesi’ oynadık ve ardından Tef Kabare Tiyatrosu'nu kurduk.  Ondan sonraki süreç zor gitti, çünkü 12 Eylül dönemi yaşandı. O dönem çok eleştirildik ama zirvedeydik. Bilet fiyatlarını bile ben belirlerdim. Bu gelişmelerden sonra Muhsin Ertuğrul Beyefendi beni tiyatroya davet etti ve bana, “Bu başarının sebebi nedir, bize de öğret” dedi. Bu da böyle tatlı bir anekdottur benim için…

SORU: Tanrı vergisi ses tonunuzla çok beğenilen reklam dublajı seslendirmeleriz var. Çeşitli banka reklamı ve dizilerde ki performansınızla çok beğeni aldınız ve halen de konuşuluyor… Tamamen Batılı bir ses renginiz var, acaba Amerikalı şarkıcı, oyuncu, yönetmen, yapımcı Albert Frank Sinatra tarzı bir albüm yapmayı hiç düşündünüz mü?

YANIT: Ben sesimi tanıyorum. Çok kişi tarafından da beğenildiğimi biliyorum. Bizim skeçlerimiz her zaman şarkılıdır ama ben o şarkıların içinde ikinci ses olarak görev aldım. Çok fazla şarkı söyledim ama hiçbir zaman kıyaslama yapmadım. Aslında ilginç ve güzel bir fikir ama hiç düşünmedim. Çalışsaydım belki de olurdu. Burada yeri gelmişken şuna da değinmek istiyorum; Fransa’dan, Almanya’dan oyunculuk için teklifler aldım ama o ülkelerde yaşayamam. Sadece oralar değil; ben İzmir’de de, Ankara’da da yaşamam, çünkü İstanbul hastasıyım.

SORU: “Hababam Sınıfı” müzikali gibi büyük bir gösteriyi tek başınıza sırtlayarak gönülleri fethetmiştiniz. Örneğin bir “Güldür Güldür Show” tarzı yeni projelere ne dersiniz?

YANIT: “Güldür Güldür” tarzı bir projeye ben çok erken kafayı taktım diyebilirim. Tef Kabare’de çok fazla star çıkardım. Uğur Yücel, Necati Bilgiç, Cem Özer gibi isimler. Eğer bir teklif gelirse evet neden olmasın…

SORU: Zengin bir Zippo çakmak koleksiyonunuz var, bu tutkunuz nereden geliyor?

YANIT: Zippo çakmakların tarihinin çok eski yıllara dayanması ve ilginç özelliklerinden dolayı bende bir tutku yaratmıştır. 30 adet Zippo çakmağım var. 1932 yılı sonbaharında George G. Blaisdell tarafından üretilmiş bir Avusturya yapımı çakmaktır. Zippo ismini kulağa hoş gelen zipper (fermuar) kelimesinden almıştır Üretildiği ilk zamanlarda orijinal bir Zippo çakmak 1.95$ fiyata satılıyormuş. Amerika’nın 2. Dünya Savaşı’na girmesi üzerine firma ürünlerini sadece Amerikan ordusuna ayırmıştır. Bugüne kadar 500 milyon adet üzerinde üretilmiş ve üretildiği ilk günden itibaren iç aksamı hiç değişmemiştir yani orijinalliğini hep korumuştur. Çakmağın altındaki simgeler üretildiği yıl ve ayı belirtir. Tüm Zippo çakmaklar ömür boyu garanti altındadır. Bugüne kadar 1500'ün üzerinde film, dizi, tiyatro eserinde Zippo çakmağa yer verilmiştir. Zippo kullananların %21'ini koleksiyoncular oluşturmaktadır. Fransız Didier Karoubi, 1933 yapımı Zippo çakmağı açık artırmada 37 bin dolara satın almıştır. Marka tek başına kendini %98’den fazla bir kesime duyurmuş ve Bradford/Amerika’da “Zippo Case Museum” adı altında bir Zippo müzesi bulunmaktadır. Her yurt dışına çıktığımda bir Zippo çakmak alırdım. Böyle bir zevk yani…

  

SORU: Ayrıca çok güzel dans ediyorsunuz, hangi bir dans eğitimi aldınız mı yoksa tamamen spontane hareket kabiliyetinizle mi oluyor?

YANIT:  Özel bir kurs almadım. Çok güzel dans ettiğimin farkında değilim ama gençlik yıllarımda sivri işler yaptığımı biliyorum. Mesela, “Astronot Niyazi” oyununun yönetmeni benim, oyundaki tüm dans figürlerini ben çalıştırdım. Belki de bundan söz ediliyordur. Göksel Kortay o dönem Amerika’dan yeni gelmişti ve hepimiz o zamanlar İzmir’de fuardayız. Erçetin’in kulübü vardı İzmir’de ve dans yarışması düzenlemişti. Ben de Göksel’e, “Hadi, gel beraber katılalım” dedim ve birinci olduk.

SORU: Dilerseniz birazda lifestyle, yaşam tarzınıza geçelim Kendinizi nasıl tanımlarsınız’?

YANIT:  . Her şeyi dürüst, namuslu ve kimseye zarar vermeyen diyebilirim. Mesela, ben hiçbir iş arkadaşımı kovmadım.

SORU: Peki, çervereniz sizi nasıl tanımlar? 

YANIT: Atatürkçü, Kemalist, idealist, doğru sözlü ve dürüst bir insan olarak tanımlarlar.

SORU: Umutsuzluğa kapılır mısınız?

YANIT: Umutsuzluğa kapılmam

SORU: Nelerden korkarsınız?

YANIT: Hiçbir şeyden korkmadım, fakat yalancıdan, sahtekârdan, kumpasa gelmekten, kullanılmaktan korkarım.

.SORU: Keşkeler Türk toplumunda adeta bir tradisyoneldir. Keşkeleriniz oldu mu?

YANIT:  Olmadı, çünkü yaptığım işlerden her zaman keyif aldım. Yanlış yapmışım dediğim bir şey yok, o zaman keşke de yok. Tabii bir başkası, “Ahmet keşke şöyle yapmasaydı da, böyle yapsaydı” diyebilir ama ben her zaman doğru yapmaya çalıştım.

SORU: Vazgeçilmezleriniz nelerdir?

YANIT: Sigaradan vazgeçemedim. Fazla lüks hayat özlemedim. Standardımı 45 senedir koruyorum.

SORU: Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk desem…

YANIT: Aydınlık ve fikrimizin rehberi derim. İyi bir Atatürkçüyüm ve Atatürk hayranıyım. 1961 yılında Milli Türk Talebe Birliği’ndeyken Mustafa Kemal Derneği’nin yönetim kurulu üyesiydim.

SORU: Eşiniz Sayın Gülümser hanımla nasıl tanıştınız?

YANIT: Eşim Gülümser Hanım da benim gibi oyuncuydu ve Genco Erkal Tiyatrosu’nda görev alıyordu. Bir oyunumuza geldi, ben de onun bir oyununa gitmiştim. Böylece arkadaş olduk. Gülümser, iyi bir ailede yetişmiş, eğitimli bir kızdı ve babası İstanbul Üniversitesi’nde tarih profesörü,  dedesi de Osmanlı döneminin Sağlık Bakanı’ydı. Tam bir İstanbul ailesine mensuptu. Evet, arkadaş olduk ve zaman geçtikçe birbirimizin düşünce yapısını beğenmeye bağladık. Bir yılbaşı gecesi de evlenme teklifi ettim. 16 Mart’ta nikâhımız kıyıldı, düğünümüz de yoğunluktan dolayı 31 Mart’ta yapıldı.

SORU: Mutlu bir evliliğin sırları…

YANIT: Saygı, güven… Bunlara ek olarak aşk diyemiyorum. Aşkın tarifi bir gençlik hastalığıdır, belirli bir süresi var ve geçer.

SORU: Karakterinizi hangi renkle tanımlarsınız?

YANIT:  Gri ve açık mavi.

SORU: Ne tür müzikler dinlersiniz?

YANIT:  Halk müziğini severim, bir Neşet Ertaş, bir Aşık Veysel gibi içinde hikayesi olan tarzı severim. Anadolu Rock da severim. Keza Jazz hastasıyım.

SORU: Damak tadı ve lezzet zevkleriniz nasıl size hitap eden dünya mutfaklarından hangi yemek ve içkileri sever ve önerirsiniz?

YANIT: Deniz mahsullerini çok severim. Tabii Türk mutfağı da çok iyi ancak İstanbul o kadar göç aldı ki, o eski balık restoranlarımız artık yok.

SORU: Yaşamınız filme alınsa hangi türde olurdu?

YANIT: Komedi olurdu.

SORU: Ve şimdide geçiyoruz Fenerbahçe’ye. Nasıl Fenerbahçeli oldunuz ve Fenerbahçeli olmak nasıl bir duygu?

YANIT: Fenerbahçe formasını giydiğim için, Kadıköylü olduğum için Fenerbahçeliyim. Fenerbahçeli oluşumun da hikâyesi şu; 7-8 yaşlarındayım. Karşımızdaki ahşap evde Galatasaray’ın meşhur kaptanı Reha Eken oturuyordu. Mahallemizde de ‘Paşa Yalçın’ diye bir ağabeyimiz var. Bir de boş arsamız vardı, mahallemizde. Bunlar eşofmanları giyerler, karşılıklı çalışırlardı. Bu da etkilerdi bizleri. Açıkçası beni Galatasaraylı da bilirler ama ben daha Galatasaray’ın kapısından içeri girmiş değilim. Fenerbahçeli olduk.

SORU: Fenerbahçe’nin maçlarını ne ölçüde takip edebiliyorsunuz?

YANIT: Fenerbahçe’nin bütün maçlarını izliyorum.

SORU:  Sayın Ahmet Gülhan perspektifinden genel bir Fenerbahçe yorumu rica etsem…

YANIT: Fenerbahçe, endüstriyel futbolun patronudur ve Türkiye’nin en büyük kulübüdür. Aynı zamanda en fazla taraftara sahip olan kulüptür. Müthiş bir tesisleşme ve markalaşma potansiyeli var. Şu objeyi gururla söylemek istiyorum: Ben hiçbir televizyon kanalında böyle bir ortam görmedim. Daha ne diyebilirim ki… Harika bir stat, modern televizyon, radyo ve dergi… Olağanüstü…  

Bu keyifli söyleşimizin finalinde; dilerseniz Fenerbahçe camiasına, Büyük Başkanımız Sayın Aziz YILDIRIM beyefendiye ve taraftarlarımıza iletmek istediğiniz mesajlarınızı ve son sözlerinizi alarak röportajımızı sonlandıralım.

Önce taraftardan başlayayım, bölünmeyin birleşin eskiden olduğu gibi stadı doldurun. O muhteşem ruh geri gelsin ve Fenerbahçe şampiyon olsun… Sayın başkan içinse o hakikaten bir deha ve müthiş bir futbol adamıdır. Bir Holding patronu tarzında düşünüp Fenerbahçe’yi mantık çerçevesinde yürütmektedir. Fenerbahçe’ye kurgulanan tüm Bizans senaryolarına ve kumpaslara karşı hep dik durmuş ve elastik bir zeka ile hepsini geri püskürtmüş müthiş bir cesur yürektir. 3 Temmuz’da emellerine ulaşamayan hainler, bugünkü konjonktürde seçim bahaneleriyle yine sinsice Fenerbahçe’ye sürekli kumpaslar kurulmaktadır. Camia uyanık olmalı ve Aziz beyin etrafında bir bütünlük sağlamalıdır. Yaklaşık 20 yıldır varını yoğunu bu kulüp için kullanan, Fenerbahçe için bir yıl hapis yatan bir başkanı seçim kaybettirerek göndermek camianın en büyük ayıbı olur. Buradan açık ve samimi söylüyorum,  Sayın başkan Aziz Yıldırım, benim adayımdır ve oyum da onadır. Başkanlığa soyunanların amacı farklıdır. Ayrıca Sayın Başkan Aziz Yıldırım, yönetimini de bu süreçte iyi seçmelidir. Başkana başarılar diliyorum. Tüm camiamıza sağlık, mutluluk başarı dolu güzel günler diliyorum. Sevgiler…