Spor Yazarı | FIFA Players' Agent

Dr. Öğr. Üyesi Sedat Hayran

SAYIN BEDRİ BAYKAM

Onu değil Türkiye, tüm dünya biliyor. Hep beğenilen, izlenilen, zeki ve farklı bulunan yüksek özgüveni, çok yönlü ve güçlü karakteriyle hızlı, cesur, bağımsız ve nevi şahsına münhasır önemli bir Rönesans adamı o. Bütün hayatı boyunca üretti, hâlâ da üretiyor. Yazdı, çizdi, sergiledi, sordu, konuştu, gözlemledi, aktardı… Ve sorguladı. O hep kendi başına var oldu. UNESCO resmi partneri IAA/AIAP 18. Dünya Sanat Birlikleri Genel Kurulu’nda, 2015’te 4 yıllığına Dünya Başkanlığına bile seçildi. Türkiye’nin yıllar öncesinde Avrupa Birliğine açılan ilk kapısı oldu. Türk halkının belleklerinde Türkiye’nin Harika Çocuğu, uluslararası basın dünyasında ise Türkiye’nin Andy Warhol’u olarak tanındı. Beş kıtada sürekli sergilediği muhteşem sanat eserleri ve yankı yaratan tablolarıyla Türkiye’nin adını bir kültür elçisi olarak dünyanın dört bir yanına taşıdı. Rekor sayıda uluslararası “Premier Ödüller” alıp, dünya genelinde sanatseverlerin sevgilisi, Türkiye’de ise milyonların ulusal gururu oldu. Aydın ahlakı, vicdanı ve refleksleriyle Türk halkının kayıtsız kalamadığı her şeyi yıllar öncesinde hisseden ve mücadelesini veren bir siyasetçimiz. Aynı zamanda müthiş bir Fenerbahçe aşığı… Evet, dünya sanatçımız Sayın Bedri BAYKAM Beyefendiden bahsediyorum… Sayın şahsının teveccühleriyle harika bir renk daha katıldı “VIP KONUK” Klasiğimize…

Kırmızı’yı kullanarak tutkuyu, maviyi kullanarak huzuru, yeşili kullanarak canlılığı, griyi kullanarak hüznü, beyazı kullanarak saflığı anlatan zengin paletli bir üstat. Duygularımızı renklerle ifade edebilen, renkleri tualde ahenkle dans ettiren, resim dünyasının “Harika Çocuğu” olarak anılan, renklerin mimarı Sayın Bedri Baykam denince bir duracaksınız. Ben dururum yani... Şaşırtıcı biri… Sürprizli biri… Esrarengiz biri… Hem uzak hem yakın biri… Hem mesafeli hem samimi… Başta ne yapacağınızı bilemiyorsunuz. Bana öyle oldu yani. İlk dakikalarımızda espri mi yapıyor, ciddi mi anlayamadım doğrusu. Sonra baktım ki o, hepimizi suya götürüp susuz getirir. Her şeyden haberdar, her olaya hâkim. Ama hiç öyle değilmiş gibi davranıyor. Fevkalade sahici. Durumu toparladıktan sonra söyleyebileceğim ilk şey bu, “müthiş bir vizyoner”. Galiba dâhilik denilen obje böyle bir şey olsa gerek…

Türk gösteri sanatlarında devrim yapan, Türkiye’de olduğu kadar dünya çapında da çığır açan, yazarlıktan-siyasete, oyunculuktan-spor eleştirmenliğine kadar uzanan çok yönlü bir sanat ve düşünce insanı. Evet, değerli sanatçımızı “Sayın Bedri Baykam eşittir vizyoner bir olgu” şeklinde tanımlamak zannedersem, en masum ve en doğru aktarım olacaktır… Olağanüstü yeteneklerle doğmuş, Paris'te Sorbonne Üniversitesi'nde ekonomi, L’Actorat’da aktörlük tahsili yapmış sonrasında California College of Arts and Crafts'de resim ve sinema eğitimi görmüş, yaşamının tüm boyutlarında hayata dört elle sarılıp, ilkelerine bağlı kalarak, hızlı ve emin adımlarla, vizyoner yapısıyla, önündeki geniş çerçeveyi hedef alarak, bugünlere gelmiş önemli bir şahsiyet. Yaşamı ve yapıtlarını dinledikçe kulağa hoş gelen bir melodiyi andırıyor sanki…

  

İki yaşında resim yaparak başladığı sanat hayatına bugüne kadar yarısı uluslararası arenalarda olmak üzere 136 adet kişisel sergi açıp, sayısız grup sergisine katılarak çok sayıda “Premier Ödüller” alan, birçok kısa metrajlı film ve video çekip aktörlük yapan, çok sade dille kaleme aldığı ve insanın içine dokunan 28 adet muhteşem kitabı bulunan, 1980'li yıllarda New York'un çehresini değiştiren graffiti sanatçılarından biri olan, politika ve erotizmi çağdaş sanat ortamımıza taşıyan ve yıllardır üzerinde çalıştığı, dijital ve boyasal saydam katmanlar serilerinin uzantısı olarak, tüm dünyada büyük ilgi gören 4D “Dört Boyutlu” eserler üreten, ayrıca UNESCO'ya bağlı Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği'nin de Türkiye Milli Komitesi kurucularından ve halen bu örgütün Türkiye Ulusal Komitesi Başkanı olan önemli bir Rönesans adamı dünya sanatçımız Sayın Bedri Baykam Beyefendi ile Taksim'deki sahibi olduğu Piramid Sanat Galerisinde buluşup siz değerli taraftarlarımız için kendisini bu ayın konuğu yaptık. Çağdaş sanat kültürü, ressamlığı, yazarlığı, yaşadıkları, siyaset ve bilimsel yorumlarından o fantastik ve yaratıcı sergilerine, muhteşem çağdaş sanat eserlerine, kitaplarından Piramid Sanat merkezine, ilave olarak Entertainment dünyasından Fenerbahçe’ye kadar birçok şeyi dolu, dolu konuşup heyecan içerikli ve gizemli düşüncelerinin öne çıktığı zevkle okuyacağınız ruhu çıplak bir röportaj daha yaptık.  Keyifli dakikalar…

SORU:  Sayın Bedri Bey, çağdaş sanat sektörünün önemli bir sanatçısı ve düşünce adamı olarak sizden öncelikle, resim sanatının başlangıcını yaratan yani tarih öncesinde duvara resimler çizen ilk insan “Graffoman’ı” rica edelim.

YANIT: Geçen yıl çıkan “Graffoman'dan Sokak Sanatı'na” isimli kitabım Altamira ve Lascaux mağaralarından bugüne kadar geçen süreçte duvarlarda resim ve yazılarla iz bırakan insanlığın serüveniyle ilgileniyor. Burada aynı şekilde hiyeroglifler ve Sümer yazıları da var.  Bunun yanı sıra İkinci Dünya Savaşı’yla ilgili görüntüler de var. Aynı şekilde son dönemlerin ve günümüz sokak grafitileri de var. Bütün bunları içinde barındıran bir kitap. Graffoman kimdir, biliyor musunuz? Dünyada ilk defa bir mağaraya iz bırakan ve sonradan ona bakan yani resim dediğimiz olguyu, görsel bellek ve iz bırakma dediğimiz olguyu başlatan bir insan vardı, dünyada. İlk ressam, ilk sanatçı… Belki de bu insan Leonardo ya da Picasso’dan bile daha önemli bir adamdı. Çünkü bu konsepti başlattı.

SORU: Sizce resim olgusunu evrensel bir sanat yapan ana özellik nedir?

YANIT: Resim olgusunu evrensel sanat yapan özellik; dünyanın her yerinde değişik kültürler ve toplumlarda insanların kalıcı bir iz bırakma ihtiyacıdır. Bu ihtiyaç sayesinde yüzyıllardan beri sanat eserleri dediğimiz o toplumun kalıcı güzellikleri üretiliyor. Resim oluşunu evrensel yapan ana özellik; dünyanın her kültürü ve her ülkesinde toplumların kendilerini temsil eden izleri bırakmasıdır.

SORU: Sayın Bedri Baykam perspektifinden, etkileyici bir anlatım aracı ve bezemeci yönüyle hayattan kesitleri sunan resim sanatının felsefesi ve estetiğini nasıl tanımlarsınız?

YANIT: Her ressamın kendi oluşturduğu bir estetiği vardır. Örneğin, benim resimlerimi bir kilometre öteden de görseniz, bunlar Bedri Baykam resmi dersiniz. O sanatçının patentidir, özgün dilidir. Belki de ben ressamlar arasında kendini ifade etmek için çok fazla zengin malzeme kullananlardan biriyim. Ayrıca farklı konuları da işleyen bir insanım. Örneğin, kimi ressam vardır sadece deniz yapar. Bedri Baykam resminde tarih, sanat tarihi, kadın ve soyut kavramlar vardır. Bunları ifade etmek için de tualler, kolajlar, videolar, desenler vardır. Farklı diller kullanırım. Değindiğim konular da zengin tarihi olan konulardır. Bana sanat yapma dürtüsü veren konular söz konusudur.

SORU: 12. yüzyılda Konstantinopolis'ten (İstanbul) birçok yazma, ikon ve pano resimlerinin Avrupa'ya taşınarak süregelen Bizans sanatı etkisinin artması sizce sanatın yaşam eğrisi çevresinde doğru bir yaklaşım mıydı ve söz konusu sanat eserleri İstanbul’da kalsaydı daha mı aksiyoner olurdu?

YANIT: Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorlukları dünya tarihine çok büyük izler bırakmış, etkileri yüzyıllar sürmüş medeniyetlerdir. Burada ideal nedir, her kültürün kendi üretildiği yerde kalması ve kendi şartlarında görülmesi, korunmasıdır. O yüzden Türkiye’de haklı olarak yurt dışına götürülen tarihi eserlerimizi Amerika’da ya da Londra’dan geri talep ettiğimiz zaman önemli bir haklılık payı var. Ancak aradan geçen süreçte yüzyıllarca batılılarda medeniyettin izlerine önem verdikleri için eserleri dünyanın her yerinden getirterek müzelerine almışlar. Sonuçta ideali, üretilen yerde kalmasıdır. İşin gerçeği, en kötü ihtimalle değerini bilen ve hakkını veren yerlerde korunmalarıdır. Bu her zaman böyle mi oluyor, hayır. Maalesef Talibanlar müzeleri basıyorlar. IŞİD müzeleri yağmalıyor. Nedeni ise, başka medeniyetlere neden düşman olduklarını bilmeyecek kadar bilinçsizler. Demek ki, sanatın herhangi bir noktada olması kadar, o noktada korunması da önemlidir.

  

SORU: Geleneksel sanat anlayışının, resimdeki yansıması minyatür ve bazı duvar resmilerinde kendisini daha dominant tarzda nasıl göstermelidir?

YANIT: Her sanatçı, geleneksel sanat anlayışını veya minyatürleri ya da kaligrafileri illa resminde kullanmaya mecbur değildir. Örneğin, Mısırlılar hiyeroglifleri kullanmak zorunda değildir, çünkü bütün dünya sanatı ve geçmişi artık herkesi etkiliyor. Neden bu sanat merkezinin adı, Piramid? Öncelikle yazılışı tekil. Evrensel bir şekilde yazılıyor ve anlam olarak her dile uyuyor. Her etkileşimi bir tuğla olarak kabul edin. Herkes seçtiği etkileşim kaynaklarından kendi piramidini yaratabilir. Sizinkiyle benimki yüzde 50 ya da yüzde 25 kesişebilir. Bugün artık değişen kültürler, basılan kitaplar… Herkesin bu dünya kültürünü görme, dokunma, gezme ve düşünme şansı, hakkı var. Herkes kendi kültürü ve dünya kültüründen oluşturduğu piramidi kurar.

SORU: 1970 yılların sonu, 1980lerin başında görülen "yeni figürasyon" figüratif bir eğilimin oluşturulması ve süreçle çok çeşitlenmesi sonucu onca farklı ülkelerden sanatçının çoğu zaman birbirinden bağımsız olarak kendi başına bu akımın temsil haline gelmesini doğru buluyor musunuz?

YANIT: 70’lerin sonu 80’lerin başında dünyanın değişik ülkelerinde yaşayan 20’li yaşlardaki sanatçılar çok isyankâr diye tabir edilen resimler yapmaya başladılar. Ondan önce 70’li yıllardaki sanatçılar arasında daha çok minimal sakin sanat, foto gerçekçilik, hikâyesi olmayan soyut sanat vardı. Yeni dışavurumculuk dediğimiz bir akım da ortaya çıktı. Benim resimlerim iki yıl sonra dışavurumculuk olarak anıldı. Türkiye’de ilk defa bir akım batıyla eş zamanlı olarak yaşandı. Birbirinden bağımsız sanatçıların benzer şeyler yapmalarını peşinde ne vardı? Her birinin benzer filmleri ve sinemaları görerek büyümeleri. Benzer hayatları yaşayan insanlar aynı sonuçta benzer resimler yapmaya başladı ve bu dünyada bir akım olarak ortaya çıktı.

SORU: New York'un çehresini değiştirmeye kadar giden çok dominant graffiti sanatçı yönünüz var. Acaba bu tarzınız 11. yüzyılın ikinci yansında Romanesk dönemle birlikte başlayan Romanesk yapıların duvarına yapılan resimler ve yazıları içeren sanat akımından etkilenmiş olabilir mi?

YANIT: Bütün grafitiler sonuçta bu kitabımda (Graffoman to Street art) da gösterdiğim gibi tarihteki ilk çizgiyi çizen Graffoman’dan bu güne sanat aşamaları, akımları ve bırakılan izleri birbirinden etkilenerek gitmiştir. Ama ben spesifik olarak bu 11. yüzyıldan etkilendim diyemem. New York’ta varlık savaşı veren bir sanatçıyken belki her zaman sanat tarihinin bu detaylarını düşünmüyorsunuz. O anda belki doğrudan New York kültüründen etkileniyorsunuz. Kendi ülkemde de 70’lerde tüm duvarlar graffiti doluydu. Ya da mesela o dönemlerde New York duvarlarına Türkçe yazılar da yazıyordum ki, insanlar başka tanımadıkları kültürlerin varlığından da haberdar olsun.

SORU: “Art Today” ve “20. Yüzyılda Görsel Sanatlar” gibi ikonik kitapların yazarı dünyaca tanınmış üstat ve ünlü sanat eleştirmeni Edward Lucie-Smith, sizi ülkenin en çok tanınan çağdaş sanatçısı, ünlü bir yazar ve televizyon yıldızı olarak niteliyor ve “‘Bedri Baykam popüler kültürde Elizabeth Taylor kadar tanınıyor’ diyor… Duygularınız?

YANIT: Edward Lucie-Smith ister benimle Londra buluştuğu zaman ister Türkiye’ye geldiği zaman der ki,  hiçbir ülkenin sanatçısı, ressamı senin gibi herkes tarafından sevilmez, tanınmaz. Dünyada böyle bir şey yok. Örneğin, Elizabeth Taylor çok popüler ve meşhur bir isim, işte sen de tıpkı onun gibi meşhursun der. Bu batı için de çok olağanüstü bir durum. Batıda da ancak birkaç isim var bu durumda olan. Her şeyden önce bir ressam olduğumu ve hayatımı resimden kazandığımı biliyor. Ama verdiğim siyasi mücadeleyi de biliyor. Avusturya’da, Kore’de, Japonya’da da beni tanıyan isimler oluyor. Dünyanın her yerinde tanıyanlar oluyor. Bu güzel bir duygu. İşin daha ilginci, ben bunu basın yoluyla yapmıyorum. Bedri Baykam, her gün gazetelerin pohpohladığı bir isim değil. Kimi grupların ya da insanların sansür altında tutuğu bir isim. Buna rağmen bu iş böyle. Bakınız, 55 yıldır bu ülkede iz bırakıp sergi açıp, dünyada Türkiye adına sergiler açıp bir şey yaptığınız zaman farklı oluyor. Ve şuna inanın, özgürlük ve demokrasi adına verdiğim mücadeleyi de para için yapmadığım da biliniyor. Ben sadece özgürlük, demokrasi, laiklik ve barış içinde yaşamanın koşullarını korumaya çalışıyorum. Halk da bunun farkına varıyor. Benim hayatta makamla, kişilerle şartlanmam yoktur. Ben, ayakkabı boyacısını da adam yerine koyarım, servis yapan garsonu da adam yerine koyarım... Çünkü hayatta mütevazı olmaya mecburuz. Dünyada geçmiş, gelecek ve şu an akan o kadar çok bilgi ve konu var ki, ben ancak mütevazılığını bilmesi gereken insan olurum. Buna eriştiğin zaman kendinle daha barışık olursun. Ben öyle bir adamım. Halk da bunu biliyor ve görüyor. Bir halk var, bir de halk üstü bir topluluk (siyasileri sanatçılar vb.) var. İşte bu halk üstü topluluk arasında beni tanımadan önce hakkımda o kadar ters bir düşünce varmış ki… Ters, aksi olduğumu düşünenler varmış. Hâlbuki hiç öyle biri değilim. Yapılan her şeyin iyi yapılması gerektiğini düşünüyorum. Önemli olan benim kitap yazmam da değil, o kitabı arkamda bırakıyorum. Fenerbahçe Tarihi ile ilgili açtığım sergime ait yazılan kitabım. Bu kitabın yanlışlarla dolu olduğunu söyleyebilirler ama tam tersi.. O kitapta hiç öyle bir şey olmadığı gibi benim bakış açımdan 2007’ye kadar bir Fenerbahçe tarihi özeti olduğu gibi, aynı zamanda çeşitli programlarda başkalarının da hatalarını buluyorum. Zamanında 1907 Tribünü’nde bir Fenerbahçe tarihi yarışması vardı ve 20’de 20 bir tek ben bilmiştim. Yapılan her şey iyi yapılmaya değer. Bir kitap çıkartıyorsam iyi yapılmalıdır. Özel olmalıdır. Mesela herkes spor yapabilir ama ben milli bir tenisçiyim ve Türkiye Şampiyonası finali oynamışım, siz bunu biliyor muydunuz? Bunlar kolay şeyler değil. Sayısız maç yaptım, sayısız maçta uluslararası hakemlik yaptım ama siz bunları bilmiyorsunuz. Özetle tüm bunların toplamı sayesinde insanlar beni tanıyor.

  

SORU: Resim çalışmalarınızda geniş bir yelpaze gözlemliyoruz… Kendi stilinizde peyzaj, portre, nü, ve özellikle birbirinden çok farklı, karışık tekniklerle ve zengin kolajlarla üretilen çalışmalarınız söz konusu… Ancak özellikle figür yoğunluklu nü resimleriniz kendinden çok söz ettiriyor. Sizin için de figüratif çalışmalarınızın ayrı bir anlamı var mı?

YANIT: Erotik ve nü resimler de çok yaparım, ama esasında erotizm ve nü benim sanatımda yüzde 15 ya da 20’dir. Fakat erotizm o kadar çarpıcı bir konudur ki, uzaktan bakıldığında 3’te 2’si gibi gözükür. Halbuki gerçek oran 3’te 1 bile değildir. Tabii erotizm ve nü resmin de bu kadar çok dikkat çekmesi normaldir. Ben kadın seven ve onlardan etkilenen bir insanım. Bunu bu şekilde yapmanın keyfi vardır. İnsan sevdiği konuları severek çizer. Kadın tabii hepsinden daha çok dikkat çekiyor.

SORU: Bu figüratif çalışmalarınız gerçekten oldukça çarpıcı.  Desen, form, renk… Çok çarpıcı! Her zaman canlı model ile mi çalışıyorsunuz?  Farklı çalışma yöntemleriniz de var mı? Örneğin imgeleme yaparak çalıştığınız figürler oldu mu?

YANIT: Her zaman canlı model ile çalışmıyorum. Canlı modellerim olduğu zaman fotoğraflarını çekerim. Şu an hazırladığım kitapta, erotik ve nü çekilmiş fotoğraflardan oluşuyor. Onların genelinden bir kitap hazırlıyorum.  Gördüğüm bir manzaranın etkisinde kaldıysam onun üzerinden de çalışırım. Yaptığım resimler ve yaşadıklarım, söylediklerim yetmiyormuş gibi, bu yıl çıkacak yeni bir kitabım sadece kadın/erkek ilişkileri ve birbirine söylemeye cesaret edemediği diyaloglar üzerine kurulu. Böyle el yakıcı kitaplar arasında bu da var.

SORU: 1987 yılında “Günah Odası” isimli enstalasyonunuzda, figür olarak Hülya Avşar’ı seçmenizin özel bir sebebi var mıydı?

YANIT: 1987 yılındaki Günah Odası, 1. İstanbul Bienali’nde yaptığım büyük bir çalışmaydı ve Türkiye’de bugün güncel sanat denilen ve sanatın resim dışı başka yöntemlerle zenginleşmesinin ilk devrimini Türk sanat ortamına sunduğum sergiydi. Bütün sanatsal dili değiştirdi ve gençleri etkiledi. Neon, su, koku, canlı kuş…yani yaşayan sanat denilen şey girdi. İnanılmaz bir dünya sundum. O gün Türkiye’nin 1 numaralı güzeli ve aktrisi Hülya Avşar’dı. Onunla çekim yaptım ve zaten arkadaşımdır. Çok ilginç ve kalıcı resimler çıktı.

SORU: Bazı otoriteler sizin akademik kuralları aşmış, kendi sanatsal ifadeniz içinde, kendi hayallerinizle oyun oynadığınızı ifade ediyor… Kuralını kendi bozan oyuncu diye söz ediliyor sizden… Resimlerinizi yaparken ruh halinizi tanımlar mısınız?

YANIT: Ben, 80’lerde resimlerime yazı yazarken, “resme yazı yazılır mı, bu ne saçmalık” diye benden hesap sordular. Ben de onlara derdim ki, “kendi resimlerimin kuralını ben koyuyorum. Benim kurallarım arasında da resme yazılmaz diye bir şey yok. Kural ihlal etmiyorum” diye yanıt veriyordum. Resimlerimi her zaman gece yaparım, çünkü gündüz bir yoğunluk söz konusudur. Ama gece çok daha sakindir ve işe konsantreyimdir.

SORU: Şimdi de geçiyoruz sergilerinize… Yaklaşık 6 yaşından itibaren ulusal ve uluslararası arenalarda 136 adet kişisel sergi düzenlediniz, nasıl bir vizyon ve enerjidir bu?

YANIT: Ben, sergi adedini fazla çoğaltmaya çalışan bir sanatçı değilim. 55 yıldır bu işi sürekli yaptığınız için o adet artıyor, yoksa her sergiyi kataloglu, kavramlı ve çok iyi bir sunumla yapıyorum. Sergilerim, hak ettikleri şekilde yapılıyor. Sergilerimden ziyade yazdığım kitaplar, çektiğim fotoğraflar bir bütün olarak kalıyor. Ben aynı zamanda iyi de bir arşivciyim. İlerde bir gün Bedri Baykam Müzesi kurulursa kaynak çoktur.

  

SORU: Yaptığınız çalışmalarınız sürekli olarak önemli yerlerde sergileniyor, mesela İstanbul’da Contemporary İstanbul’da, ya da Monaco’da Maison de I’Amérique Latine’de ya da Pinacotheque Müzesi’nde Akademie der Künste’de ve birçok başka yerde... Eserlerinizin konseptine verdiğiniz isim 4D! Neden 4D?

YANIT: 3 boyut derinliği, ele tutulurluğu espasa girdi. Resimde derinlik de 3 boyut kavramını resme taşır. Dünyanın birçok yerindeki 4 boyutları uluslararası fuarlarda, galerilerde sergiliyorum. Neden 4D? Çünkü 3D’nin üzerine eklenen zaman faktörü.. Derinlik var ve bir de zaman var, akıp giden. Dördüncü boyut, zaman faktörüdür. Farklı zaman dilimlerini bir araya getiriyorum. Neden her 4D’den 3 tane var? Bunlar çok çarpıcı ve emekle üretilen insanların da bayıldığı resimlerdir. Ünlü ressam Munch’un hayatıyla ilgili bir sergi açtım. Orada 13 tane 4D var, daha sonra bir koleksiyoner bunlarda 3, 8 ve 11 numaraları alırsa o sergi azalmış oluyor. Oysa ki bunu dünyanın birçok yerinde sergilenmesi gerekir. Tam bir bütünlük ve hikayesi olan bir paket olduğu için hem de dünyanın bunu görüp keşfetmesini istediğim için hedefim aynı anda Avrupa, Amerika, Türkiye ve Asya’da görünebilmesi.

SORU: Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği başkanı olarak, “Dünya Sanat Günü” nasıl gerçekleşti. Biraz anlatır mısınız?

YANIT: Ben, 2006 yılından bu yana Uluslararası Sanatlar Derneği’nin Türkiye Komitesi başkanıyım. 2011 yılında Meksika’da Guadalajara’da bir Genel Kurula giderken, arkadaşlarıma, “Dünyada anneler günü var, sevgililer günü var ama Dünya Sanat Günü yok. Gelin bir teklif yazalım” dedim.  Bir yandan aklımda mağara resimleri var, bir yandan da Leonardo da Vinci var. Neden, çünkü bütün dünyanın çok sevdiği bir sanatçı. Picasso’nun bile polemiğini yapacak insan bulunur ama Leonardo da Vinci’nin bulunmaz. Leonardo da Vinci, Rönesans adamı ve birçok statüsü var. Leonardo da Vinci, o kadar farklı bir insan olarak geliştirdiği zaman onun halen güncel olduğunu görüyoruz. Bugünün güncel sanatçısı da farklı teknikleri kullanıyor. Leonardo da Vinci, sanki güncel bir sanatçı ve güncel bir beyin.  O yüzden onu teklif ettim. Mağara resmine dair bir tarih bulamadık. Graffoman’ın ilk çizgiyi hangi yıl, hangi noktada ve saat kaçta çizdi diye bir gerçek geçmişin bir yerlerinde var ama biz bunu bulamıyoruz! Ancak Graffoman’a da bir isim vererek onu tarihe yerleştirdim. Picasso ne kadar yaşadıysa, Graffoman’ da yaşadı. En baştan Leonardo da Vinci’nin doğum günü olan 15 Nisan’ı teklif ettik. Dolayısıyla Dünya Sanat Günü’nün siyasi tecrübelerimi de kullanarak kabul ettirdim. Bir insanın böyle bir şeyi kabul ettirmesi için dünyayı değiştirebileceğine inandırması gerekir. Tabii bu da babamdan geliyor. Babam, eşsiz bir insandı. Genel Kurulların ilk günü her zaman çok önemlidir. Ben de bunu siyasi tecrübelerimden dolayı biliyorum. Ben genel kurula hazır paket sundum. Şu tarihte şundan dolayı Dünya Sanat Günü kabul edilmelidir diye konuştum ve hemen evet, hayır diye parmak kaldırılıp oylandı. Tabii Leonardo da Vinci’nin doğum tarihinin de oluşu sempati topladı ve oybirliği ile kabul edildi.

SORU: Bundan sonraki süreçte hazırlandığınız sergi, etkinlik veya projeleriniz var mı?

YANIT: Şu an için önümüzdeki 1 buçuk yıllık süreçte 2’si Almanya, 1’i de Ukrayna’da olmak üzere 3 sergi var. Aynı şekilde Türkiye’de de sergilerim olacak ve 6-7 kitap geliyor. Bunlarla uğraşıyoruz.

SORU: Ve kitaplarınız. Hemen hemen her kitabınız kendini okutan çok hoş ve akıcı ve samimi bir konsept oluşturuyor. Böylesine beğeni toplayan kitaplarınızın hazırlıklarınızı nerede ve nasıl bir ortamda yapıyorsunuz?

YANIT: Örneğin, röportaj için sizi beklerken kitap yazıyordum. Mesela eşimle tatile gideceğim ama o tatil süresince günde 5-6 saat kitap yazacağım ya da kitap araştırması yapacağım. Hiçbir tatil döneminde Bedri Baykam yüzüp, dolaşıp, uyuyup eğlenmez. Böyle bir şey yok. Benim için ideal tatil günde 6 saat çalışabildiğim tatildir. Örneğin Kemik romanımı Bebek’te yazdım. Gittiğim Yunan Adaları’nda yazdım. Her yerde kitap yazarım. Şu anda yazdığım kitap buna müsait. Tarih kitabı yazarken araştırma yaptığım için geniş bir masaya ihtiyacım var ve o nedenle bir kafede yazarım ama genelde her yerde ki

  

SORU: Bugüne kadar Türkçe ve yabancı dilde 28 kitap yayımladınız. Her biri için sanat ve fikir abidesi diyebiliriz. Ancak içlerinden birisi var ki kitaba konu bu kez de siz oldunuz. En son 1963 yılından bugüne kadar şahsınız hakkında yazılmış eleştiri yazılarından seçilen 56 metin ve her döneme ait renkli eser görsellerinin de olduğu, çocukluk döneminiz, Paris, Amerika ve Türkiye yıllarınız, sergileriz, kitaplarınız, siyasi yaşamınız, aktivistliğiniz üzerine yazılmış ve Öykü Eras’ın editörlüğünü yaptığı ve “mini bir retrospektif" tadındaki eser görsel seçkinizle eşlik ettiğiniz 52 yazarın sadece sizin hakkınızda kaleme aldıkları çok kapsamlı “Eleştirmenlerin Kaleminden Bedri Baykam” kitabınız. Duygu ve yorumlarınız…

YANIT: O benim yazdığım bir kitap değil, benim hakkımda bir kitap. Ama tabii çok değerli bir kitap, çünkü dünyada bu kadar geniş bir zaman üzerinden insanın sanat yapması güzel bir şey. Bugün zengin bir insan, bir ressamı lanse etmek istese 1000 ya da 1500 sayfalık harika bir şey de yapabilir. Ama o kitabı yapamaz. Geçmişi özetleyen,  dünyanın o kadar farklı yerindeki eleştirmenlerin yazılarını yayınlaması mümkün değil. Kalıcı bir olay, zor bir olay. Bütün o sergileri yaşamış olup, o yorumların doğmasına fırsat vermiş olmak lazımdı. Bana gurur veren bir olaydır. Tabii zaman içinde kitabın değeri daha iyi anlaşılacaktır. Bu dünyadayken de izleri doğru bırakmak zorundayız. Öykü Eras şimdi de aynı kitabın İngilizcesini hazırlıyor.

SORU: Dilerseniz biraz da Kasım 2006’da İstanbul Taksim’de kurduğunuz Piramid Sanat merkezine değinelim. Çok ciddi finansal kaynaklar aktararak son derece modern ve lüks bir kültür sanat merkezini sanatseverlerin hizmetine açtınız. Piramid sanat, enstalasyondan tual resmine, tüm çağdaş sanat formlarını sergiliyor. Ayrıca, konferans, panel ve sinema gecelerine de ev sahipliği yapıyor. Böyle bir çağdaş sanat merkezi yaratmak aklınızda olan bir şey miydi?

YANIT: Piramid Film ve Yayıncılık, 1998’de kuruldu. Burası 2006’da açıldı. Ben öyle bir sistem kurdum ki, Piramid’in arkasında holding, devlet ya da başka bir destek yok. Tabir yerindeyse kendi yağıyla kavrulan bir yer, Piramid Sanat. Eser satışı ile ayakta duran bir yerdir. Bütün varlığım, bilgim ve imkânımla burası kuruldu. Koskoca holdingler, büyük sanat galerilerini zarar ediyor diye kapatıyorlar. Ben de onların kapattığı gibi bir sanat merkezini kendi başıma idare ediyorum. Onların tam tersine, açmaları gerekiyor. Piramid, yaşayan bir sanat merkezidir. Basın toplantıları da oluyor, tartışmalar da oluyor, söyleşiler de… Burası bütün sanatçılara ev sahipliği yapan ve kutlamalar yapılan bir sanat merkezidir. Piramid,  çok tekil ve özel bir yer. Yıllar boyunca bunu sürdürmüş olmak mutluluk verici. Burada çok kişinin emeği var.

SORU: Ve siyaset… Bedri Baykam ve bitmeyen aşkı CHP desem…

YANIT: Babam Dr. Suphi Baykam, CHP Gençlik Kolları’nın kurucusu, 4 dönem CHP milletvekilliği yapmış bir önemli bir siyasetçiydi. Şimdi sevgili oğlum Suphi Baykam da -benim zorlamamla değil J- siyasete girdi. Tabii Bedri Baykam’ın oğlu olarak siyaset yapmak kolay değil. Benim CHP aşkım babadan gelmedir. Hiçbir zaman CHP’den istifa etmem. Kişiler hakkında hayal kırıklığım olur, CHP açısından olmaz. CHP benim için Atatürk ve İnönü’nün partisidir. 2003’te genel başkan olsaydım yüzde 45 alırdım. Bugün şartlar değişti tabii. Benim siyasi kitaplarımı okuyanlar ne demek istediğimi anlarlar. Bunu getirecek tüzük değişikliklerini de hazırlamış kişiyim ben. 15 yıl önce CHP için hazırladığım köklü tüzük devrimini okuyan kimi insanlar şimdi yavaş yavaş o doğrulara geliyorlar.

SORU: Dilerseniz biraz da özelinize değinelim: Kendinizi nasıl tanımlarsınız’?

YANIT: Biraz çalışma delisiyim. İnsanlara göre biraz abartılı çalışıyorum. “Aynı anda kitap, yazarlık, resim… hepsi aynı anda nasıl olur?” diyorlar. Ben de tam tersine kendimi yetersiz görüyorum. Zaman zaman kendime de ağır eleştiriler getiriyorum. Her zaman daha iyisi olurdu, daha çok çalışmalıydın  diye düşünüyorum. Kendimi biraz çalışma bağımlısı olarak gördüğüm doğrudur. Ama zaman zaman kendime vakit ayırdığım anlar da yok değil!

SORU: Bir kadında aradığınız özellikler ve en tahammül edemediğiniz tutumlar nelerdir?

YANIT: Kadınların dobra olmasını, kadınlıklarını pazarlamamalarını doğru bulurum. Bu, bakımsız olmaları anlamına gelmez. Tahammül edemediğim tutumlar genel olarak belki sırf güzelliğine yaslanan kadınlar veya çok kıskanç kadınlar, dedikoducu kadınlar.

SORU: Karakterinizi hangi renkle tanımlarsınız?

YANIT: Kobalt mavisi ve canlı bir sarı diyebilirim.

SORU: En büyük hayaliniz?

YANIT: Mesela Fenerbahçe basketbol veya futbol takımının Piramid’i ziyaret etmesi hayallerimden biridir. Çok isterim bunu. Bunu bir davet olarak da bu vesileyle sunmuş olmak istiyorum. Zaten Aykut Kocaman da dostum. Bir gün kültürel aktivite çerçevesinde –ki futbolcuların da beslenmeye ihtiyacı var kitaplarla, resimlerle- 3 saatlik gezi yapmalarını hem Fenerbahçe futbol ve basketbol takımlarının Piramid’i ziyaret etmesini çok isterim. Hayattaki en büyük hayalim bu değil tabii. Yoksa siyasi olarak en büyük gerçeküstü hayalim Atatürk’ün dönüp Türkiye’yi yönetmesi diyebilirim. Türkiye’nin İsveç kadar refaha ulaşmış bir ülke olmasını dileyebilirim. Savaş olmayan bir toplum da dileyebilirim. Ama bunlar biraz daha yarın gerçekleştiremeyeceğimiz iyi niyetler ki onlar için de sürekli mücadele veriyorum. Ama gerçekleştirilebilir somut bir hayal olarak takımlarımızın ziyaretinden büyük keyif alırım.

  

SORU: Yaşamınız filme alınsa hangi türde olurdu?

YANIT: Benim hakkımda belgeseller yapılıyor. Çalışan bir Alman ekip var, Amerikalı-Türk bir genç sinemacı var. Bizim burada yaptığımız Piramid’in hazırladığı in house belgeseller var. Ama ileride film olduğu zaman ki muhakkak olur benden sonra, insanlar zaten der ki bunun dublörleri vardı. Bir adam bu yaşta bu kadar kitap yaz, bu kadar sergi aç, bu kadar sosyal demokratik örgütlerde aktif üye ol, dünya başkanı ol, Fenerbahçe maçlarına yetiş… Bunlar mümkün değil, 2 dublör kullanıyordu derler.

SORU: Duygu olarak beslendiğiniz ülkeler, şehirler ya da semtler…

YANIT: İstanbul dışında Paris ve San Francisco ve tüm o körfez, Oakland ve Berkeley’le beraber benim zaten kendimi evimde hissettiğim yerler. Onun dışında Rio de Janeiro’yu çok severim. Henüz gitmediğim ama çok sevdiğim kuzey denizini, o dev yeşillikleri ve okyanusla o kuzey denizinin buluştuğu yerleri ziyaret etmek istiyorum. Karayipler neden olmasın. Sevdiğim yerler Paris, Rio, San Francisco ve belki Saint Petersburg diyebilirim.

SORU: Ne tür müzikler dinlersiniz?

YANIT: Yabancılardan Pink Floyd, Rolling Stones, The Doors, Supertramp, Bob Dylan. Yerli ise Edip Akbayram, Zülfü Livaneli, Fikret Kızılok, Bulutsuzluk Özlemi, Yeni Türkü, İlhan İrem, Ahmet Kaya. O gruptan sevdiğim şarkıları tüm bu sanatçılardan üst üste çalarak mest olabilirim.

  

SORU: Damak tadı ve lezzet zevkleriniz nasıl size hitap eden dünya mutfaklarından hangi yemek ve içkileri sever ve önerirsiniz?

YANIT: Suşi severim. Türk mutfağını ve patlıcanlı yemekleri ve kebapları çok severim. Amerikan mutfağından T-Bone Steak gibi kalın büyük etleri severim. Maalesef vejetaryen değilim. Sosyal içiciyim. En fazla 1-2 kadeh şarap alırım ki onun kalbe iyi geldiği söylenir. Küçük poğaça kaçamaklarım olur. Serpme kahvaltı severim ya da Amerikan usulü brunch severim. Durmadan tüm gün çay içerim.

SORU: Ve şimdide geçiyoruz Fenerbahçe’ye. Nasıl Fenerbahçeli olduk, Fenerbahçeli olmak nasıl bir duygu?

YANIT: Beni babam Fenerbahçeli yaptı 2-3 yaşımdan itibaren. Ben de oğlumu eksi 9 aylıktan itibaren Fenerbahçeli yaptım! Annesinin karnındayken hep Fenerbahçe marşları söyleyerek okşadım. Çıktıktan sonra gaz alma ve uyutma görevi bendeydi. Onu da ne zaman ağlasa Fenerbahçe marşını söylediğim an hemen susardı. Oğlumun ilk fotoğrafı eve geldiği zaman Fenerbahçe bayrağı üzerinde çekilmiştir. Baykamlarda Fenerbahçelilik babadan oğula geçer. Oğluma, ‘Çok demokrat bir adamım, ister 9 numara, ister 11 numara oyna, o sana kalmış, ama tabii ki Fenerbahçe’de’ dedim. O da, ‘ Ya baba, ya sen Fenerbahçeli olmasaydın da başka takımlı olsaydın’ diyor ve bunu düşünüp ciddi strese giriyor. Annesi de Fenerbahçeli. Biz tanışmadan önce de Sibel Fenerbahçeliydi.

SORU: Sayın Bedri Baykam perspektifinden Fenerbahçe yorumu desem.. 

YANIT: Ben Fenerbahçe tarihinin içinde yaşamış bir adamım. Son 56 yılının... Ben 3 yaşımdan itibaren Fenerbahçe’nin maçı kaç kaç bitmiş, kim gol atmış bunu takip etmiş bir insanım. 3 yaşımdan beri Fenerbahçe’nin maç oynadığı her gün ya stattan izlemişimdir, ya radyodan dinlemişimdir, ya televizyondan izlemişimdir ya da dünyanın her hangi bir yerinde teknolojik imkanlar doğrultusunda takip etmişimdir. Dolayısıyla 56 yıldır futbol takımımızın her maçını içinden biliyorum. Bu hastalık. Çocukken Fenerbahçe dergileri yapmışımdır. Aylık Fenerbahçe dergisi çıkarırdım 4-5 yıl boyunca. Yayımlamıyordum, derliyordum. Farz edin, Picasso’nun Barcelona kulübüyle ilgili çocukluk yıllarında hazırladığı futbol dergileri olsaydı, o Picasso Müzesi ile Barcelona Müzesi arasında kavga konusu, rica-minnet konusu olurdu değil mi? Bu kadar söyleyeyim size... İlerisi için oğluma kalacak ve geleceği açısından da önemli bir miras. Fenerbahçe doğduğumdan beri hayatımın her noktasında var, oğlumun hayatının da her noktasında var. Mesela ne ben ne oğlum, televizyonda bir maçı seyrederken sevgili annemin heyecan seviyesine çıkamayız. Evde en hasta Fenerbahçeli 89 yaşındaki annemdir. Seyrederken kendinden geçer ve o nazik hanımefendi biter. Özellikle kendi ceza sahasında paslaşıp topu kaptırma riski yaşatan Fenerbahçeliler olursa affetmez. Hakeme kızar, yapılan haksızlıklara kızar. Civa gibidir maşallah! 89 yaşındaki annemin bir Fenerbahçe maçındaki tavırlarını ve o yaydığı enerjiyi Youtube’a koysak paylaşım rekoru kırar. Hiçbirimiz onun dozajına gelemeyiz maç izlerken. Mesela maçımız Cumartesi günü mü, Çarşamba günü uyanır sıkıntı, Perşembe günü uyanır sıkıntı, Cuma günü uyanır aynı. Cumartesi günü uyanır ve ‘ Oh be bir daha uyumayacağız, maç bu akşam’. diye en büyük keyifle o güne başlardı!

Bu keyifli söyleşimizin finalinde dilerseniz Fenerbahçe camiasına, Büyük Başkanımız Sayın Aziz YILDIRIM beyefendiye ve taraftarlarımıza iletmek istediğiniz mesajlarınızı ve son sözlerinizi alarak röportajımızı sonlandıralım.

Fenerbahçe’nin 2017-18 sezonu aynen 1967-68’deki 5 kupalı sezon gibi olsun. Ben 67-68 sezonunu çok iyi izledim. İlk Fenerbahçe dergimi kitap olarak o yıl çıkardım. Şimdi 2017-18 sezonuna başlıyoruz. Tam 50 yıl geçmiş. İnşallah yine 5 kupalı bir sezon olur. Seyircilerden stada gelmelerini rica ediyorum. Herkes gelsin, tribünler dolsun, Fenerbahçe yine şampiyon olsun. Fenerbahçe yine efsanevi futbolcularını çıkarsın. Fenerbahçe inşallah bu yıl da bu 5 kupalı sezonun keyfini bir de UEFA Kupasını alarak yaşar. Fenerbahçe camiasının, demokrasi ve cumhuriyet değerlerine bağlılığı ve bu uğurda verdiği mücadele ülkedeki her Atatürkçü tarafından takdir edilmiştir. Sayın Başkanımızın verdiği örnek mücadele ve gösterdiği direnç, tüm Fenerbahçe camiası için de bir gurur vesilesi olmuştur. Tüm taraftarlarımıza, Fair-Play’in sporla buluştuğu güzel ve aydınlık günler diliyor, herkesi sevgi ve saygıyla kucaklıyorum.