Spor Yazarı | FIFA Players' Agent

Dr. Öğr. Üyesi Sedat Hayran

SAYIN CAHİT BERKAY.

7’den 77’ye üç kuşağın vazgeçemediği; harika sesi ve hit şarkıları, fantastik tarzı, şık giyimi, sadece müzikte değil, ekonomi, moda, Global Arts & Entertainment dünyasında da hayranlarını sürükleyen yılların eskitemediği yıllandıkça şarap gibi değer kazanan müthiş bir ikon. Dünya’da Tom Jones, Elvis Presley örneklerinde olduğu gibi, Anadolu Rock ve Türk Halk Müziğinin kült ismi, yaşadığı toplumun “Melodik Dili” Doğuştan besteciliğini "Selvi Boylum Al Yazmalım" ile taçlandırdı. Bugüne dek sayısız dizi, sinema, reklam müziği besteledi. Moğollar ile efsaneleşti. Cem Karaca ve Barış Manço ile Moğolları zirveye taşıdı. İşte size, müthiş bir Fenerbahçeli daha Sayın Cahit BERKAY Beyefendi.

Değerli Sanatçımızın muhteşem biyografisini şöyle bir hatırladığımızda;

Onu değil Türkiye, tüm dünya biliyor. Ancak biz yinede, hayatı, sanat yaşamı ve Türk Müziğine yapmış olduğu katma değerleri, çıkarmış olduğu albümleri, T.C. sınırları içinde ve Yurtdışında verdiği konserleri, ulusal ve uluslararası arenalarda aldığı ödülleri, içeren muhteşem biyografisini siz değerli Fenerbahçeli taraftarlarımıza yeniden bir hatırlatalım istedik.

Değerli sanatçımız Cahit Berkay beyefendi; takvim yaprakları 1946 yılını gösterirken; Tüccar terzilik yapan bir ailenin erkek evladı olarak Isparta’da dünyaya gelir. Anne ve baba tekstil moda kreasyonuyla uğraştıklarından sık, sık İstanbul’a gidip gelirler ve her seyahat sonrası oğulları küçük Cahit’e hediyeler alırlar. Bu hediyeler içinde ağız mızıkası, mandolin gibi oyuncak türü enstrümanlar vardır. Küçük Cahit ise, onlarla oynamaktan çok mutlu olur sürekli o, enstrümanlarını çalarak doğaçlama şarkılar söyler. Hal böyle olunca da değerli sanatçımızın müziğe olan merakı daha çocukluk yıllarında, trompet, mandolin gibi müzik enstrümanlarını çalarak başlar. İlkokul dönemlerinde okulda sergilemiş olduğu harika mandolin resitalleri, öğretmenleri ve yakın çevresi tarafından büyük ilgi görür ve çocuğa müzik eğitimi verilmesi gerektiği konusunda fikir birliğine varılır. Hatta “o dönemler Isparta’da Cumartesi günleri öğleden sonra şehir meydanında askeri bandonun bayrak törenleri olur, bizim küçük Cahit’te o törenlere bandoyla birlikte trompetçi ve klarnetçinin yayında uygun adımlarla yürür ve onlara büyük gıpta edermiş.”  Küçük Cahit’in müziğe karşı merakı vardır ancak ailesi karşı çıkar, çocuklarının öncelikle okumasını ve başka bir meslek kolunu seçmesini isterler. Değerli sanatçımız ise ailesinin bu radikal kararı karşısında önemli stratejik aksiyonlar alıp, hem ailenin isteğini kırmayarak eğitimine devam eder, hem de müzik yaşamında kendi bildiği yolda ilerler. Yani “ne kızı verir, ne de dünürcüyü küstürür” ama sonuçta yine kendi dediğini yapar. Küçükken mimar olmayı arzular ancak mimar olmasa da, günün birinde Türk halkının karşısına müziğin mimarı olarak çıkar. “Söz meslekten açılmışken değinmeden geçemeyeceğim, değerli sanatçımız müzik kariyerinin yanında, Türk ekonomisine yön veren başarılı Ekonomistlerimizdedir”

  

Dünya döner, yıllar geçer, takvim yaprakları 1959 yılını gösterdiğinde ailesi ile birlikte İstanbul'a gelirler. Bizim küçük Cahit artık genç, yakışıklı, “kızların dikkatini çeken” karizmatik bir delikanlı olarak lise hayatına başlangıç yapar. İstanbul Kabataş Erkek Lisesi'nde eğitim hayatına devam ederken amatörce müzik çalışmalarını da beraberinde yürütür. 1962 yılında aralarında Sayın Uğur Dikmen beyefendinin de bulunduğu Lise arkadaşlarından kurulu “Siyah İnciler Grubunu” kurarlar. 1965 yılında Lise’den mezun olduktan sonra Sayın Selçuk Alagöz orkestrasından teklif alır ve ilk profesyonel müzik yaşamına merhaba der. O yıllarda Hürriyet Gazetesi’nin düzenlediği “Altın Kelebek Müzik Ödülleri” yarışmasına Selçuk, Rana Alagöz kardeşlerle birlikte katılarak dönemin “Altın Mikrofon” müzik ödüllerini alır.

  

II. Dünya Savaşı yıllarında dünyaya gelmiş 68 kuşağı müzisyenleri, yani 60'lı ve 70'li yılların en ünlüleri İngiltere ve Amerika'dan çıkarak dünya müzik piyasasını kasıp kavururken, Türkiye’de gelişen bu akımlardan nasibini alır.Yurtdışında ilk dönemlerde “Beatles” daha sonraları “Rolling Stones” “Led Zeppelin” “Yes” “King Crimson” “Pink Floyd” ve bu listenin uzayıp gidebileceği daha bir dolu gruplar Rock Müziğinin en başta gelen temsilcilerinden olurlar. Bu grupların patlamasından sonra 1967 ve 1968 yıllarında, Türkiye'de de başta Barış Manço, olmak üzere Cem Karaca, Erkin Koray, Edip Akbayram gibi birçok sanatçılar kendilerini yurt çapında üne kavuşturacak ilk 45'liklerini çıkartırlar. Global ve lokal müzik piyasaları böyle çalkalanırken değerli sanatçımız Sayın Cahit Berkay beyefendi ise, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ni dereceyle bitirerek yüksek eğitimi hayatını bu arada tamamlamış olur. Artık o çok iyi eğitimli bir İktisatçı ve aynı zamanda ulusal ve uluslar arası arenalarda “Cahit Berkay Rüzgarı” estirecek müthiş bir müzik adamıdır. Selçuk Alagöz orkestrasından ayrılarak Hasan Sel, Haluk Kunt, Engin Yörükoğlu, Aziz Azmet, Murat Ses ile birlikte 1968 yılında Rock grubu “Moğollar”ı kurarak yeni bir akım olan “Anadolu Rock”ın temellerini atar. Değerli sanatçımız Sayın Cahit Berkay Bey, yurtdışındaki bu akımları oldukça yakından takip eder ve ülkemiz müziğinin aslında çok köklü bir geçmişe sahip olduğu ve de en önemlisi altmışlı yılların ikinci yarısında temelleri Amerika Birleşik Devletleri'nde atılmış olan Psychedelic Rock” akımının aslında kendi Türk Halk Müziğimizin özünde bulunduğunun farkına varır. Kendi kültürümüz içinde doğmuş ve yaşayan bir ikon olan Sayın Cahit Berkay için bu akım büyük bir avantajdır. O nedenle değerli sanatçımız, bu olguyu çok iyi değerlendirerek hem batıdaki dünyayı sallamış grupların çalışmalarından, hem de kendi ülkemizin yerel müziğinden yararlanarak çok sağlam doğu ve batı sentezlerini yaratarak Psychedelic Rock ve Rock And Roll yerine daha folklorik “Anadolu Rock” müziğini ortaya çıkartır ve gitar dışında bağlama, cura ve yaylı tambur da çalmayı ön plana alarak “Anadolu Rock” tarzının yaygınlaşmasında önemli rol oynayan “Kült” bir isim olur.

Türkiye ise bu akımı çok sevmiş ve ona gerçekten ısınmıştır. İlerleyen süreçte Cahit Berkay bestelerinin  "Dağ ve Çocuk" ile popülariteleri artar ve 1971'de yeni bir grup arayan Barış Manço ile çalarlar. Bir yandan da solo kariyerine devam eden grup aynı yıl “Danses Et Rythmes De La Turquie” albümünü çıkartır. Çoğunluğu Cahit Berkay bestelerinden oluşan bu albüm, Fransa'da "French Academie Charles Cros Grand Prix Du Disque" ödülü alır. Bu ödül sonrası Manço'dan ayrılan grup kendi kariyerlerini devam ettirmeye kararı alırlar. Moğollar, bu dönemden sonra solo 45'likler yanında, Cem Karaca ile de çalışırlar. Karaca'nın en önemli şarkılarından "Namus Belası" kaydedilir. 1975'te Berkay, tekrardan Paris'e döner ve eski grup arkadaşı Engin Yörükoğlu ile Moğollar'ı ikili olarak devam ettirir. 1975 yılında değerli sanatçımız Sayın Cahit Berkay Beyefendi, neredeyse hepsi Berkay bestesi olan "Hitit Sun" albümü yurtdışında piyasaya çıkartır ve albüm Avrupa’da satış rekorları kırar. Değerli sanatçımız da bir çok ulusal ve uluslar arası kurumlardan “Premier Ödüller” alır. Bu yadsınamaz başarısı öyküsünden esinlenen sayın Berkay, 1976'da Klasik Türk müziği eserlerinden oluşan "Ensemble D' Cappadocia" albümünü çıkartır. Sayın sanatçımızın 1976'da Kütahya'da kısa dönem askerlik görevi sonucu dağılan, ve uzun bir aradan sonra 1993 yılında tekrar bir araya gelen “Moğollar” bir yıl sonra "Moğollar 94" albümü ile piyasalara flaş bir geri dönüş yapar. Önceki dönemlerinden farklı olarak politik ve çevreci mesajlar vermeye başlarlar. Şarkıların çoğu Cahit Berkay'a aittir. Ayrıca, Sayın Berkay bu albümle birlikte vokallere de geçer. Berkay'ın söz yazımında Turgut Berkes ile çalıştığı 1996 tarihli "4 Renk" ve 1998 tarihli "30. Yıl" albümleri de 1994 albümü tarzındadır.

    

Sayın Cahit Berkay, grup arkadaşı Taner Öngür ile birlikte Coca Cola'nın sponsorluğunu yaptığı “Rock & Coke” festivaline karşı olarak “Barışa Rock” festivalinin düzenlenmesine destek olur. 2004 yılında "Yürüdük Durmadan" albümü çıkartır. 2008 yılında sayın Berkay, bayrağı vokali olan Cem Karaca'nın oğlu Emrah Karaca'ya bırakıp, gitarist ve besteci olarak Moğollar'a destek vermeye devam eder. Çoğu Berkay bestesi olan "Umut Yolunu Bulur" albümü 2009'da yayınlanır.

Değerli sanatçımızın Film müziği kariyerine şöyle bir göz attığımızda ise;

İlk sinema film müziğini 1965 yılında “Buzlar Çözülmeden” filmine besteler. Moğollar'ın son döneminde ise Sayın Berkay, sinema filmleri için müzik yapmaya odaklanır. 1975 yılında ilk ve tek solo 45'liği "Teşekkür Ederim Babaanne" filminin müziği yayınlanır. 1976'da düzenlenen 1. İstanbul Film Festivali "En İyi Film Müziği" ödülünü "Ben Sana Mecburum" filmine yaptığı müzikle kazanır. “Selvi Boylum Al Yazmalım” filmine yaptığı müzik çok beğenilir. 15. Antalya Film Festivali'nde en iyi film müziği ödülünü Fırat'ın Cinleri filmine yaptığı besteyle alırken adeta “Altın Portakal” ödüllerine abone olur ve bu ödüllerden 8 kez daha alır. Sinema dışı müziklere uzun süre ara veren değerli sanatçımız sayın Cahit Berkay beyefendi, 1980 yılında Zülfü Livaneli'nin "Günlerimiz" albümüne iki şarkıda katkıda bulunur. 1987'de arkadaşı Cem Karaca'nın ülkeye dönmesinden sonra onunla çalışmaya başlar. 1990'da Karaca, Berkay ve Uğur Dikmen, Yiyin Efendiler albümünü çıkartır. Aynı yılın Temmuz ayı, Cem Karaca'nın seslendirdiği, Cahit Berkay bestesi "Kahya Yahya" 1990 Kuşadası Altın Güvercin Müzik Yarışması'nı kazanır. Üçlünün ortaklığı 1992'de Nerde Kalmıştık? albümü ile devam eder. Albümün çıkış şarkısı, bir zamanlar herkesin ağzından düşmeyen ve bir Cahit Berkay bestesi olan "Raptiye Rap Rap" olur. Ve daha sonra birçok kez farklı sanatçılar tarafından yorumlanır. 1999 yılında ise "Bindik Bir Alamete..." albümünde de Cem Karaca'ya bir kıyak daha yapar.

Sayın Cahit Berkay beyefendinin olağanüstülüğü yalnızca müzik dünyasıyla sınırlı kalmıyor. Felsefe’den Edebiyat’a, Ekonomi ve Sosyal Bilimlerden tüm sanatlara, eşsiz bilgi ve kültür birikimi, yüzlerce orkestra eserlerini içeren geniş repertuarı belleğinde taşıması, yalnız ve yalnız kendisiyle yarışması, bağımsızlığı ve özgürlüğü onu olağanüstü kılıyor. Öncü, lider, yol gösterici ve planlayıcı tarzıyla gerçekten güçlü bir kişiliğe sahip, müthiş ulusalcı ve sıkı bir “ATATÜRK” hayranı olan, “ATATÜRK’ÜN DEVRİMLERİYLE” büyük onur ve gurur duyan Sayın Cahit Berkay beyefendinin yeri kelimenin tam anlamıyla kaptan köşkü. Türk halkına çağdaş eserler yapmak için yaşam boyu çalışan, bu tarzıyla da milyonların sevgilisi olan, son derece sempatik, zeki, karizmatik, güler yüzlü hoş ve espritüel, kendine özgü müthiş korteks kullanımı, stratejist özelliği, mert ve delikanlı duruşu aynı zamanda ölümüne Fenerbahçe sevgisi dolu mangal gibi yüreğiyle Türk müzik ve sanat dünyasının yaşayan efsanesi, Anadolu Rock, Türk Halk Müziğinin Kült İsmi, yaşadığı toplumun “Melodik Dili” olarak sevilen, ülkemizin ulusal gururu ve Dünya Sanatçımız hani derler ya “Adam gibi Adam” olan Sayın Cahit Berkay beyefendiyi siz değerli taraftarlarımız için bu ayın AKADEMİK KONUĞU’nda ağırladık. çağdaş Türkiye sanatının yükselmesi için büyük titizlikle sürdürdüğü çalışmalarından ve elde ettiği uluslar arası başarılarından dolayı; Fenerbahçe Dergisi olarak Sayın Cahit BERKAY beyefendiyi kutluyor, röportaj teklifimizi kabul ettiği için sayın şahsına teşekkürlerimizi iletiyor ve söyleşimize start veriyoruz.    

   

SORU: Sayın Cahit Bey; İnsan ve kültür ilişkisini insanın yaşadığı, işlediği ve kullandığı her şeyi kültürün bir parçası olarak yorumladığımızda, sizce müziğin insan yaşamındaki yeri ve kültürün bir parçası olmasında ki önemi nedir?

YANIT: Müzik denildiği zaman; söze müzik ruhun gıdasıdır diye başlamayacağız Basit bir mesaj gibi gelse de müzikte bir tutkal görevi vardır. İnsanları bir araya getirici ve tutucu bir görevi kapsar. Müzik, ayrıca kuşaktan kuşağa toplumların hafızalarını taşıma görevi yapar. Müzik deyince günümüzde pop müzik akla geliyor;  peki nedir o denildiğinde kısaca “Lay lay lom.” Bugün dinliyorsun yarın yok olup gidiyor. Topraklarımızda binlerce yıllık kültür birikimleri var. O kültürün içindeki folklorik öğeler, türküler, danslar, mutfak, giyim kuşam somut olgular olarak karşımıza çıkıyor. Bütün bunların her devirde geçirdikleri evreleri görüyoruz. Kimse yok etmediği takdirde, bu somutluluk nesilden, nesile taşınıyor. Bizler geçmişimizden bu şekilde haberdar oluyoruz. Atalarımız geçmişte ne yaşamışlar. Türkü deyince aşk illaki tek tema değildir. Padişahın gaddarlığına da bir baş kaldırış vardır. Türküler, ağıtlar olmasaydı biz bunları nerden bilecektik. O dönemler ne görsel ne de yazılı medya vardı. O açıdan bakıldığında müzik olgusunun bir hafızayı günümüze taşıyan yönü yani müziğin insan yaşamındaki yeri ve kültürün bir parçası olmasında ki önemi ortaya çıkıyor. Resim bir kesittir ama şarkı da 3 boyuta geçen yorumlar vardır. Tutkal tarafı ise kültürel değerlerimizde toplumu ortak bir arada tutma gücüdür. Bu çok önemli unsurdur. Kızım Müge’ye hep şunu aşılamaya çalıştım. İlk defa yurt dışına giderken; daha çocuktu. “Yine pop müziğini sev ama kendi kültürünü bil; Ben yurt dışında çok kaldım. Her kültürden insana o kadar çok rastladım ki Sen Türk müsün? Sizin müziğiniz nasıl? dediklerinde iki melodi mırıldan. Bunu yapamazsan çok zor duruma düşersin.” dedim. Herkes kendi kültüründen bir şeyler söyler. Müzik kültürel değerler açısından çok önemlidir. Bu bağlamda zengin bir mirasımızda var bu mirası reddedip bir İngiliz ya da Amerikan kültürünü sahiplenilirse toplum olarak ayaklarımız yere basmaz ve küt diye otururuz. Kendi kültürümüzü bilip sahip çıkarsak,  ulusal bir kimliğimiz olur. Ben bunu şovmenlik anlamında söylemiyorum. Kültürlerimiz harmanlaşmış ne gerek var bunları ayırmaya. Müziğin yaşamda çok büyük fonksiyonu var ve iyi ki de müzisyenim. Genç kuşaklara da şu önemli olguları tavsiye ediyorum: “Sizler çok şeyler yazabilirsiniz, özellikle de rock müzik yapanlar, sizler kendi şarkılarınızı yazın, ne yaşıyorsanız onları yazın. Yaşamadığınız objeleri yazarsanız rock olmaktan çıkar ve başka yerlere gider.” Şeklinde bu güzel soruyu özetleyelim.

SORU: Müziği detaylı irdelediğimizde, sizce müzik toplum tarafından bilimsel olgu olarak görülebiliyor mu? ya da toplumun bakış açısından, müzik yalnızca düzenli sesler, eğlence, ritüel vb. olayların aracı olarak mı betimleniyor?

YANIT: Müzik duyduğumuz bir tını değildir. Müzik insan sesiyle beraber doğadan ve yıllarca gelen yaşam biçimleriyle var olan sesleri işleyerek, kemana, gitara, piyanoya özdeşleşen müthiş bir evrim aksiyonudur.  Müziğe kendi iç dinamikleri ve akademik açıdan bakarsak bilimsel bir olgudur. Etiler’de diskolarda eğlenenler tarafından bakarsak; insanları hoş tutan eğlence ve ritüeldir. “Eğleniyoruz ya, işte”dir. Her zaman bu konuşmaları türkülere bağlarım. Oradan bugüne gelirim. Cahit Berkay’ı, Cahit Berkay yapan de türküleridir. Bu bağlamda açıklamadan geçemeyeceğim olumsuz bir “12 Eylül” olgusu vardır. 12 Eylül’ün negatif anlamdaki başarısı kuşaklararasında kültür akışını kesmek oldu. O güzel öğretmenleri harcadılar,  Köy Enstitüleri’ni kapattılar, bunlar bilinçli yapıldı. Türkiye üzerinde komünizm korkusunu abartarak; millete yurttular. 12 Eylül son damgasını müzik kültürüne vurmuştur. 12 Eylül sonrası 2 kuşak yetişti kendi kültüründen bihaber. Yanlış anlaşılmasın ben asla başka kültürlere karşı değilim, hatta saygı duyuyorum. “Kendi kültürlerine sahip çıkıyorlar ve kuşaktan kuşağa öğretiyorlar.” Ama bizde gelinen nokta, 12 Eylül olumsuzluğuyla başlamıştır. On binlerce öğretmeni hapse attılar. Kültür abidesi olarak sayacağımız büyük çoğunluğun yurt dışına kaçmalarına neden oldular. Sonuçta çocuklarımız donatımsız öğretmenler tarafından birer boş bireyler olarak yetiştiler. Örnek vermek istiyorum Çok ağladığım bir gün olmuştu.  Bir konserim öncesi, “Nazım Hikmet’i tanıyor musun?” diye sordum bir gencimize… Kim o ya? dedi. Bundan acı bir şey olur mu?  Nazım Hikmet’i tanımayan, Ruhi Su’yu hiç tanımaz. Pir Sultan’ı hiç tanımaz, Mevlana’yı hiç anlamaz. Ama şimdilerde gençler, okumaya özen gösterip, geçmişi kurcalamaya başladılar. Allah’tan o günler biraz olsun geride kalıyor gibi.

SORU: Takdir edersiniz ki, Müzik, Felsefe ve Estetikten oluşan sanat kombinasyonunu, toplum yapısı içinde birbirinden bağımsız olarak düşünemiyoruz, çünkü buna en güzel örnek sanat kavramının kendisi oluyor. Her ne kadar, sanat sosyolojisinin sınırları tam olarak çizilmemiş ve tanımlanmamışsa da yinede bu sosyolojinin içinde müzik felsefesi ve estetiğini nasıl tanımlıyorsunuz?

YANIT: Sınır yok, sınırı koyduğumuz an biteriz. Bu konular kendi içinde eğitim süreçlerini barındırır. Ben Ekonomistim, müzik disiplininde alaylıyım sayılır. Müzik okuluna ya da konservatuara gitmedim. Her şeyi kendi kendime öğrendim ama bizim konservatuarlarda, özellikle klasik müzik konservatuarlarında sadece batı normlarıyla çocuklar yetiştirilmeye çalışıldı. İşin felsefi boyutunu, eğitimi bu formasyonla verirseniz ondan ne beklenir? Papağan gibi aynı şeyi çalmasını mı, ona yorum getirmesini mi yepyeni bir eser mi yaratmasını mı? Biz son ikisini, yani katma değer katmasını bekleriz. Klasik müzik konservatuarlarında çok ağır bir şekilde klasik batı müzği eğitimi verildi. Son dönemlerde bu duvarlar biraz yıkılır gibi ama ondan evvel piyano eğitimi alan birisi, iki caz figürü çalmaya kalktığında hocalarından ağır bir şekilde ceza alıyorlardı. Neymiş bu farklılık parmakları bozarmış. Türkülerden gelen zenginlik var. Türk sanat müziği var. Ne kadar burjuva, saray müziği de denilse korkunç zenginlikte göz ardı edilemez. Batılı beyinlerin anlayamayacağı notalar, sesler var bizde. Batılı müzikler yarı ses üzerine giderken, bizde o yarıyı da yarıya, kalanı da yarıya böleriz. Böyle bir müzik zekası ve kulağı var bizde. En basiti çeyrek müzik.  Akort bozuksa piyano da o çeyrek ses yoktur. Zenginleşmesi için genel kültür anlamında bunların beslenmesi gerekir. Beslenme çantası sağlam kurulmalıdır. Tersi durumda kopyalarsın, araklarsın. Gençler çalıyorlar, lay lom lom. İngiliz John’u al, araya solo koy, alın size eser. Yahu o vakit ben gider gerçek İngiliz sanatçısını dinlerim. Sana ne gerek var ve seni dinlemem.  Bu bağlam da bir örnek vermek isterim; Zaman içinde bana bir çocuk geldi. Barış daha yeni ölmüştü. “Ağabey benim bestelerim var” dedi.  Barış Manço ile büyümüş. Kaset yapacakmış. Dinledik, bire bir kopya. Sen çok Barış Manço dinliyorsun dediğimde; evet ağabey çok dinliyorum dedi. Ona dedim: bak sen çok Barış’ı dinlediğin için parçaların ona çok benziyor, şunları da, bunları da dinle dedim. Daha sonra geldi, ufak tefek şeyler benzerlikler hala vardı ama özgündü. Şimdi de bilindik birisi bu genç.

SORU: Çin filozofu Confucius, (Konfüçyüs) “Bir milletin mutlu ve ahlaklı bir şekilde idare edilip edilmediğini anlamak isterseniz o memleketin müziğini dinleyiniz. “Müzik devlet kurar, devlet yıkar” der.  Confucius, bu sözleriyle gayet ilginç ve manidar, hatta biraz da iddialı gibi. Bu bağlamda sizce, Müziğin bireyler ve toplumlar üzerinde olumlu ya da olumsuz etkileri nelerdir?

YANIT: Müzik, şimdiki kuşakta ve bu kuşağın bir kısmını ayırırsak iyi ellerde diğer bir kısmını da dinlersek, medyanın, topluma bir kısmını manipüle ettiği müzik türdür diyebiliriz. Tarihe ülkeler savaşlarına baktığımızda; özellikle bizim Osmanlı’da mehter takımı gibi yadsınamaz bir realite vardır. Vurmalı, sazlarla askerleri motive edici, unsur olarak kullanılmıştır. Müziğin en büyük gücü, sevgiyi yüceltmesidir. Sevgide paylaşım ne kadar genişlerse o kadar güçlü toplum oluşturur. İşte o güç Confucius’ün dediği gibi devlette kurar, devlette yıkar. Evet, müziğin böyle bir gücü de vardır. Müziğin ana teması insan ve sevgidir. “Tema onu sevdi, ona aşık oldu.” Nazım Hikmet gibi söyleyebileni çok azdır tabii. İnsanın içine en kolay giren de sestir. Müzik, insanın ruhunu okşayan tarz ise o vakit o, insansı çok daha sevecen, yüreğinde çok daha sevgi olan birey haline getirir.

SORU: Sizce müziği evrensel bir sanat yapan ana tema nedir?

YANIT: Evrenselliğe giden yol, önce yerelden geçer. Yerelimizi benimsemeliyiz ve onu sağlam kurmalıyız. İngilizlerin ellerinde ve genlerinde gitar varsa, bizim kuşakta da türküler var olmalıdır. Ancak Yeni nesil kuşak, gitar ve davul çalıyorlar, İngiliz’den farkları pek yok gibi. Kendi kültüründen uzak olunca doğal olarak sonuçta böyle oluyor.  

  

SORU: Ulusal kültürümüzden yola çıkarak evrensel sanata ulaşmak ve katkıda bulunmak için gerçek sanatçının görevi ve hedefleri ne olmalıdır?

YANIT: Evrensel sanata ulaşmak ve katkıda bulunmak için gerçek sanatçının görevi ve hedefleri çok kısaca, kendi kültürüne sahip çıkarak kendini kendi kültürüyle donatması olmalıdır. Türkiye’den bir Mozart çıkar mı? Çıkmaz, o başka kültürdür. Almanya’da bir Cahit Berkay çıkaramaz, çünkü o da başka bir kültürdür. Bizi biz yapan kendi yerel kültürümüzüdür. Tıpkı Hamurun işlenerek ekmek; çörek, börek olması gibi, kendi öz kültürümüzde bizi işleyerek evrensele doğru yön kırmamızı sağlar.

SORU: Şarkı sözü yazmak ve beste yapmak prosesinde öncelik sıralaması hangisindedir?

YANIT: Ben de önce melodidir. Yani önce beste sonra şarkı sözü gelir. Benim söz yazdığım parçalar çok azdır.

SORU: Şarkı sözlerinde birde şiir olgusu var, her şiirden şarkı sözü yapılır mı?

YANIT: İddialı bir şey söyleyeceğim. Usta bir şairin şiiri ise her şiirde ritim vardır. Bunu da zaten şairlerin büyük çoğunluğu bilir, şiir ile ilgili müzisyenler de bilir. Her şiirin ritmi var o ritim yakalanırsa şiir bestelenir. Buna örnek “çaya kaç şeker.” Moğollarla yaptığımız güzel bir eserdir. Şiiri sevdim. İçinde temposu vardı. Nazım Hikmet de bas, bas bağırmaz mı, tempolar diye.

SORU: Film ya da dizi müziklerini yaparken temel kriterleriniz nedir ve süreç nasıl oluyor?

YANIT: Önce senaryo ve filmin çekimi, en azından kaba montajı gerekiyor ki geniş, geniş bağlar ve belirli bir süre içinde tutmaları gerekiyor. Aradan temizleme oluyor. Şimdiki çalışma yönteminden bahsediyorum. Ardından DVD verilirler. Önce izlerim. filmi izlerken o film bana bak buraya müzik gerekiyor mu düşün istersen der. Bazı sahneler kesinlikle müziktir, onu not arlım. Bazı yerlerde müzik yoktur. Bazı yerler müzik ister, oraya müzik yaparım. Yönetmen filmin her şeyidir. Neticede film bana bir sipariş verir. Her filmin bir tınısı vardır. Bizde müzisyenler filmde sona kaldığı için, para da biter çoğunlukla. O vakit senfoni orkestrası kullanamazsın. Benim hiç öyle şansım olmadı zaten. Düşük bütçe gereği, küçük orkestra ile çalışıyorum. Eski Yeşilçam filmlerinde, kız zengin, oğlan fakirdir. Sahneler fakir ya da zengin evde geçer. Filmin içinde iki mekanı da görürsün. Oradaki müzik ile buradaki müziği aynı yapmazsın. Kırsalsa bağlama ve klarnet, öbür tarafta flüt ve piyano koyarsın. Yani öbür tarafta enstrümanlar biraz zenginleşir.  Mekândaki sesleri duymaya ve o enstrümanlardan müzik yapmaya çalışırım. 4-5 gün içinde müziklerin tamamlanması gerekir. Bu proseste filmin senaryosu ve kendisi önemlidir.

SORU: Şimdi biraz özele geçelim ve Moğollar diyelim; bu enteresan Moğollar ismi nerden geldi aklınıza ve şimdi olsa bu ismi kullanır mıydınız?

YANIT: Şimdiki aklım olsa Moğollar ismi kullanmazdım o yıllarda haşin ve gaddar isimler modaydı. Bizde o dönemin modasına uyduk. Grup kurmaya karar verdik ancak isim yoktu ortada. Yani daha yeniydik. Bir gün Sultanahmet’te hippi kılıklı uzun saçlı Hollandalı bir müzik yazarıyla tanıştık. O adamla konuşurken, Moğollar koyun dedi. Moğolların haşinliği ortadaydı. Tamam dedik. Koyun postundan yelekler, çizmeler falan tamam dedik. En komiği; ilk yurt dışına gittik 1970 yılında. O vakitler bizde çat pat lise İngilizcesi vardı. Grubun adını sorduklarında İngilizce konuşuyoruz  mongollium…?? dedik. O da ne dediler ve güldüler. Allahtan Fransa da  Lemogol?? vardı oradan yırttık. 15-20 sene önce 1993’te Moğolları yeniden kurduğumuzda bu ismi yeniden kullanalım mı diye düşündük. Nostaljik bir yönü olduğu için dokunmadık ve hala böyle gidiyoruz.

SORU: Sayın Cahit Berkay denilince akla gelen ilk şey “Selvi Boylum Al Yazmalım” oluyor. Bu eser nasıl oluştu? Kısa bir hikâyesini rica ederim.

YANIT: Bu film gerçekten çok sorumluluk yüklü bir filmdi, karşıma geldiğinde Hikaye, Cengiz Aytmatov eseri. Hikayeyi senaryo haline getiren Ali Özgentürk. 2 isim daha vardı yardımcıları. Yapımcı Arif Keskiner, Çiçek Arif.  Tuncay ağabey kamera, Türkan Şoray, Kadir İnanır, Ahmet Metin, Samet’i oynayan Elif. Oğlan çocuğunu oynayan aslında kız çocuğuydu. Yönetmen Atıf Yılmaz ağabey ile filmi izledik montajda. O zamanlar film sessiz çekiliyor. Arkada asistanlar film akarken “şurada bunu, orada şunu söyleniyor” şeklinde bana betimlemelerde bulunuyorlardı. Yönetmen bana hiç karışmadı. Ben kafama göre nerelere müzik geleceği, şablonunu çıkartım. Tema bulmam lazım. O zaman şöyle bir yeteneğim vardı. Görüntüyü beynime kaydediyordum. Gitarla, bağlama ile bir şey çıkartamadım. Evde eski bir cura vardı. Yıllarca elime almamışım. Toz içinde temizledim, telleri sıfırlardım. Ayarlarını yaptım. Yarım saat içinde o temanın tamamı çıktı. Az önce yine konuşmuştuk. Bütçe de yok. Koşullar tabii bugünkü gibi değildi. O dönemde curalı, yaylı tamburlu pek çok parçalarım vardır. Bu şarkının melodi, bestesi benim. Şu an piyasa da var olan versiyonunu 1990’lı yıllarda yeniden yaptım. Filmin içindekileri biz canlı çaldık. 4 kişilik bir ekiptik. Uğur Dikmen, Oğuz Durukan vardı. Ana enstrüman bateri bas gitar, ben de gitar akustik gitar, yaylı tambur, kabak kemani. Bunlarla yaptık. Eserin hikayesi böyledir.

SORU: Yurt içi ve yurt dışı konserleriniz inanılmaz kalabalık kitlelerle dolup taşıyor. Konu “Selvi Boylum Al Yazmalım” dan açılmışken özellikle Diyarbakır-Batman konserlerinizde sizinde çok etkilendiğiniz o muhteşem atmosferi biraz özetler misiniz?

YANIT:  En az 300 bin kişi vardı. Bir partinin seçim dönemiydi. Selvi boylumun öncesinde doğaçlama yapıyorum. Melodisinde 300 bin kişinin 100 bini kadındı. Doğuda kadın erkek katılıyor. 100 bin kadının çektiği zılgıtı düşünebiliyor musunuz?. Gök gürültüsü, yanına şimşek düşse böyle ses olamaz. Bu ses farklı bir güzelliği taşıyan başka hacimli bir sesti. Tüylerim diken, diken oldu. Çalamadım. Kendi kendime “Ben ne eser yapmışım bu insanlara dedim”. Acayip seviyorlarmış Selvi Boylum Al Yazmalım’ı.

SORU: Sizi üzmeyeceksem affınıza sığınarak bir vasiyet şarkısının öyküsüne değinmek istiyorum. Çok sevdiğiniz Alman dostunuz merhum Rudy bey anısına üzgün ve düşünceli bir anınızda "Rudy alacağın olsun!" diye curanın tellerine dertli, dertli dokunurken esinlediğiniz adeta bir vasiyet şarkısı olan “Arda Kalan" ın hikayesini birinci ağızdan rica edelim.

YANIT: Rudy, bizim Moğolların çok sevdiği iyi bir dostumuzdu. Almanya’ya gittiğimiz zaman kendisi Moğollar diye tişörtler bastırırdı. Yaz aylarında Ege’de konserlerimize gelirdi. Hiç kaçırmazdı. Hasret Gültekin’in eşi Yeter Gültekin’in sayesinde tanıdık onu. Kızı bir Türk ile evliydi.  Ben hiç Almanca bilmem o da Türkçe bilmezdi. Oturur, 5 saat konuşurduk. Böyle bir iletişim örneği yok. Taner, Almanca bilirdi, tıkanırsak bazen Taner’i devreye sokardım. Çat pat İngilizcede bilirdi. Böyle giderken, 52 yaşında iken öldüğü haberi geldi. Köln’e cenazesine gittim. Yeter sağ olsun. “Yeter Gültekin, Sivas’ta katledilen merhum Hasret Gültekin’in eşidir.” Çok iyi dostumdur. Beraber gittik Şapel denilen mezarlığa. Vasiyeti üzerine kendini yaktırmış. Katolik’ti. Külleri bir kavanozun içindeydi. Rahip söylüyor, Yeter’de bana tercüme ediyor. Rudy’nin bir vasiyeti varmış, önce onu yerine getirecekler. 3 tane müzik dinleyecekmişiz. Selvi boylum girdi arkasından, bu nasıl dünya girdi, benim gözler şakır şukur. Ardından benim bestelerden bir tane daha geldi. Salya, sümük durumdayız. Dedim içimden “Rudy senin alacağın olsun.” Cenazeden sonra evine gittik. Eşi beni çalışma odasına götürdü. Duvarda Stickers Etiketler vardı. Yazıyor, 3 Ağustos 1946 Cahit’in doğum günü. Şu, şu, vs gibi… Bu tür şeyleri yazmış, unutmayım diye. Bir gün oturuyorum Rudy geldi aklıma. Cura var elimde. O arda kalan enstrümanı çıktı. Daha sonra Murat Güneş’e anlattım bunu. Çok etkilendi ve o sözleri yazdı. Ah gideni değil de kalanı boğar ayrılık diye.

SORU: Hüzünlü ve etkileyici bir anı tekrar başınız sağ olsun diyelim ve şimdide dilersiniz size büyük huzur verecek sorulara geçelim, yani çok sevdiğiniz Fenerbahçe’nize. Ve Nasıl Fenerbahçeli oldunuz? Fenerbahçeli olmak nasıl bir duygu?

YANIT: Son sorunuzdan başlayayım Fenerbahçeli olmak, var olmanın ta kendisi. Olmak fiilin en rahat kullandığım, başka bir şey olmayı düşünemiyorum.  4 yaşımdaymışım ben o anı hatırlamıyorum. Akrabamız var Oktay ağabey. O da Fenerbahçe Spor Kulübü Kongre üyesidir. Kulakları çınlasın. Benim idolüm. Bana sen hangi takımı tutuyorsun diye sormuş. Ben de yarım yamalak Beşiktaş demişim. O da bana sen bundan sonra Fenerbahçelisin deyince bende tamam Oktay ağabey demişim.  Kızım Müge doğduğunda bende kulağına fısıldadım sen Fenerbahçelisin diye. Kasımpaşa maçında ölüyordum ya, golü yiyince. Sonra gittim, geldim gol oldu, yırttık.

SORU: Bir taraftar olarak Fenerbahçe’nin galip gelmesi için özel bir toteminiz var mıdır?

YANIT: Eskiden olurdu, hem de bayağı eski; O vakitler maçlar İnönü’de “Mithatpaşa’da” oynanırken, Erdoğan Esenboğa, Erkan Esenboğa ve ben üçümüz yan yana biletler alır maçları izlerdik. O tarihle bizim totemimiz buydu. Şimdi hafta sonları genelde konserlerim oluyor ve maçlara pek gelemiyorum. Fenerbahçe’min maçları denk geldiğinde evimin tavan arasında bulunan stüdyomda izliyorum. Curayı elime aldığımda maçları alıyoruz, “Top bizdeyken güzel melodiler çalmaya başlıyorum. Takım hızlandığında hızlanıyorum, rakip takıma geçince top, ben de bozuk çalışıyordum.” Bir maçta ne yaptıysam, olmadı maçı alamadık. Oradan geri sar diye bir parça çıktı, totemden. Yani, bazen Fenerbahçem için tuttuğum totem bile işe yarıyor. Asaleti yeter.

 

SORU: İyi bir Fenerbahçelisiniz. STSL’de Fenerbahçe’nin sergilemiş olduğu futbol performansını nasıl buluyorsunuz? Maç genelinde artıları ve eksilerini değerlendirir misiniz? 

YANIT: Son kaybettiğimiz maçlara kadar içim çok rahattı. Sivas maçında hakem berbattı. Takıma korkunç güvenim var ama hakem fonksiyonu ve sakatlıklar. Kasımpaşa maçında korkarak izledim karşılaşmayı. Emre attı golü ben tavana zıpladım. Ardından golü yedik eyvah dedim. 2 dakika sonra Bekir’in golüyle aldık maçı, müthiş rahatladım. Yani galip gelince keyifli oluyorum. Hayatta bir sürü derdimiz var bütün bunların arasında hayata o süreçte daha pozitif bakabiliyorsunuz. Bazıları ne anlıyorsun 22 kişi topun peşinde koşuyorlar. Derin solcular bu kapitalist oyuna nasıl geliyorsun diye bana göndermeler bile yapıyorlar. Ama bilemiyorlar ki, ben aynı zamanda bir iktisatçıyım; Futbol ise, bir matematik, santraç zekâsı gerektiriyor. Sonsuz kombinasyon bunun zevki de böyle oluyor. 

SORU: Bundan sonraki süreçte Sayın Ersun YANAL hocamız yönetiminde nasıl bir Fenerbahçe futbol takımı görmek istersiniz?

YANIT: Ben şu anki kadrodan ve hocamızdan ciddi umutluyum. İlk başlarda Ersun hocayı yadırgamıştım, ancak sayın hocamız futbolun bilimsel bir olgu ve unsurunun insan olduğunu, ben dahil tüm kamuoyuna öğretti. Başarıya endeksli takım yaratma becerisiyle Fenerbahçe’mizi ligde zirveye taşıyarak kalitesini kanıtladı. O nedenle kendisine teşekkür ediyor ve başarılarımızın devamı diliyorum.  

SORU: Henüz daha erken ama 2013/2014 sezonda Fenerbahçe’nin şampiyonluk şansını nasıl değerlendiriyorsunuz?

YANIT: Futbol zekâsını geliştirmeyen insanları futbol sahasında görme imkânımız olmayacak ileride. Bunun net örneğini sayın Ersun hoca bu zekayı pozitif anlamda kullanarak bize ve rakiplere gösterdi. Helal olsun, selam olsun hocamıza. Ben mutluyum böyle bir insanı takım başında görmekten inanılmaz mutluyum.  Yukarıdaki konularda anlattığım gibi özümüze dönersek, kendi değerlerimize sahip çıkarsak başarının tadı daha bir başka oluyor. Alper neler yaptı Kasımpaşa maçında. Salih de güçlensin iyi işler yapacak. Kuyt, Hollandalı benim kardeşim o. Tüm takımımızı kutluyor ve emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Bu sene umutluyum şampiyonluk için. Sezon sonunda “Şampiyonuz Bu Sene, Gecemize Gelsene” diyeceğim tüm kamuoyuna.

Bu keyifli söyleşimizin finalinde; dilerseniz Fenerbahçe camiasına, Büyük Başkanımız Sayın Aziz YILDIRIM beyefendiye ve taraftarlarımıza iletmek istediğiniz mesajlarınızı ve son sözlerinizi alarak röportajımızı sonlandıralım.

Her şeyden önce bizim camia üzerinde oynanan bir dolu oyunlar var. Bunları artık okuma yazma bilmeyen çocuklar bile öğrendi. Derin uykusunda uyuyan sağır sultan duydu, böyle bir kumpaslar olduğunu. Şike kisvesi altında bir suçlama ile başkanı içeri aldılar. Bizim başkan gerçekten büyük başkanmış, tam bir insanlık abidesiymiş. Bir kere dahi boynunu eğmedi. Çoğu insan o delikten içeriye girdiği zaman, çöker kalır. Bizim başkan kale gibi ayakta. Sayın Aziz Yıldırım dik bir şekilde o süreci atlatarak çıktı. Camiamızda kocaman, sevgi saygı sahiplendi. Geçen haftaki 400 bin kişilik cadde yürüyüşü anlayana müthiş bir mesajdır. 3 Temmuz süreci öyle. Bazı şeyleri söylemek istemiyor insan ama şu 17 Aralık iyi ki oldu falan mı diyeceğiz. İyi ki ifşa oldu da bir takım şeylerin, kumpasların, Bizans senaryolarının sahte yapmacık olgularla masum insanların hapse atıldığı ya da töhmet altında nasıl bırakıldığı görüldü. Bir sürü insan hapislerde yatıyor. Hak ederek mi yatıyor, hak etmeyerek mi yatıyor. Bizim vicdanlarımızda siyasi erkin bunu temizlemesi lazım. Ben bir vatandaş olarak, olağanüstü rahatsızım. Benim vicdanım çok rahatsız. Doğrular madem böyle niye bunlar içeride yatıyorlar ya da Aziz beyin niçin ikinci kez hapse girmesi söz konusu. Mutlaka bir takım yanlışlıklar var. Bu yanlışları yapanlar zaten bu ülkeden gidecekler. Bugün olmasa yarın gidecekler. Spor camiası kapsamında futbol bugün gerçekten büyük bir güç hem de kitleleri etkisi altına alan büyük bir stratejik güç. Bunu gördüler. Siyaseti, futbolun içine sokmaya çalışırsanız bunun yanıtını ise çok geçmeden 34. dakikada görürsünüz. Fenerbahçe’ye ofsayttan gol atmak o kadar da kolay değil, yemeyiz. Fenerbahçe toplumu olarak bizler büyük camiayız. Başkanımızla, yöneticilerimizle, teknik heyetimizle, sporcularımızla 12 numaramız ve tesislerimizle. Camiamızın bu dayanışmasının hiçbir zaman bozulmamasını diliyorum. Kimse kötümserliğe kapılmasın “Fenerbahçe ne savaşlar görmüştür, bu tatbikatlar vız gelir ona” bugünleri omuz omuza durarak; atlatacağız. Sağlık, mutluluk dileklerimle, sevgiler…