Spor Yazarı | FIFA Players' Agent

Dr. Öğr. Üyesi Sedat Hayran

SAYIN DR. EROL MÜTERCİMLER. 

O, Bilim ve Entertainment dünyasının saygın bir kişisi. Önemli bir Stratej ve Vizyoner. Her şeyden haberdar, her olaya hâkim. Sürekli araştırıyor ve yaşadığımız karanlık günleri daha iyi anlamamıza sebep oluyor. Ürettiği komplo teorileri hep akılcı… Bugüne kadar da öngörülerinin tümü doğru çıktı... Türkiye’de komplo teorileri konusunda ilk kitap yazan yazarımız… Hep beğenilen, izlenilen, zeki ve farklı bulunan çok ışıklı, çok aydınlık ve çok yaratıcı naif bir bilim ve düşünce adamı. İstanbul’un en seçkin Üniversitelerinde hocalık yaptı şu anda Haliç ve Yeditepe Üniversitelerinde hocalık yapıyor…   Resmi verilere göre kitapları çok satan yazarlar arasında olan; katıldığı televizyon programlarında her zaman ilgiyle izlenen, Türk halkının kayıtsız kalamadığı müthiş bir fenomen… Kitapta yazıyor, Derste veriyor, Televizyon programı da yapıyor... Basketbol hakemlik kariyeriyle sporunda içinde… İlgili, bilgili, karizmatik ve tatlı… Çok boyutlu birisi… Aynı zamanda müthiş bir Fenerbahçe aşığı… Evet,  bilim ve düşünce adamı Sayın Dr. Erol MÜTERCİMLER hocamızdan bahsediyorum…  Değerli hocamızı röportaj Sponsorumuz Dalyan Club Tesislerinde konuk ettik.

Sayın Dr. Erol Mütercimler hoca denince karşımıza farklı bir dünya çıkıyor… Rami ile Eyüp ekseninde yetişmiş, sonra da Bahriye subayı olmuş, Avustralya’da yaşamış, Budist rahiplerle yaşamayı hayatının hedefi olarak seçmiş, Hippy felsefesine inanan birisi… Hiç bitmeyen üretkenliğiyle hepimize örnek oluyor ve bizlere umut veriyor…  Karizmatik, güler yüzlü bir bilgi hazinesi, adeta canlı bir kütüphane… Sağlam kişiliği, korteks kullanımı, stratej özelliğiyle dünyaya geniş vizyondan bakan bilim ve düşünce adamı… Başarılarının alt yapısında; “Fizik biliminden, çok kültürlülüğe” uzanan muhteşem bir yüksek eğitim hayatı ve akademik kariyeri yatıyor… Profesyonelliğinin ötesinde idealleri, çalışma disiplini, kalitesi, kullandığı düzgün Türkçe, olgun hayat tecrübesini kendine özgü bir tarz olarak kullanıyor… Asker kökenli bir fizikçi kimliğinin yanında, felsefeden edebiyata, sanattan siyasete uzanan geniş bilgi ve kültür birikimi, yalnız ve yalnız kendisiyle yarışması, bağımsızlığı ve özgürlüğü onu olağanüstü kılıyor... Ayrıca müthiş ulusalcı ve sıkı bir “Atatürk” hayranı…“Atatürk’ün Devrimleriyle” büyük onur ve gurur duyan Sayın Dr. Erol Mütercimler hocamızın yeri kelimenin tam anlamıyla kaptan köşkü…

Sayın hocamızın öyle de bir renkli kişiliği ve entertainment yönü var ki, şapka çıkartılır yani… Tutkulu bir adam o. Kafasına koyduğunu öyle ya da böyle yapıyor ve hızlı. Leb demeden leblebiyi anlıyor. Sinir uçları açık… Hep gündemde… Hep yeni… Hiç yerinde saymıyor… Sürekli kendini geliştiriyor… Demode olmuyor, eskimiyor… Enseyi karartmak yok… Depresyona girmek yok… Ahtapot gibi; herkese, her şeye yetişiyor… Hayat mottosu, “Anı Yaşamak”… Hocamın maşallahı var yani; hem Kemalist bir düşünür, hem dindar ve hem de sosyal yaşamdan kopmuyor… Çok bayan hayranları var… Bir sokağa çıkıyor bayan hayranları etrafında, Pop Star gibi… Yaşamı, vizyonu, stratejliği ve hayata bakışını dinlerken kulağa hoş gelen bir melodiyi andırıyor sanki… Tatlı bir naifliği var, farklı ve benzersiz… O kadar bilgili, o kadar kibar ve mütevazı, o kadar ince mizah ve eğlenceli ki, o gülüyor, ben gülüyorum… Sayın hocamızla arkadaşlık etmek, sağdan soldan konuşmak, muhteşem görgüsünden, engin bilgisinden faydalanmak şahane üstü bir durum yani... Çok keyifli, onunla birlikte zaman geçirmek insana büyük huzur ve mutluluk veriyor…

Sizler Sayın Dr. Erol Mütercimler hocayı hep televizyon denen o, sihirli kutudan Türk siyasetinin önemli isimi ve siması olarak tanıdınız… Ama sizler de haklısınız… Hiçbir ülkede bu kadar polemik konusu olmayan siyaset, Türkiye’de televizyonlarda, yazılı basın ve sosyal medyada ya da mecliste yapılan tartışmalarla, siyasetçilerin sürekli bir atışma ve kavga içerisinde olmalarıyla hep gündem oluşturup yaşamımızda adeta “TT-Trend Topic” (çok bahsedilen konu) olunca dolayısıyla hepimiz bu duruma aşina kaldık. Ama işte bu röportaj faklı… Bu Röportaj başka…

Sayın Dr. Erol Mütercimler hocamızı; siz değerli taraftarlarımız için; İstanbul’un en köklü ve en prestijli mekânlarından; eğlence ve spor kompleksi “Dalyan Club Tesislerinde” ağırladık. Çağdaş kültürü, bilimsel yorumları, oyunculuk kariyerinden, aşk hayatına, kitaplarından itiraflarına, Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Entertainment dünyasından Fenerbahçe’ye kadar birçok şeyi dolu, dolu konuştuk… Gerçekten ruhu çıplak bir söyleşi oldu; Kefiyeli dakikalar…

  

SORU: Sayın hocam, çağdaş bilim ve entertainment dünyamızın saygın bir bilim adamı ve Strateji olarak sizden öncelikle; Stratejinin başlangıcını yaratan yani savaş stratejileri ve taktikleriyle Romalılara hayatı dar eden, o kadar ki, Roma literatürüne "Hannibal kapıya dayandı" deyimini kazandırmış ve tarih kitaplarına “Stratejinin Babası” olarak giren, tarihin ilk anti-emperyalist komutanı, Tunus-Kartacalı Politikacı ve General “Hannibal Barca”ı rica ederek söyleşimize zevkli bir konuyla başlayalım.

YANIT: Hannibal Roma’dan intikam alması için yemin ettiren Hamilcar’ın oğludur ve günümüzden ikibinikiyüz yıl önce Roma’yı kuşatmıştır. Karşısında da tarihin büyük komutanlarından Scipio vardı. Savaş on yedi yıl sürdü… Akdeniz’deki denizci kentleri önce Fenikeliler kurdu ardından Kartacalılar geliştirdi. Kartaca ile Roma niçin çekişiyordu? Ticaret yollarına egemen olma savaşıydı. Tarihçiler Kartacalı Hannibal’ı şöyle tanımlarlar; liderlik sanatının ustası, savaşta bir yaratıcı deha ve savaşta aldatmacılığın yani hilenin cambazı. Büyük Strateji ustası Sun Tzu savaşta hilenin esas olduğunu söyler. Hile, günlük yaşamda kullandığımız anlamıyla ifade edilmez, parlak bir zeka olarak değerlendirilir. Savaşların sonucu Hannibal açısından tam bir başarısızlıktır. Çünkü Roma güçleri tüm Akdeniz’e yayıldılar. Bu öyle bir yenilgidir ki, tüm askeri tarihçiler kendisine hayran olmuştur. Tabii ki, Romalılar da… Ancak, askeri stratejinin babası Büyük İskender’dir. Sonunda Titus Flaminius onu öldürmek amacıyla sarayını bastığında o, çoktan şarabına yüzüğündeki zehiri akıtıp içmişti. Yalnız şunu söylemeliyim, büyük rakibi Scipio önceden bir mektup göndererek, Romalıların ellerine canlı düşmemen için sana önlemler almanı öneririm, demişti. Çok uzun öyküdür Marmara’da konuşlu Bithynia kralı Pursias ihanet ederek, kaldığı evi Romalılara teslim etmek üzere adamlarıyla sardı. Hannibal’ın mezarı Gebze yakınındadır.  Senatör Cato iki bin yıl önce Roma senatosunda bağırıyordu; Kartaca yıkılmalıdır… Kartaca yıkıldı ama Roma İmparatorluğu da yani döneminin “yenidünya düzenini” kuran büyük emperyal devlet de yıkıldı!

SORU: Teşekkürler; Sizce strateji olgusunu evrensel bir politika yapan ana tema nedir?

YANIT: Öngörü. Olanaklarla koşulları örtüştürme sanatı oluşu. Strateji bir bilim değil sanattır. Zaten bu nedenle de çok cazip. Bunun bilim yanı oyun teorisidir. Yani stratejik düşünme. Tanımı da şöyle yapılmakta; benim ne düşündüğümü karşıdakinin de düşündüğünü bilmek! Ya da tam tersi. Karşımdaki, onun ne düşündüğünü benim de düşündüğümü bilmesi!

SORU:  Erol Mütercimler perspektifinden, bir devletin, kurum veya kuruluşun güttüğü politikaya uygun olarak seçtiği hedeflere ulaşmak üzere her türlü aracın kullanılmasını sağlayan strateji olgusunun felsefesi ve estetiğini nasıl tanımlarsınız?

YANIT:  Akılcılık, akılcılık, akılcılık. Aritmektik akıl değil, matematik akıl. Sandıktan çoğunluk bana oy verdi, o halde istediğim her şeyi yaparım diyen zihniyet ile bana kıro diyorsunuz ama para bende, diyen zihniyet aynıdır. Yani zaferi sayıların üstünlüğünde görmek değil, “1”in galip gelebileceğini de öngörebilmektir. Stratejinin temel amaç hedefi kazanmaktır. Ama bir strateji ustası şunu da çok iyi bilir; zamanında geri çekilmeyi bilmek, yenilmek demek değildir. Eğer siz geri çekilme kararını verdiğinizde, saldırı zamanını da hesap etmişseniz sorun yok demektir. Atatürk’ün Büyük Taarruz öncesi Sakarya gerisine çekilmesi gibi… Bazen siz taktik mağlubiyetler üzerine de strateji kurabilirsiniz. Kontratak futbolu budur! Örneğin, 90’ncı dakikada sayı tabelasında galibiyetiniz perçinleşmişse sizin o dakikaya kadar kaç sıfır yenik oynadığınız kimsenin umurunda olmaz. Felsefesi şudur: Eğer stratejiniz yanlışsa taktik doğrularla zafer kazanılamaz. Sorunuzun asıl merkezi şurasıdır; bir ülkenin siyasal iktidarını elinde bulunduranlar, devletin ulusal çıkar stratejisi yerine, partilerinin dünya görüşünü oluşturan ideolojileri doğrultusunda strateji belirlemeye ve uygulamaya kalkışırlarsa, o devlet siyasal haritada paramparça hale getirilir. Estetik kısmına gelince; misyon ve vizyondur. Vizyon uygulanabilir hayaldir. Misyon varoluş nedenimizdir.

SORU: Stratejinin; Politika, taktik, plan, program, yöntem gibi benzer kavramlarla ilişkileri için yorumlarınız…

YANIT: Bu sorunun yanıtı çok uzundur. Özet olarak şöyle toparlayabilirim. Bu sayılanların hepsi, stratejinin belirlenme sürecinde alt işlem basamaklarıdır. Bir önceki soruda söylediğim vizyon ve misyon ise esas unsurlardır. Politika konusu, devlet için başka şirketler için başkadır. 1990’ların ortasına kadar  küçük balık büyük balığı yutar   düşüncesi egemenken, hızlı olan yavaş olanı yutar şekline dönüştü. Altın yakalılar kavramı ortaya çıktı.

SORU: Ülkemizin içinde bulunduğu bu ateş çemberi ve kaos ortamında hemen hemen her gün televizyon ekranlarına bir takım kişiler çıkıp, strateji hakkında farklı, farklı yorumlar yaparak kafaları karıştırıyorlar. Bu bilgi kirliliğine net çözüm için, hem bu konuda kitaplar yazmanızdan hem de asker orijinli bir stratej olmanızdan dolayı soruyorum; Strateji olgusunu askeri savaş teknikleri açısından bize biraz anlatır mısınız?

YANIT:  Üzülerek söylüyorum,  televizyon ekranına çıkıp isimlerinin altlarına bilmem ne strateji merkezi elemanı adını yazdıranların neredeyse tamamı palavracı. Ne yazık ki bunlar hadlerini bilmediğinden ülkeye büyük kötülük yapıyorlar. Hele bazıları, ben Genelkurmay’dan öğrendiğime göre, şeklinde konuşmaya girdiklerinde, ekranın bu yanında, sen büyük bir yalancısın diyorum. Ciddi emekli subaylar, bu yalanın ardına sığınmadan, askerlik biliminin gereğine göre yorum, analiz, değerlendirme yapmaktadırlar. Gayriciddi olanların bazılarının adlarının altında da güvenlik uzmanı ya da terör uzmanı diye yazmakta. Televizyon programcıları da kötü niyetlerinden değil ama bilgisizliklerinden ve reyting uğruna bu tuhaf iliştirilmiş gazeteciler ile iktidara yaranmak uğruna akademisyenlik ahlakını bir yana atıp, yorum yapacaklarına, sözde strateji üretiyorlar. Tek dertleri siyasal iktidara yaranmak. Gazetecileri bir kenara koydum. Öyle öğretim üyeleri ve rektörler dinliyorum ki utanç içinde kalıyorum. Tek bir dertleri var, para ve makam. En çok da kadın akademisyenlere üzülüyorum… Stratejiyi askeri teknikler açısından ele alacaksak; zaman aralıklarına göre stratejinin değişimini bölümlemek gerekiyor. Soğuk Savaş döneminde “yüksek strateji” olarak adlandırılırken, ardından gelen dönem “etki odaklı harekat”, 2001 sonrası “ağ merkezlilik”, 2010 sonrası ise IT teknolojisi ile nano teknolojisinin yarattığı düşünce dünyasının yeni evresindeyiz. Askeri stratejiler teknolojinin gelişimine göre belirlenecek!  Bir askeri harekatta en temel kural da şudur;  askerin son duracağı hedefin siyaseten somut olarak belirlenmiş olması gerekir.

SORU: Dilerseniz söyleşimizi birazda fizikçi kimliğinizle devam ettirelim hocam… Klasik fizik ile kuantum fiziği hakkında genel olarak bilgi verebilir misiniz?

YANIT: Fizikçiler arasında bitmez tükenmez bir kavga. Uzlaşmaz çelişki. Küçük ne kadar küçük, hızlı ne kadar hızlı… Kuantum fiziği mikroyla, klasik fizik makroyla uğraşır. Kuantum fiziği DNA, mikroçip, nano teknoloji, lazer, vücudumuzda dolaştırılan robotlar… Görünmezi görünür kılar. Kuantum teorisi matematiğe dayalıdır. Klasik fizik sezgiseldir, yöntemi yaklaştırmadır. Klasik fizikte bir örnek vermek gerekirse hareket olgusunu Newton Yasaları adıyla ünlenmiş olan üç yasayla açıklarız. Bu tamamen sebep sonuç ilişkisidir. Eğer bir cisim duruyorsa ona bir kuvvet etki etmedikçe durmasına devam eder; hareket halindeki bir cisme ise hareket doğrultusunda kuvvet etkirse, etkidiği yönde hızlanır; harekete ters yönde ise cisim ya durur ya yavaşlar ya da ters yöne yönelir. Bu anlattığım olay gözlemle sabittir. Bunun yasası konmuştur. Sezgiseldir dediğimiz budur.  Örneğin elektronların devinimlerini görmek söz konusu değildir, kuantum bunların hareketlerini matematiksel yöntemlerle bize görünür kılar. Ne gözlerimiz ne de duyularımız mikro ölçektekileri görmek ve algılamak üzere yapılandırılmamış. Ama matematiksel düşünme ve yaratma yeteneğimizden yararlanarak atom parçacıklarının, ya da kimyasal tepkimelerin açıklamasını yapabiliyoruz. Efendim bunlar matematiksel soyutlamalardır diyenler çıkacaktır, evet öyledir. Zaten kuantumun özelliği bu! Şimdilerde uzak doğu felsefesine falan yamamaya başladılar. Bana komik geliyor! Kavramlardan bazıları, elektron, nötrino, spin, kuark… Matematik ve felsefe olmadan fizik bilimi olmaz.

  

SORU: Klasik fizik ya da kuantum fiziğinden hangisi doğayı açıklamakta daha başarılıdır? Bir kıyaslama yapabilir miyiz?

YANIT: Doğadan kastımız içinde yaşadığımız ve gözlem gücümüze dayanan ise klasik fizik başarılıdır.  Yok, doğadan kastınız, görmediklerimizin farkı ise kuantum başarılıdır. Günümüz çağdaş dünyasında doğru olan ikisini birbirine yaklaştırmaktır. Neden? Biz bir mermer parçasını elimize alırız, o sadece bütünlüklü bir yapı malzemesidir, serttir, yumuşaklığı yoktur. Çünkü gözlemimiz bu. Peki, mermerin iç dünyasında neler oluyor? Moleküller neler yapıyor? Bu da kuantumun mekaniğinin işidir. Özetle olay budur.

SORU: Fizik yalnızca teknolojik ilerlemeye yarayan bir bilim dalı mı yoksa başka sistemlere de etkisi oluyor mu?

YANIT: Hayır değil, sosyal olayları da fizik mekanik yasalarıyla, termodinamik yasalarıyla açıklarız. Örnek vermek gerekirse; toplumsal olaylar, Huygens prensibine yani dalganın oluşum teorisine göre açıklanmaktadır. Göle bir çakıl taşı atalım, düştüğü yer sabit merkez olmak koşuluyla gölde dalgalar oluşur, kıyıya vardığında dalga boyu büyümüştür. Tsunaminin oluşumu böyledir. Aynı gözlemi toplumsal şiddet olaylarında yaparız, bir merkezde başlayan olay gittikçe o toplumun ya da etnik grubun içinde yayılır, vandalizme kadar büyür, ölümler bile olur; oluyor. Ya da kaosu açıklamakta fizik yasaları ve  bilimi yardımcı olur. Kaos şöyle tanımlanır; düzensizliğin düzeni. Bir su borusu içindeki su, moleküler hareket sahiptir ve kendi içinde düzenli hareket eder, ama musluğu açtığınız anda düzeni bozulur hele musluğu açık unutursanız evinizi de su basar. Söyleyin şimdi; suç kimin? Damarımızdaki kan, kesik oluncaya kadar kendi düzensizliği içinde düzene sahipti, sakince sessizce işlevini yerine getiriyordu. Sen bileğini kestiysen kan ırmağı ne yapsın? Fizik bilimi neleri açıklamaya kadirmiş!

SORU: Klasik fizik nasıl bir düşünce yapısına sahiptir, hocam?

YANIT: Yukarıda dedim ya, sezgiseldir. Tanıklık ettiğiniz dünyayı açıklar. Mancınığın icadı için klasik mekaniğe ihtiyacınız var, kuantum mekaniğine değil! Aristoteles düşüncesini de yıkmıştır ama göreceliği de açıklayamaz. Nedir görecelik ya da görelilik; kızgın bir soba üzerinde bir saniye bir yıl kadar uzundur, güzel bir kadın karşısında bir saat bir dakika kadar kısadır. Büyük üstat Einstein böyle örneklemiş efendim!

SORU: Peki ya kuantum fiziği desem?

YANIT: Çekirdeğin içindeki parçacıların hızının ışık hızına düşürülmesi, derim. Klasik fizikte neyin ve ne olduğunun ayrımı çok açıktır. Kuantum fiziğinde ise neyi ne olduğundan ayrılması kolay değil. Anlamı şu, parçacıkları yasalardan ayırmak güçtür. Parçacıkların ne olduğu ile ne yaptıkları birbirine bağlıdır. En önemli gerçek ise eğer kuantum mekaniği olmasaydı, gözlerinizi lazerle çizdiremezdiniz. Bağırsaklarınızda kılcal damarlarınız çatladığında tedavi ettiremezdiniz. Kuantum mekaniği evrene bakış tarzımızı değiştirmiştir.   

SORU: 20. yüzyılın en önemli fizikçilerinden Amerikalı Richard Feynman kuantum fiziği ile ilgili konferanslarında dinleyicilerine: “Size ben bunları anlatacağım da siz anlayacağınızı mı sanıyorsunuz? Hayır, anlamayacaksınız. Çünkü ben bile anlamıyorum. Hiç kimse anlamıyor” diyor. Kuantum fiziği gerçekten bu kadar anlaşılmaz mıdır hocam?

YANIT: Evet aynen böyledir. Çünkü matematik denklemlere şiddetle gereksinim var. Öte yandan Stephan Hawking gibi dahi fizikçiler çıkıyor, olayları anlamamızı kolaylaştırıyor!

SORU: Bu konuda son olarak bir de eğitime değinelim. Geleneksel anlayışa göre, klasik fiziğin neticelerinden biri sayılan “bireyler ya doğuştan zekidir ya da değildir. Ve onların bu durumunu değiştirebilmek için yapılabilecek hiçbir şey yoktur.” tezi hâkim. Bu noktada acaba kuantum fiziğinin getirdiği farklı bir bakış açısı var mıdır?

YANIT: Zeka başka bir şey akıl başka. Gayet tabii ki farklı bir bakış açısı var. Zeka işlenebilir bir şeydir. Kuantum fiziğinin kimya bilimine ve tıp bilimine uygulanabilirliği ortaya koyulduktan sonra, yukarıda söylediğiniz konu çöpe gitmiştir. İnsan ya da hayvan beynine yerleştirilecek çiplerle neler yapılmayacak ki! Ama şunu da söylemeden geçersem ayıp olur; binlerce yıllık insanlık tarihinde, uygarlığı yaratanların sayısı birkaç bini bile bulmuyor. Düşünün toplamda on milyar insanın yaşadığı dünyada, birkaç bincik… Peki, gerisi ne oluyor, yani bizler tabii ki nebatat!

SORU: Sayın hocam karakteristik betimlemenizde değindiğim gibi; Siz müthiş ulusalcı ve sıkı bir “Atatürk” hayranısınız, aynı zaman da “Atatürk’ün Devrimleriyle” büyük onur ve gurur duyan bir aydınımızsınız. Dilerseniz birazda  Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk hakkında konuşalım. Büyük Önder hakkında övgüyle yazmış olduğunuz büyük beğeni toplayan çok kitaplarınız var. Sayın Dr. Erol Mütercimler; Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk için sadece bir manşet atsaydı kelimenin tam anlamıyla ne yazardı?

YANIT: Sağlığındayken “fikir rehberimiz”di… 10 Kasım 1938 sonrası ise “fikrimizin rehberi”

SORU: “Fikrimizin Rehberi Gazi Mustafa Kemal” kitabınızda; “Ortaokula gelene kadar Mustafa'ydı... Matematik yeteneğiyle Mustafa Kemal oldu... Emperyalizmi dize getirdi, Gazi Mustafa Kemal oldu... Yüzlerce yılın kökleşmiş alışkanlık ve geleneklerini yıktı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk oldu... Türk halkı ona, “Atatürk,“ dedi… Türkiye'de doğan ve parlayan yıldız, bize izleyeceğimiz yolu gösterdi, “Fikrimizin Rehberi“ oldu”… İnsanın içine dokunan çok hoş ve naif cümleleriniz… Galiba her şeyi özetliyor, ne dersiniz hocam?

YANIT: Bu kadar da değil. İnsanlık tarihinin son 2500 yılını aşkın bir süresine bakın; dört büyük askeri strateji dehası görürsünüz. Büyük İskender (34 yaşında öldü), Gaius Iulius Caesar (Jül Sezar) (56 yaşında öldü),  Napoleon Bonaparte (52 yaşında öldü) ve Gazi Mustafa Atatürk (57 yaşında öldü)… Bu dört adam çağdaşlarını ve sonrakilerini çok etkilemişlerdir. Yanlış anlaşılmasın, büyük komutan ya da dahi komutan sayısı birkaç yüzlerle ifade edilir.  Söylediğim komutanlık nitelikleri değil.

  

SORU: Şimdiye kadar yazılmış en geniş kapsamlı Atatürk biyografisi olan ve 25 yıllık emeğinizin ürünü harika bir yapıt “Fikrimizin Rehberi Gazi Mustafa Kemal” kitabınızda büyük kurtarıcının yaşamına ilişkin detaylar veriyor, Atatürk’ün sirozdan değil, kanserden öldüğünü ileri sürüyorsunuz? Tabuları yıkacak bir açıklama… Biraz detaylandırır mısınız lütfen…

YANIT: Bunu ben değil, tıp otoriteleri söyledi. Bu kitabı yazarken, Türkiye’nin önde gelen karaciğer hastalığı uzmanlarına ve onkologlarına sordum; Atatürk bugün gelse ne teşhis koyardınız? Yanıt, kanser oldu. Cem Tv’de program yapıyordum. Can Dündar o talihsiz “Mustafa” filmini yapmıştı. Mustafa Altıoklar da benim programımın konuğu oldu.  O programda hem teknik olarak Can’ı silkeledi attı hem de bir tıp doktoru olarak karaciğerin fiziki durumunu anlatarak, kanser olduğunu izah etti. Siz sormamışsınız ama ben söyleyeyim, Atatürk zehirletilmedi! Bunu yazan kitaplar yayınladı maalesef, en hafif deyimiyle Atatürk’e saygısızlık.

SORU: Yazdığınız Atatürk içerikli tüm kitaplarınızda detaylı değiniyorsunuz ama henüz okuyamayanlar için; “karizması, dâhiliği, stratej özelliği, üstün kişiliği, karar verme nitelikleri, sahiciliği, çalışkanlığı, ileri görüşlülüğü, ülke sevdası, idealizmi, istişare yeteneği, şefkat ve insancıllığı, dünyaya bakış vizyonuyla Atatürk’ü” yeniden kısa bir özetler misiniz hocam?

YANIT: Özetini İngiltere parlamentosunda Başbakan söyledi; beni bu kadar ağır eleştiriyorsunuz, dünya tarihinde birkaç yüz yılda bir dahiler gelir, bu dönemde de Türkiye’ye geldi! Sözünü ettiği kişi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tü. Emperyalizme karşı savaşıp, sömürgeci büyük güçlerin yenilebileceğini dünyaya göstererek, Afrika’dan, Güney Amerika’ya, Asya’ya kadar geniş anakaralarda ulusal devletlerin kuruluşunun cesaretini veren önderdir. Altıyüz yılın üstünde yaşamış geleneksel dini yaşam tarzını benimsemiş bir topluma laik cumhuriyeti kurarak çağdaş dünyaya uyum gösterilmesi yolunu açan bir büyük devrimcidir. O, hem büyük komutan, hem devlet adamı, hem de tam bağımsızlıkçılığı ve laik dünya görüşünü savunan bir devrimcidir. Bu üç niteliği bünyesinde barındıran liderleri saymaya kalkın bakalım başka kimi bulabileceksiniz? Hayatta en gerçek yol gösterici bilim fendir… diyebilen, bir Doğulu’dur! 

SORU: Şimdide insan Atatürk’ten bahsedelim; örneğin giyinme tarzı ve moda anlayışı, sofra adabı, müzik, sinema, tiyatro kültürü özetle Ulu Önderin entertainment dünyasını rica edeyim sizden hocam…

YANIT: Bunun en çarpıcı örneğini sizlerle paylaşırsam sanıyorum başka söze gerek kalmayacak. Yıl 1913 dört yüz yıla yakın Osmanlı devletinin bir eyaleti olarak yaşamış Bulgaristan bağımsız bir ulusal devlet olmuştur. Mustafa Kemal de Sofya’ya ataşemiliter olarak tayin edilmiştir. Bir gece milletvekili Şakir Zümre ile operaya giderler ve Carmen’i izlerler. Gece yarısı Şakir Zümre’nin kapısı çalınır. Karşısında Mustafa Kemal, pijamasının üstüne asker kaputunu atmış. Aynen şunu söyler; Şakir Zümre ben bu akşam Balkan Savaşlarında neden yenildiğimizi anladım. Yüzyıllarca vilayetimiz olan bu Bulgaristan, bu opera binasını inşa edip, Carmen’i sahneledikten sonra, bunlarla yirmi kere de savaşsak, kaybederiz.  Anlatabileceğim onlarca örnek olay var!

SORU: Latife Hanım gibi eğitimli, güzel ve İzmirli bir bayanla evliliği…

Bir kere Latife Hanım güzel değildi. Fikriye güzeldi. Halide Edip Adıvar, kadın gözüyle ikisini karşılaştırıyor. Atatürk’ün kendisi de Bursa’da kadınların bir sorusu üzerine zaten söyledi. Ayrıca, Atatürk’ün bu evliliği stratejik bir hataydı, hele İzmir’den bir kadınla evlenmesi stratejik bir yanlışlıktı! İzmirli kadın özgürlüğüne düşkündür, Mustafa Kemal de özgürlük, tam bağımsızlık benim karakterimdir diyen adamdır. Bu iki kişi nasıl olurda evlilik şirketinin ortakları olacaktı. Latife Hanımın ruhsal sıkıntılarını da unutmayalım. Eğitimli olduğu, Batı dünyasını gördüğü için Türk kadınına model olur umuduyla evlendi. Her kadın doğuştan strateji ve taktik ustası olduğundan erkeği küçümser. Latife de bu hatayı yaptı. O, bir kaplanla evli olduğunu unuttu.

SORU: Fenerbahçe müzemizde gördüğünüz belgeye istinaden Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ümüz aynı zamanda FENERBAHÇELİ… Duygularınız…

YANIT: Duygum ve gururum tabii ki çok yüksek.  Başka bir şey eklemeye hiç gerek yok. Ama bir Fenerbahçeli olarak da doğru söylemek ahlak anlayışımız gereğidir. Annesi Akaretler 76 numaralı eve taşındığında ve ardından 16 Mayıs 1919 tarihinde Anadolu’ya geçerken annesini ve kız kardeşini Beşiktaş Jimnastik Kulübü mensuplarına emanet etmiştir. Çünkü neredeyse tamamı Teşkilat-ı Mahsusa mensuplarıydı. Yani Atatürk’ün BJK’ya da bir gönül bağı var. BJK’da sonrasında da bunun devamı MİT İstanbul Bölge Başkanı Süleyman Seba’dır.

SORU: Sayın hocam dilerseniz Atatürk sohbetimizde finali şöyle yapalım. Şimdi bir “Cumhuriyet Balosu” hayal edelim… Aheste, aheste tınısı duyulan klasik müzik eşliğinde dünya sosyetesinin seçkin konuklarıyla dolu şık ve görkemli salon… Ve Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ümüz salona geliyor… Ya fraklı ya da smokinli… Önce şık ve güzel bir hanımla dans ederek açılışı yapıyor… Hemen arkasından bir de Harmandalı oynuyor ki değmeyin gitsin… Gelmiş geçmiş Hollywood starlarından daha karizmatik ve şık. Giyinmenin ne kadar önemli olduğunu bilen ve gösteren, nedir eğlence kültürü tüm dünyaya öğreten müthiş bir politikacı ve batılı bir devlet adamı betimlemesi… Yani bir an için gönlümden böyle geçti. Naçizane bu senaryoma sizden bir yorum desem…

YANIT: Tek sözcük “etkileyici”.

SORU: Ve Kitaplarınız… Her biri bir başyapıt niteliğinde ve ustalığınızı ön plana çıkartan 30 adet harika kitaplar yazdınız içlerinden birisi var ki “Bu Vatan Böyle Kurtuldu” Gazi Mustafa Kemal’in askerlerinin, İpsiz Recep’in, Topal Osman’ın, Bandırma’nın kaptanı İsmail Hakkı’nın, Erzurumlu Kara Fatma, Selanikli Ayşe ve karşılıksız aşkın kurbanı Selanikli Fikriye gibi kadınların mucizelerini bu vatanı kurtarmak için ölenlerin öyküsünü, özetle imkansız şartlarda Türk milletinin yarattığı inanılmaz mucizeyi anlatıyorsunuz. Araştırmak ve bu eseri tamamlamak ne kadar zamanınızı aldı hocam?

YANIT: Otuza yakın kitabım yayınlandı. İçlerinde üç tanesi benim için İstiklal madalyasıdır. Gelibolu 1915 (15 yılda yazıldı) – ikincisi Fikrimizin Rehberi (25 yılda yazıldı) – üçüncüsü de Bu Vatan Böyle Kurtuldu (13 yılı aşkın sürdü).

SORU: Siz aynı zamanda deneyimli de bir tiyatro yazarısınız. Bu tanrı vergisi yeteneğinizi bir de bir film senaryosu yazmak gibi yani senarist özelliğinizi sinemaya da yansıtmak gibi bir projeyi hiç düşündünüz mü ya da ilerleyen süreçte düşünür müsünüz?

YANIT: Beş film senaryosu yazdım. Dördünün öyküsü tam film olur! Bir de ışıklar içinde uyusun Okan Demiriş’in AKM’de sahneye koyduğu operam var, adı “Deniz Kurdu” ama ben izleyemedim!

SORU: Ve Sinema diyoruz… Filmografiniz… Sanat yaşamınızı adeta başlamadan bitiren 2007 yılında Türkan Şoray ile başrol oynadığınız “Suna” filmi desem?

YANIT: Türkan Hanım’ı bu muhteşem oyuncuyu ve olağanüstü güzel insanı tanımak onunla birlikte başrol oynamak gibi bir onur ve gururu yaşadım. Ama başarılı olamadım. Oyunculuk çok farklı bir şey. Benim şanssızlığımdan olsa gerek, oyuncu koçu da görevlendirilmedi. O güzelim senaryo, benim başarısız oyunculuğum nedeniyle heba edildi. Ayrıca Demir Karahan ile Gülsen Tuncer gibi dev oyuncularla bugün de dostum. İkisi de canlarım.

  

SORU: Henüz vizyona girmeyen, Sinan Çetin’in yönettiği Kenan Işık’ın senaryosunu yazdığı trajikomik türde aşk öykülü diğer bir filminiz daha var; ne zaman vizyona girecek acaba?

YANIT: Bu bir Sinan Çetin projesi olduğundan, ancak yumurtaya can veren rabbim yanıtını bilebilir!

SORU: Şu an Televizyonların gündeminde Osmanlı ve gerilim dizileri daha aksiyoner gibi bu oluşuma bir reaksiyon olarak Sitcom dizilerinde oynamayı düşünür müsünüz?

YANIT: Size bir sır vereyim, yemek programı yapmaya çok hevesliyim. İlgilenenlere de duyurmuş olayım. Bu memlekette kaç yıldır halklar ve siyasetçiler birbirini yiyor, bende yemek programı yapsam yakışır!

SORU: Harika nokta vuruş bir yanıt; Dilerseniz birazda “LifeStyle” yaşam tarzınız diyelim. Kendinizi nasıl tanımlarsınız’?

YANIT: 1966 yılında ölmüş Köy Enstitülü bir öğretmen çocuğu olarak büyümüş bir fert, ne yaşamış olur ki! Yaşımı sormayın da yaşadın mı diye sorun?! Rami ile Eyüp ekseninde yetişmiş, sonra da Bahriye subayı olmuş, Avustralya’da yaşamış, Budist rahiplerle yaşamayı hayatının hedefi olarak seçmiş, Hippy felsefesine inanan birisi olarak tanımlıyorum.

SORU: 1954 doğumlusunuz ama yaşınızı hiç göstermiyorsunuz maşallah hocam. Kendinizi böylesine tatlı ve canlı gösteren tarzınızı nasıl yaratıyorsunuz?

YANIT: Gücümün ve güçsüzlüğümün sınırlarını bilirim. Hayat ırmağının akışına müdahale etmeye yönelik hiç çaba harcamam. Hırslarımı tamamen törpüledim. Kariyer hırsım hiç olmadı. Beşiktaş Deniz Müzesi Müdürlüğünden istifa ettiğimde henüz kırk yaşımdaydım. Kimse inanamadı. Egomu törpülemeyi çocuk yaşta öğrettiler. Hayatın tek gerçeğinin ölüm olduğunu 12 yaşında öğrenen birisi olarak, ışıltıya hiç kanmam. Ayrıca, herkesin bir fiyatı olduğunu öğrettiklerinde 1977 yılıydı. 1975-1979 aralığında kardeşimle Sirkeci’de teksir basıyorduk, sayfa başı 4 kuruştu. Yani Sirkeci’deki işadamlarının ederi 4 kuruştu. Bugün kimisinin fiyatı 3 kuruştur, kimisinin en fazla 4 bin Euro’dur. Yani Türk parasıyla 16 bin lira civarında, ne yazık ki Atatürkçü geçinen bir televizyon programcısının ederidir, sebebi de, bir yaşlı gazetecinin hakkı olan bu paranın üstüne oturmuştur. Yani benim gözümde fiyatı bu kadar. Yazık. Enerjimi alan, başkalarının omzuna basan, hayatı para ve arazi tapusu istiflemek olan, yalan söyleyen ve egosu şişik kişileri değil yaşamımda çevremde bile tutmam. Masaya oturacaksam karşımda erkek ya da kadın güzel yüzlü olsun isterim!  Benim nasıl göründüğüm ise karşımdakilerin sorunu!

SORU: Bu konuda temel felsefenizin “Hızlı yaşa, genç öl, cesedin yakışıklı olsun” olduğunu belirtiyorsunuz… Hızlı yaşa derken hocam…

YANIT: Buradaki kastım James Dean tarzı bir yaşam değil. İnsanlık için bir şeyler üret, duvardaki bir tuğla ya da nebatat olma, gücün yettiğince çevrendeki insanların elini tut. Planlayarak kimseye zararın dokunmasın. Haset olma, hasis olma, bol gönüllü ol. Söylediğim budur. Yüzünde nur olsun. Ekranlara bakın bazı politikacılar yaşlandıkça yüzleri nasıl nursuzlaştı. Aynı şekilde bazı spor yorumcuları da yalakalık yapacağım diye suratları ne hal aldı yani!

SORU: Bu kadar stratejik yaşayan bir insan olarak sizin için aşk nedir? Desem…

YANIT: Strateji kitapları aşk yok diye yazar. Peki, aşk nedir? Baskın stratejidir.  Anlamı nedir? var olan seçenekler içinden birisini seçtin, o da defolu çıktı! Kendimizin takıntılı ruh hastası olduğumuzu itiraf etme dürüstlüğünü gösteremediğimizden kolayını bulmuşuz; aşığım abi!, demekteyiz. Yo, düpedüz psikiyatr abonesisin. Gerçek olan tek şey sevgidir. Psikiyatri ve biyoloji bilimi diyor ki; kendi kendinize ismini aşk koyduğunuz yoğun duygu deliliğinin, dışarıdan zorlama olmadığı takdirde geçme süresi üç yıldır. Biraz sabırlı olun. Psikolog, psikiyatr kapısı aşındırmanıza gerek yok, tedavi olacaksınız. Çünkü aşk diye bir şey yok! 

SORU: Evliliği stratejik bir hata olarak değerlendiriyorsunuz, aslında birden çok seçenek varken neden birle yetinilsin ki, siz de haklısınız… Peki, bir bekar olarak hayat nasıl geçiyor, sosyal yaşamda zevk aldığınız, eğlendiğiniz şeyler nelerdir? Şöyle biraz anlatında heyecan olsun be hocam…

YANIT: Tam tersine anlatmadığım da heyecan olacak. Okuyucunun senaryo yazma yeteneğine bırakıyorum. Olabildiğince entelektüel etkinliklerin içinde olmaya çabalıyorum.

  

SORU: Bir de sizin gençlik döneminizin rüyalarını süsleyen aşklarınız varmış dönemin ünlü aktrisleri falanmış birisi Sevda Ferdağ, bir başkası Neriman Köksal’mış peki diğerleri kimlerdi hocam?

YANIT: Hayran olduğum kadın yalnızca Sevda Ferdağ. Öykü kitabım olan “Kadınlar Gemiler Otomobiller” kitabında yazdım, Akşam gazetesi de birlikte röportajımızı yayınladı ve ışıklar içinde uyusun büyük yönetmen Halit Refiğ’in de evinde konuştuk. Ama hangimiz hangimize geç rastladık, bilemedik! Sevda Hanımın şanssızlığı dört yoncanın dönemine denk gelmesidir. Ayrıca şunu söyleyeyim, sırtı Türk sinemasında en güzel kadınların başında gelir! Hepi topu da hayatında yalnızca iki erkek olmuştur.

SORU: Sizin bir de ilginç Avustralya hikayeniz varmış hocam… Bir dönemler Avustralya’da yaşarken hiç enflasyon olmamış bir ülkede enflasyonun olacağını söylüyorsunuz ama kimse size inanmıyor, sonra enflasyon oluyor tahmininiz aynen çıkıyor… O nasıl oldu ki…

Bu, insan kaderinin hırsla, sinirle söylemiş olduğu bir cümleyle tesadüfen değişebileceğinin önemli örneğidir. Ödül kazanan bir çalışmam nedeniyle Milliyet’te yapılan röportaja verdiğim yanıtla başladı her şey. Uzun öykü, merak edenler “Hayat Bir Tesadüf”  kitabımdan uzun uzadıya okuyabilirler.

SORU: Peki hocam, acaba yaşamınız filme alınsa hangi türde olurdu?

YANIT: Kimine göre tragedya; kimine göre Trajikomik!

SORU: Duygu olarak beslendiğiniz ülkeler, şehirler ya da semtler var mı?

YANIT: Ülke Türkiye; kent İstanbul, semt olarak da Haliç civarı. Ama Göztepe’de yaşamaktan çok zevk alıyorum. Artık biliyorum ki, Bağdat Caddesinden ayrılamam.

SORU: Ne tür müzikler dinlersiniz? Yerli ya da yabancı…

YANIT: Yerli klasik Türk musıkısi; yabancı, büyük tutkum Jazz.

SORU: Damak tadı ve lezzet zevkleriniz nasıldır size hitap eden dünya mutfaklarından hangi yemek ve içkileri sever ve önerirsiniz?

YANIT: Yemek yapmayı da çok severim, tevazu göstermek istemem, iyi aşçıyımdır. Dünya mutfaklarını denemekten hiç kaçınmam. İçki de favorim konyaktır. Tabii ki rakı; en fazla üç duble. Ama artık arada bir. Gazi Paşam da, Çankaya sofralarında en fazla dört duble içerdi! Kazım Karabekir de şarap içerdi.

SORU: Ve şimdide geçiyoruz Fenerbahçe’ye. Nasıl Fenerbahçeli oldunuz ve Fenerbahçeli olmak nasıl bir duygu?

YANIT: Altı yaşındaydım Fenerbahçeliyim dediğimde. Okumaya yazmaya çok erken başladım, bu nedenle ilkokula da üçten başlatmak istediler de babam zorla ikinci sınıftan başlatabildi. Gazeteden Fenerbahçe haberi okuyarak başladım! Fenerbahçeli olmak tam da İslam Çupi üstadın yazısında söylediği gibi olmaktır. Şöyle özetliyeyim Fenerbahçeli olmak yüreği kocaman olmaktır!

SORU: Yoğunluğunuzu biliyorum ama bir taraftar olarak Fenerbahçe’nin maçlarını ne ölçüde takip edebiliyorsunuz?

YANIT: Artık stada gitmiyorum. Seyirci beni çok rahatsız ediyor. Türkiye’de spor zevki, aşkı ve kültürü yok. Yok edildi. Biz sporu sevmiyoruz. Başka bir şeyler anlatmasam iyi olur! Bir olay anlatayım: Hagi futbolu bırakıyor, Saraçoğlu’nda bizle GS oynuyor. Adamın son maçı, bir daha sahalarda göremeyeceğiz. Kulübümüzün Kongre Üyesi işadamı Sermet Çetin’le birlikteyiz. Nedense çok da polis var. Onlar da hemen yanımızda kümelenmişler. Bütün dikkatimle Hagi’yi takip ediyorum, bizim oyuncular da olabildiğince rahat bırakıyorlar. O da her zamanki klas hareketlerini gösteriyor. Yanımızdaki bizim taraftarlar bağırıyor çağırıyor Hagi’ye hakaretler yağdırıyorlar. Döndüm, çocuklar Hagi bir daha olmayacak, son kez bu büyük oyuncuyu seyredin. Seyrettiğim bazı dünya devlerinin isimlerini saydım.  Bir ikisi terbiyesizlik etmeye kalktı, polisler araya girdi. O maçı aldık. Çocuklardan birisi aynen şunu söyledi; abi şimdi sen çok üzülmüşsündür!

SORU: Fenerbahçe’nin galip gelmesi için özel bir toteminiz var mıdır?

YANIT:  Evde çubuklu formamı koltuğun üstüne yayarım. Ama birkaç yıldır fayda etmiyor!

SORU: Yenilgi ya da galibiyetler sonrası kendinizi nasıl hissediyorsunuz, nasıl bir ruh haliniz oluyor hocam?

YANIT: Maçları seyretmek bana eziyet oluyor. Futbol zeka oyunudur. Hatalara, saçma sapan yanlışlıklara dayanamıyorum. Bir de futbolcunun ruhsuzluğuna!

SORU:  Erol Mütercimler perspektifinden genel bir Fenerbahçe yorumu rica etsem…

YANIT: Bir türlü takım olmayı beceremiyoruz. Yönetim bu kadar özveride bulunuyor, paralar harcıyor, taraftar yüreğini koyuyor, Bağdat caddesi taraftarı kaç kulüpte var; şöhret sahibi oyuncular transfer ediliyor ama olmuyor. Oysa bu kulüp adıyla ve formasıyla zaten büyük motivasyon unsuru. Tabii, Türk futbolunda da büyük çöküş var. Burası Fenerbahçe Cumhuriyeti; burası bir kale. Fenerbahçe her şeye rağmen futbolumuzun lokomotifi. Tüm kulüplerin deniz feneri! Fenerbahçe’yi çekin alın, bakın bakalım liglerde ne kalır?!

SORU: Yeni teknik direktörümüz Sayın Aykut Kocaman yönetiminde bu sezon nasıl bir Fenerbahçe futbol takımı görmek istersiniz?

YANIT: Oyunculuğunu, efendiliğini çok beğenirdim. Konyaspor’da bir teknik adam olarak ne denli ilerlediğini kanıtladı. Umarım Fenerbahçe’de kibirden uzak, tevazuunu yitirmeden çağdaş futbol biliminin farkında olarak hocalık yapar. Görmek istediğim Fenerbahçe kişilik ve karakter sahibi bir futbol oynayan takım olmasıdır. Dünyada da bu takım farklı denmesidir. Yendi yenildi, ben orasında değilim, yüreğini çime koyup koymadığı beni ilgilendiriyor.

SORU: Euroleague ve Spor Toto Basketbol Süper Lig şampiyonu Erkek Basketbol takımımız ve Avrupa basketbolunun en başarılı baş antrenörü büyük deha Zeljko Obradovic hoca desem…

YANIT: Bu adam sihirbaz… Bence basketbolun dâhisi. Bir buçuk yıl basketbol hakemliği yaptım. Gönül koymuşluğum vardır. Obradovic’ten yalnızca basketbol camiası değil tüm takım koçları, çalıştırıcıları ve yardımcılar, liderlik, önderlik dersleri almalılar. Tam da strateji derslerinde anlattığım, stratejik lider tanımına giriyor. Her şeyden önce oyuncuları Obradovic’e sarsılmaz bir güvenle salona giriyorlar. Nasılsa Hoca bir hamle yapar, güven duygusu, oyuncularda sarsılmaz bir motivasyon yaratıyor. Tam tersi duyguyu da karşı takımlarda yaratıyor. Fakat bu iki zıt ruh durumu doyumsuz maçlar seyretmemizi sağlıyor.

SORU: Bir özel parantezde “Londra'da yapılan Dünya Atletizm Şampiyonası'nda, 200 metre finalinde, 20.09'luk derecesiyle Dünya Şampiyonu olan” Fenerbahçeli Ulusal Atletimiz Ramil Guliyev için açsak, bir Fenerbahçeli olarak duygularınız…

YANIT: İnsanoğlunun doğayı tek alt edebildiği alan olan atletizm fanatiği olarak söylüyorum; önce inanamadım. Dürüstçe ifade edeyim, bir dakika falan sevinemedim. Neden? Ya dopingli çıkarsa kuşkusu içimi kemirdi. Biliyorsunuz üst üste ne rezillik yaşadık. Ama sonra Guliyev ve bizim teknik adamlar olanlardan ders almışlardır, dedim, içimi rahatlattım. Ondan sonra değmeyin keyfime!

SORU: Bir de Fenerbahçe Dergisi hakkında görüşlerinizi alsak ne dersiniz hoş olmaz mı hocam?

YANIT: Yahu çok hoş olur. Şöyle bir şey söyleyeyim; bir yazar olarak, uzun yılların bir televizyon programcısı olarak, zaman zaman da gazeteci olarak, dergiye bu gözle de bakıyorum. Çok keyifle okuyorum. Aidiyet duygusu çok özel bir duygu…

Bu keyifli söyleşimizin finalinde; dilerseniz Fenerbahçe camiasına, Büyük Başkanımız Sayın Aziz YILDIRIM beyefendiye ve taraftarlarımıza iletmek istediğiniz mesajlarınızı ve son sözlerinizi alarak röportajımızı sonlandıralım.

Başkanımız Aziz Yıldırım, 3 Temmuz sürecinde abideleşti. Kendisiyle ilgili düşünce  ve yorumlarımı bir kitabımda (İhtilaller Darbeler ve İsyanlar) yazdım. Bazıları bir teneke parçası peşinde koşarken, bazıları kulübü yurtdışında müfettişlere gammazlarken, bazı futbolcu eskileri ile gazeteci kırıkları yalakalık peşinde sürüklenirken, O, “bu memleket elden gidiyor, bu memleket meselesi” dedi. İlk teşhisi o koydu. Hep merak ettim; bu tanıyı kendi önseziyle mi yoksa birilerinin analiziyle mi koydu! Eğer kendisi koydu ise, “Lider” demektir!  

Liderin en doğru tanımı da şudur; bir işi en verimli, doğru yapacak kişiyi seçebilen demektir. Bu tanımı niye yaptığımı az sonra fark edeceksiniz.

Bunu bir yana koydum; Aziz Yıldırım Türk futbolunda tesisleşmeyi, modern stat yapmayı ilk örnekleyen kişidir. Bir spor tutkunu olarak özel teşekkürüm var. artık Türkiye’de tüm kulüplerin göğsümüzü kabartan tesisleri varsa öncülüğünü kendisi yapmıştır.

Yönetici olarak eksiği vardır yoktur, bu kısmını bilemem. Kulüpte değilim. Ama beni önderliği ilgilendiriyor. Hayranlığım bu yanına. Arzum, isteğim, kendisinden sonraki ikinci adama elvermesidir. Kapris yapmama, küçük komplekslerini yenmek olgunluğuna çoktan erişmiş olduğunu düşünüyorum. Strateji bilimi şöyle bir tanım yapar: şanslı doğmuş birinci adam iyi yetişmiş ikinci adama sahip olandır! Bu da müsaadesiyle Başkan’a mesajım olsun!

Bir taraftar olarak kendime ve herkese şunu söylemek istiyorum; Fenerbahçeli olmak ayrıcalıktır, Kuvâ-yi Milliye ruhuyla beslenmektir, müdafaa-i hukuk ahlakıyla yaşamaktır. Bu ruhu kaybetmeyeceğiz. Kulübe gelirken Anadolu’ya geçen oyuncu heykelinin önünde yakamızı birleştireceğiz. Unutmayalım bu kulüpte Atatürk’ün ayak izi var. Sevgiler…