Spor Yazarı | FIFA Players' Agent

Dr. Öğr. Üyesi Sedat Hayran

SAYIN EDİZ HUN.

Yeşilçam’ın en yakışıklı, en başarılı, en beyefendi, en cool jönlerinden biri O. Sinema kariyeri boyunca 150 filmde başrol oynamış, çok sayıda televizyon dizilerinde rol almış Türk sinemasının en özgün isimlerden bol ödüllü usta aktörü ve Türk sinema tarihinin yüz akı. Yarım asırlık dev bir Yeşilçam çınarı. Çevreye, sanata, insana ve ülkedeki toplumsal yaralara duyarlı, önemli bir düşünce ve Rönesans adamı. Aydın ahlakı, vicdanı ve refleksleriyle Türk halkının kayıtsız kalamadığı naif bir siyasetçimiz. Genç kuşağa örnek bir rol model olan değerli bilim adamı ve saygın bir akademisyen. Aynı zamanda Fenerbahçe aşığı olan Dünya Sanatçımız Sayın Ediz HUN’u röportaj Sponsorumuz Dalyan Club Tesislerinde konuk ettik.     

  

Bazılarımızın çocukluğu, bazılarımızın gençliği, bazılarımızın da orta yaşı Yeşilçam’a denk gelmiştir. Beyaz camdan hayranlıkla izlediğimiz yakışıklı adamlar, güzel kadınlar, fakir ya da zengin aşıklar, iyi ya da kötü karakterler ve ne olursa olsun senaryonun sonunda galip gelen aşklar… Kimi zaman ağlatan kimi zaman içimizi sıcacık yapan filmler. Yeşilçam’ın büyülü dünyasıydı hepsi.. Günümüz filmlerinde onca yatırım ve teknolojiye rağmen Yeşilçam filmlerdeki o fantastik sıcaklık hala yok. Ya da şarkıdaki gibi biz büyüdük ve kirlendi dünya. İşte, o dönemin en yakışıklılarından cool bir romantik jönü ve müthiş Fenerbahçeli Sayın Ediz Hun ağabeyimizi bulduk biraz zor oldu ama konuk etmeyi başardık.

Evet, Sayın Ediz HUN; en kısa ifadeyle tanımlarsak “önemli bir Rönesans adamı ve çok boyutlu müthiş bir marka” diyebiliriz.

Takvim yaprakları 1940 yılını gösterirken makine mühendisi bir baba ve felsefe öğretmeni bir annenin İstanbul-Cihangir’de dünyaya gelen tek çocukları olan değerli sanatçımız, Avusturya lisesini bitirdikten sonra Almanya’da diş hekimliği fakültesinde öğrenim görmeye başlar. Würzburg Üniversitesi’nde diş doktorluğu 4. sınıfta okurken tatil için geldiği İstanbul’da hiçte aklında olmadığı bir zamanların en ünlü magazin dergisi olan “SES”in açtığı “Kapak Yıldızı” yarışmasına yakın çevresinin ısrarıyla katılarak birinci olur. Sayın Ediz Hun’un sanat kariyeri böyle başlar. Yarışmadan aldığı derece sonrasında 1963 yılında sinemaya “Genç Kızlar” adlı filmle merhaba dedi. Kısa süre içinde Türk sinemasında aranılan romantik jönlerinden biri olmayı başardı. Yeşilçam’a 47 yıl emek vererek Türk halkının kalbinde ölümsüz bir abide haline geldi.

1970’li yılların ikinci yarısında Türk sinemasında boy gösteren erotik filmler furyasında yer almayarak sinemaya ara verip tekrar eğitim hayatına dönmek için yurtdışına Norveç’e gitti. Norveç’in Oslo şehrinde University of Ecology, Marine Biology and Environmental Sciences (Ekoloji, Deniz Biyolojisi ve Çevre Bilimleri) Fakültesinden dereceyle mezun oldu.

Sanat yaşamına koşut olarak, Çevre, Sanat ve Kültür alanında çeşitli yayın organlarında sayısız bilimsel makale ve araştırma yazıları yayımlanan ve özellikle Doğa-İnsan ilişkilerini oldukça detaylı bir şekilde anlatan "Yaşat ki Yaşasın” adlı kitabıyla çevre gönüllülerinin kalbinde taht kuran aydın bir yazar.  Ülkemizin seçkin üniversitelerinde 35 yılı aşkın bir süredir öğretim üyeliği yapan değerli bir akademisyen. 1999 - 2002 yılları arasında ANAP İstanbul Milletvekili ve 21. Yasama Dönemi’nde T.B.M.M.’de Çevre Komisyonu Başkanı olarak görev yapar. Çok İyi derecede Almanca, Norveççe ve İngilizce bilen değerli sanatçımız, kariyeri boyunca Avustralya ve Almanya dahil bütün Avrupa ülkelerinde 2300’ü aşkın konferanslar verdi. Yurtiçi ve yurtdışından sanat, siyaset ve akademik hayatına bağlı olarak 940’ı aşkın plaket, belgeleri ve ödüller aldı.

Çeşitli çevre ve doğa derneklerine üye olan sanatçımız, dünyada ilk kez doğal ortamın dışında ürettiği İguana iguana adlı dev sürüngenle bilim dünyasının ilgisini çekmiştir. Avrupa’nın sayılı özel koleksiyonlarından biri olan, içinde 3000 ayrı çeşitte Kaktüs ve Sukkulent’in bulunduğu bir Koleksiyonuna sahiptir.

Bugün onur ve gurur duyduğumuz, tüm insanlığa ait önemli bir Rönesans adamı olan Sayın Ediz Hun beyefendiyi, siz değerli taraftarlarımız için; İstanbul’un en köklü ve en prestijli mekânlarından; eğlence ve spor kompleksi “Dalyan Club Tesislerinde” ağırlayıp; Entertainment dünyasından Fenerbahçe’ye kadar birçok şeyi dolu, dolu konuştuk.

  

SORU: Sayın Ediz Bey, çağdaş sanat sektörünün önemli bir sanatçısı ve düşünce adamı olarak sizden öncelikle sinemanın tanımı, rica ederek röportajımıza start verelim.

YANIT: Sinemayı teknik bir kuram olarak tanımladığımızda, herhangi bir hareketi düzenli aralıklarla parçalara bölerek resimlerini belirleme ve sonra bunları gösterici cihaz yardımıyla karanlık bir yerde, bir perde üzerinde yansıtarak hareketi yeniden oluşturma aksiyonudur. Toplumsal boyutu açısından tanımlarsak, kültürel gelişmeyi sağlayan gizil güçlerden birisi olan ve sanatsal yaratıyı en etkin biçimde kullanarak insanın kendisini ve toplumla olan mücadelesini bir beyaz perde aracılığıyla topluma aktaran bir evrensel bir sanat dalıdır şeklinde özetleyebilirim.

SORU: Sayın hocam, Sinema sanatı global ölçeklerde nasıl doğmuştur ve gelişme evreleri nelerdir?  

YANIT: Sinema sanatı, esasen 20. yüzyıla damgasını vurmuştur. Ancak daha önceye kısa bir anekdotla dönersek; Thomas Edison 1879 yılında saniyede 40 nokta göstererek başarılı bir deneme yapıyor. New York’un hemen yanında New Jersey’de Melno Park diye bilinen bir alanı aydınlatmak üzere büyük karbon flamanlı, ipek kaplı ampulleri, belediye başkanıyla anlaşarak yola döşüyor. Halk toplanıyor, dinamoyu çalıştırıyorlar, şalteri indiriyorlar ve bütün yol aydınlanıyor. Düşüp bayılanlar oluyor. Thomas Edison ise, Melno Park büyücüsü olarak adlandırılıyor. Bu olay sonrasında bildiğimiz sinemayı icat edenler, 1895 yılında 11 kg'lık sinema sektörleriyle Augustus ve Louis Lumière Kardeşler olmuştur. 13 Şubat 1895'te Fransa için patentini almışlar ve 22 Mart 1895’de Paris'te, 10 Haziran'da ise Lyon'da sinematograf adlı aletle çok kısa 100-120 metrelik, sessiz ve elle çevrilen makineyle halka gösterip ve insanları büyük etki altına soktular. 28 Aralık 1895 tarihinde ise Paris'te “Grand Cafe” bodrumunda bulunan 120 kişilik bir salonda ilk sinema salonu açılarak, halka gösterim yapıldı. İlk filmler açık havada çekildi. Bu filmlerin ne senaryoları ne de yöneticileri vardı. Bunlar belgesel türde röportajlar ile günlük hayattan sahneler içeren aktüalite filmleriydi. Sonrasında sinema, Fransa’nın yanı sıra Almanya’da, İngiltere’de ve Amerika Birleşik Devletleri’nde kısa sürede panayırların en çekici yanlarından biri oldu. Bu gelişmelerden kısa bir süre sonra, film yapımcıları daha uzun metrajlı ve konulu filmler çevirmeye başladılar. J. Rector, Carson City'deki bir boks maçının 3.500 metrelik filmini çekti. Bu film, spora ve özellikle de boks sporuna düşkün olan Amerikan halkı tarafından büyük bir ilgiyle karşılandı. Ayrıca, Edison Şirketi'nin müdürlerinden olan Edwin S. Porter, sinema tarihinin önemli filmlerinden “The Great Train Robbery” (Büyük Tren Soygunu) filmini çevirdi ki bu film bugünkü anlamda sinemacılığın başlangıcı sayılır. Sinemanın icat edildiği tarihten günümüze kadar süreçte animasyon, aksiyon, belgesel, bilim kurgu, biyografi, casusluk, çizgi roman, erotik, fantastik, gerilim, komedi, macera, müzikal, romantik, savaş, spor, tarihi, uzay, video oyunu ve western gibi türevsel filmler global ölçekli sinema dünyasına girmişlerdir, diyebilirim.

SORU: Akademisyen yönünüzle, ülkemizde bu süreç nasıl oldu birazda ona değinebilir miyiz hocam?

YANIT: Biz de ise, 11 Kasım 1914’te Fuat Uzkınay adlı bir yedek subay öğretmenin sinemaya çok merak duymasıyla başlıyor. Ayastefanos yani Yeşilköy’ün o zamanki adı. Orada Rusların dikmiş olduğu bir abide var. Onun yıkılışı Türk Sineması'nın başlangıcını oluşturmuştur. 14 Kasım 1914 ile 1920’li yıllara gelindiğinde ise benim çalıştığım Osman Fahir Seden, Kemal Film’i kuran babası Kemal Bey’le amcası Şakir Bey, 1914 yılından sonra belirli lokallerde bu kısa metraj filmleri getirtip oynatırmış ahaliye. Mesela Sigmund Weinberg isimli bir Alman vardır ki o, “Osmanlı'nın ilk sinemacısı, yapımcı, senarist ve yönetmeni, Pathe Sineması'nın sahibi.” Galatasaray Lisesi’nin karşısında Spaneck adlı bir kıraathanede sinema filmleri seyrettiriyor. Sonra Kemal Bey ile Şakir Bey şirket kuruyorlar. Takvim yaprakları 1920 yılını gösterirken Muhsin Ertuğrul devreye giriyor. Muhsin Ertuğrul, yurtdışında öğrenim görmüş sanatçı, tiyatrocu genç ve yakışıklı bir delikanlı ve onu angaje ediyorlar. 1920 ile 1950 arasında 30’u aşkın filmde hem başrol oynamıştır hem de filmlerin hemen hemen hepsinde yönetmenlik yapmıştır. Türk sinemasının gelişmesine en büyük katkısı olan insan Muhsin Ertuğrul’dur. Yani ülkemizde sinema sürecini başlatan kimliktir.

  

SORU: Söz konusu süreçlerde Muhsin Ertuğrul’un öne çıkan filmleri ve dönemin Türk aktör ve aktrisleri kimlerdi?

YANIT: 1922’den itibaren İstanbul’da Bir Facia-i Aşk adlı ilk filmini çekiyor. “Anna Mariyevich, Bolşevik ihtilalinden kaçmış bir prenses gündem oluyor. Çünkü o dönemler sinemada, filmde falan Türk aktör ve aktris kesinlikle oynamıyor. Yasak ve müthiş cezası var. Ermeni yurttaşlarımız, Rum yurttaşlarımız ve dışarıdan gelip yerleşenlerle bu iş yürüyor.” Arkasından Muhsin Ertuğrul Yakup Kara Osmanoğlu’nun Nur Baba adlı eserinden uyarlanan “Boğaziçi Esrarı” ve 1923 yılında  “Ateşten Gömlek” filmini çekiyor. 1931 yılına geldiğimizde “İstanbul Sokakları” ülkemizin ilk sesli filmi oluyor. Yani sesli film derken, sesli çekilmiş değil, dublajı yapılmış filmi kastediyorum. Türk oyunculara konulan yasağın kalkmasının ardından ilk aktör yani jön o filmde Rahmi Öztoprak oluyor. Daha sonra 1933’lü yıllarda çok önemli bir hanım Cahide Sonku aktris olarak devreye giriyor. “Söz Bir Allah Bir” filmi çekiliyor. Sonrasında “Aysel”, “Bataklı Damın Kızı” filmleri ve Cahide Sonku rüzgârı esiyor ve sonra Cahide Sonku fırlıyor gidiyor. Ve bu şekilde günümüze doğru bir serüven başlıyor.

SORU: Sayın hocam; Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk, “Sinema, gelecekteki dünyanın bir dönüm noktasıdır." Sözüne atfen sizce, merhum atamızın o dönemlerde sinema ve sanatçıya nasıl destekleri olmuştur?

YANIT: Sinema; Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediğine göre öyle bir keşif ki, kıtaların keşfinden daha fazla ülkeleri, insanları etkileyen bir keşiftir. İnsanları birbirleriyle kucaklaştıran ve insanlık idealinin gelişmesine imkan sağlayan muhteşem bir olgudur. Bu bağlamda ulu önderimiz Atatürk’ümüzün; hem sinema sanatına hem de sanatçılarımıza çok büyük katkısı olmuştur. Başta Adnan Saygun, Cemal Reşit olmak üzere çok sayıda dönemin önemli sanatçılarımızı yurtdışına eğitim ve araştırma amaçlı göndermiş, tahsillerini yaptırmış, onlara moral vermiş ve baş destekleyicileri olmuştur. Ülkemize Global Arts & Entertainment dünyasını getirmiş ve bu yolda ilerlememizi sağlamıştır. Türk Sinemasına evrensel boyutta olağanüstü katma değerler sağlamıştır. Sinema sanatını insanlarımızla birleştiren en önemli yol gösterici müthiş bir liderdir. İlave olarak birçok Alman, Rus sanatçıyı ülkemize getirtmiş, burada filmler çektirmiş ve “Medeniyet Şahikasının Merdiveni Sanattır” demiştir. “Sanatsız kalan bir milletin, devletin en önemli uzvu kopmuştur” diyerek son derece mükemmel katkılar sağlamıştır. Şöyle bir düşündüğümüzde İnsanlara verilecek moral çok önemlidir. Siz bana sevgi gösterir, kıymet verirseniz ben daha motive olurum ve işimi daha mükemmel yaparım değil mi? İşte Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ümüz, her konuda göstermiş olduğu duyarlılığını ve müthiş korteks kullanımını sinema ve sanatçılar adına böyle uygulamıştır. Günden güne zorlaşan hayat şartlarında, asık suratlarla gezen insanların çoğaldığı, umutların tatile çıktığı, sosyal yaraların arttığı bir dönemde tüm ulus olarak değerli atamızın kıymetini şimdi çok daha iyi anlıyor, onu çok seviyor ve özlüyoruz. Ebedi evrende ışıklar içinde uysun.

SORU: Sinema kategorilerinde aktör ve aktrislerin rol etkileşimi hakkındaki yorumlarınız rica etsem.

YANIT: Çok önemli müspet bir etkileşimler var. Daha önceden anlattığım gibi, sinemada tarihi, romantik, aşk vb. gibi kategoriler var. Bunların aktör ve aktrisleri farklıdır. Mesela Türkiye’de en çok roman çekmiş aktör benim. Sinekli Bakkal, Acımak başta olmak üzere bir dolu filmlerim var. Dünya sinemasının komedi kategorisinde Altın Küre ödülü sahibi Kanadalı komedyen ve sinema oyuncusu olan bir Jim Carrey realitesi de var. Yani fizikle intibak eden rolü izleyici benimseyebiliyor. Şu cümleye ben de iştirak ediyorum; Bir aktör her türlü rolün üstesinden gelmelidir. Ama bir de tip oturmalı. Dolayısıyla sinemada o kategoriler içinde halkın beğenisine mahzar olabiliyorsunuz ya da sizle ilgilenmiyor ve siz de başka bir mesleğe yöneliyorsunuz. Türkiye’de mesela romantik jön romantik filme uygundur. Ben istiyorum illa kavga çekeyim. Çok da kavgalı filmlerim var. Herkesin tipine göre. Hem oyunculuk dersi hem Türk Sinema Tarihi hem de Hollywood Sineması dersleri veriyorum. Hep kategoriler ve farklı nüanslar var, o nüanslarla halkı sinemaya çekmeye gayret gösteriyoruz.

SORU: Sinemanın Türk toplumu etkileyen cazibesi ya da büyüsünü nasıl açıklarsınız?

YANIT: Sinemanın toplumu etkilediği yadsınamaz bir geçek ve çok etkiliyor.  Sinema aynı zamanda bir kültür öğesi olarak, içinde oluşup biçimlendiği kültürün (yaşama biçiminin) özelliklerini taşıyor. Hem bireysel hem de toplumsal kültürü ve kültürel özellikleri oluşturuyor, geliştiriyor, çeşitlendiriyor, zenginleştiriyor. Ayrıca bugünkü sinemamız, kültürel unsurların paylaşılması, korunması ve kuşaktan kuşağa aktarılmasında önemli rol oynayarak çeşitli konularla mesaj veren çok önemli bir sanat dalı konumundadır. Örneğin bir resimde manzaranın içine girebiliyorsunuz ama bir yere kadar ilerleyebiliyorsunuz. Sinemada ise bu olgu süreklilik arz ediyor. Bir sinema salonunda karanlık bir ortamda yanınızdaki kim bilmiyorsunuz ve hipnoz halindesiniz. Kocaman bir erkek yüzü, kadın yüzü sizi etkiliyor. Kendinizden geçip filmin içine giriyorsunuz. Ruhunuz sinemayla özdeşleşiyor. Bambaşka bir tat o.. Karanlıkta bir aydınlık dünyaya yöneliyorsunuz. Evdeki seyrin etkisi yok. Konsantrasyon olayı. Ama sinema salonunda mistik bir hava konsantrasyonla birlikte ortaya çıkıyor. İşte sinemanın toplumumuzu etkileyen cazibesi ve büyüsü buradan kaynaklanıyor.

  

SORU: Popüler magazin kültürünün sayın şahsınızla olan ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz hocam?

YANIT: Popüler magazin ve sosyal medya kültürü ile sanatçı arasında büyük bağlantı var. Şöhretin kuvveti diğer olgularla mukayese edilmeyecek kadar yüksek. Örneğin; Ben bilim adamıyım, üniversitede hocayım ama bu hüviyetim ön plana pek çıkmıyor. Daima sinema aktörü Ediz Hun olarak biliniyorum. Bilim konulu seminerlerim sonrası insanlar benimle fotoğraf çektiriyorlar. Elbette bu da güzel bir olgu ve kendilerine teşekkür ediyorum. Yani sinemadaki popülarite, insanlara çok şey kazandırıyor. Bunu muhafaza edebilmek bir sanatçı için ayrı bir hüner olmalıdır. İnsanlarla iyi iletişim kurmak ve şöhreti iyi taşımak çok önemli bir olgudur.

SORU: 1999 - 2002 yılları arasında ANAP İstanbul Milletvekili ve 21. Yasama Dönemi’nde T.B.M.M.’de Çevre Komisyon Başkanı olarak görev yaptınız. Sizce; Türkiye’nin çevre politikası istenilen düzeyde midir?

YANIT: Sosyo-ekonomik kalkınmada, global değerler sisteminde üç temel unsur ön plandadır. Bunu tüm hükümetler bilmelidir. Birincisi demokrasi. Modern yaşamın ilk gereği demokratik düzendir. İkincisi, buna paralellik arz eden hak ve hukuk kavramları. Üçüncüsü de şimdiye kadar çevre kirliliği olarak algılana gelmiş ama günümüzde bir kavram olarak gelişmiş; çevre hukuku ve çevre kavramı. Yalnız insan hakları değil, hayvan ve doğa hakları da önemli. Ben Norveç’te Oslo ve Trondheim Üniversiteleri’nde okudum. Çevre Bilimleri ve Biyoloji eğitimi aldım. Orada Arne NESS isimli bir filozof vardı. Derin ekoloji diye bir kavramı vardı. Diyor ki; “Dünyada yaşayan her canlı eşit yaşam hakkına sahiptir.” Bir sineğin ne hikmeti var? Çok var. Onlar olmasa meyve yiyemezsiniz. Çevre demokrasi kadar olmazsa olmazımız. Korumakla mükellefiz. Her insan bir çevreci olmalıdır. Kalbimizdeki sevgi pınarından çevreye bir pencere açarak şu güzelliğin, şu ağacın, şu suyun, şu doğanın derinlemesine kıymetini idrak etmemiz gerekiyor. Bunu yapan herkes kutsal bir çevrecidir. Türkiye çok büyük bir ülke ve başka Türkiye’de yok. Bilmem anlatabildim mi Sedatçığım.

SORU: Şimdide özeliniz diyelim. Sinema sanatı kariyeriz, dönemin en ünlü magazin dergisi olan “SES”in açtığı “Kapak Yıldızı” yarışmasını birincilikle kazanmanızla başladı ama ilerleyen süreçte sizi bu denli sinemaya iten ve hatta 150 adet gibi rekor sayılacak filmleri çektiren ana tema neydi?

YANIT: Ben ailemin tek çocuğuyum. Babam makine mühendisi, annem felsefe öğretmenidir. Düzgün bir aile yaşamımız oldu ve beni Almanya’ya gönderdiler. Geldim Büyükada’da babam ev yaptırmıştı. Sabahattin Sürmeligil diye biriyle tanıştırdı babam beni. Acar Film’de genel müdür. Sabahattin Bey, Ediz sinemayı düşünmez misin? diye sordu. Ben diş doktorluğunu tahsil ediyorum Almanya’da. Anlamam aktörlükten. Onlar kolay, belirli yarışmalar var dedi. Ses mecmuası, Artist mecmuası, Perde mecmuası var, bunlar her yıl yarışmalar tertip ediyorlar, istersen bir deneme yap çünkü Türk sinemasının yeni yüzlere ihtiyacı var dedi. Beyoğlu’nda Fotobella, Fotostil var, orada resim çektir gönder dedi. Tamam dedim. Çetin Emeç Ses mecmuasında yazı işleri müdürüydü. Fotostil’e gittik, resimleri çektirdik, adrese gönderdim. 1 hafta sonra ilk elemeleri geçtiniz, müdüriyete gelin dediler. Gittim. Ajda Pekkan, Hülya Koçyiğit, Tunç Oral, Ertuğrul Akbay… Bizi aldılar. Biz sizi haberdar edeceğiz dediler. Bir hafta sonra İkinci elemeyi kazandınız, Bayramoğlu plajında şu tarihte sizleri bekliyoruz dediler. Hepsi yine oradalar. 6 film şirketi birer film garanti ediyor. 12.500 Lira net. Şimdiki kıyasla 50-60 bin TL eder herhalde. Ben parası için değil ama bir girdabın içine girmiştim. Kendimi sürüklenmeye bıraktım. Kader bizi götürüyor. Kazananları açıkladılar; Ediz Hun deyince ben şaşırdım. Kızlardan da Ajda Pekkan dediler. Sonra ilk film Nevzat Pesen, “Pesen Film”. Genç Kızlar filmini çektik. Serüven böyle başladı. İkinci, üçüncü derken kendimizi yenileyerek hayatımızın akışı değişti. Sonra 1975’lerde filmcilik kötü bir kulvara çekilmek istendi. Norveç’e gittim. Azmin zaferidir bu. 35 yaşımda üniversiteye başladım, Norveç lisanını öğrendim, bana şaşırdılar. Geldim, iyi ki de gelmişim. 2 sene sonra babamı, 5-6 sene sonra da annemi kaybettim. O duygular beni yönlendirmiştir. Hayatta sevgi çok önemlidir. İnsan sevgisi, doğa sevgisi çok önemlidir. Beni beğenmeyebilirsiniz, aktör olarak hoşunuza gitmeyebilirim ama saygı olması gereklidir.

SORU: Ve geliyoruz ilk filminize takvim yaprakları 1 Kasım 1963’ü gösterirken ünlü yapımcı Nevzat Pesen’in yönettiği “Genç kızlar” filmini çektiniz. Çok beğenilip iyi de gişe hasılatı yaptı. İlk film, ilk heyecan kendinizi nasıl hissetmiştiniz?

YANIT: Öğrencileri genç kızlardan oluşan bir okulda onlara hocalık yapan bir edebiyat öğretmeni rolündeydim. Filmi izleyince kendimi beğenmedim çünkü bu konuda eğitimim ve deneyimim yoktu. Biraz acemilik vardı bakışlarım mat gibi geldi bana. Fakat izleyiciler tarafından beğenildim ve film de çok iyi iş yaptı. Elbette mutluyum.

  

SORU: Böylesine beğeni toplayan filmlerinizin senaryo hazırlıklarınızı nerede yapardınız?

YANIT: Büyükada’daki evime giderdim. Kış aylarında şömineyi yakardım. O zamanlar senaryolar veriliyordu. Baştan sona ne olacağı belliydi. şimdikilerde belli değil. Şile’de değirmen oteli vardı, oraya gider senaryo çalışırdım. Benim başarımdan daha önemli halkın beğenisini kazanmış olmam. Halk benimsemiyorsa istediğin kadar çalış. Ben de o benimsemeye layık olmaya çalıştım.

SORU: Rol aldığınız tüm filmler içinde en çok sevdiğiniz, evet bu rol beni anlatıyor dediğiniz Türk sineması hangisiydi acaba?

YANIT: Zor bir soru. Bütün filmlerim evladım gibidir. İşi kapasitem doğrultusunda en iyisini yapmaya çalışırım. Her film için kendimi hazırlarım ve yerden yere atabilirim. Yumruk yiyeceksem mermerim üzerine en iyi şekilde düşmem lazım. Hayatımda baştan savma iş yapmadım. Her şeyim programlıdır.

SORU: Hem aktör, hem bilim adamı, hem akademisyen, hem de siyasetçisiniz, 20 yılda matbaa ticaretiyle uğraşan iş adamlığınız var; neden matbaacılığa devam etmediniz?

YANIT: Ben matbaacılığı devam ettirmek istiyordum ama çocuklarım o zamanlar küçüktüler, sonra farklı kulvarlara gittiler, yalnız kaldım. Kardeşim de yok. Tabii ki çalışanlarınız var ama yakınımızdan biri olmadı. Ancak 20 yıl dayanabildim ve sonrasında bırakmak mecburiyetinde kaldım. Matbaacılığa girdiğim zaman ticareti bilmiyordum. Açık fatura kapalı fatura bilmezdim, hepsini deftere olduğu gibi yazardım. Hâlbuki açık faturanın yazılmadığını sonradan öğrendim. 20 sene bu işi yaptım ve çocuklarımı yetiştirdim, arada filmde çektim. Sonra üniversite ağır basmaya başladı. 35 yıldır ders veriyorum, İstanbul’da neredeyse ders vermediğim üniversite kalmamıştır yeni açılanlardan 1-2 tanesi hariç. Ticaret güzel iş ama ben belgesellere, bilime, sanata ağırlık verilmesinden yanayım.

SORU: Geçenlerde ünlü komedyen Cem YILMAZ sosyal medya hesabında; 2017 Mayıs ayında çekimlerine başlayacağı yeni sinema filmi olan Arif ile 216'nın kadrosuna sizi de kattığını açıkladı. Nasıl ikna oldunuz? Ne tür rol alacaksınız rica etsem biraz açıklar mısınız?

YANIT: Cem Yılmaz kardeşimizle çok fazla temasımız olmamıştı. Bir iki davette bir araya geldik, gözünün içi gülen, sıcak bakışlı bir insan. Menajerim Bircan, Cem Yılmaz sizle görüşme yapmak istiyor dedi. Tabii ki dedim. Cem’le bir araya geldik, Çok pozitif son derece zeki bir adam. Siz kendinizi oynayacaksınız dedi. Cemciğim; sıcak bakışlı, pozitif bir insansın. Ben hep gözlere bakarak konuşurum, bazen yılan bakışlı insanlar vardır, onlara bir daha bakmam. Sende son derece sıcak bir bakış var, ben sana itimat ediyorum dedim. O da senin yapacağın filmin başarılı olacağına inanıyorum dedi. Çok kaynaştık. Sosyal medyaya koyacağını düşünmedim ama çok natürel ve özgüveni tam bir insan. Terbiyeli geldi, o günkü konuşmamız beni çok mutlu etti. Senaryo yazıldıkça toplanacağımızı söyledi. Bakalım zaman gösterecek ama Cem, İyi bir çocuk, yolu açık olsun.

SORU: Siz müthiş korteks kullanımı, yüksek espri standartları, geniş kültür birikimi olan donanımlı çok şaka yapmayı seven ve neşeli bir bireysiniz. Maşallah zekanız, çevikliğiniz, düzgün fiziğiniz ve yakışıklılığınızda yıllara meydan okuyorsunuz. Böylesine hayat dolu tarzınızla acaba Sitcom dizilerinde oynamayı düşünür müsünüz?

YANIT: Sit-com, durum komedisi yani esas komedi odur zaten. Karambolden çıkan komedi. Benim rahmetli Atıf’la yaptığım filmlerimden “Güllü” var. Yatkınlığım da vardır. Kısmet olursa çalışırız. Profesyonel aktörüm ben. Belirli şartlar yerine gelirse varım.

  

SORU: Siz inanılmaz bir doğa hayranı ve doğa tutkunusunuz. Öncelikle Büyükada'daki evinizin palmiyelerden böğürtlenlere kadar çeşitli bitkilerin bulunduğu son derece özenli ve görkemli bahçesi ve evin daimi misafirleri kedilerden başlayalım..

YANIT: Bugün bir kavram var “Megalopolis”. Çok büyük şehir anlamına geliyor. Bu Megalopolislerin en büyüğü Chicago, New York, Washington DC üçgeni. İkinci büyük Megalopolis Tokyo-Yokohama arasında. Üçüncü büyük Megalopolis Kahire İskenderiye arası. Dördüncü büyük Megalopolis İstanbul. Merkezi burası. Tekirdağ ve Adapazarı hepsi beraber 22 buçuk 23 milyon insan yaşıyor. Karşıya geçmek çok zor oluyor artık. Dolayısıyla arabamızı belli yerlerde bırakıp karşıya geçiyoruz. Ada olmasa İstanbul’da yaşamak istemem. Ege’ye giderim. Orijinal ve sakin bir yer. İnsan bir yaştan sonra sükûnet istiyor. Bütün dinler topraktan geldik toprağa döneceğiz diyor. Büyükada’da gençlik yıllarım geçti. Kedilere bakarım. Sokak kedileri aç sokakta. Her hafta 2 tane 15 kiloluk kedi maması alıyoruz. Beton platform var onları yediriyoruz. Üst katta hasta kedi olduğu zaman onlar için kalorifer yakıyorum, onları evde tutuyorum. Martıları beslerim. Bahçemle ilgiliyim. Artı çiçeklerim var. Onları da ihmal etmiyorum.

SORU: Evinizin bir katını Avrupa’nın sayılı 10 özel koleksiyonlarından biri olan, içinde 3000 ayrı çeşitte Kaktüs ve Sukkulent’in bulunduğu koleksiyonuna tahsis etmişsiniz. Bakımları nasıl oluyor, profesyonel yardım alıyor musunuz yoksa tamamen siz mi ilgileniyorsunuz?

YANIT: Tamamen ben ilgileniyorum. Bahçıvan olarak beraber çalıştığımız arkadaşımız yardımcı oluyor. Onun dışında saksı değiştiriyorum. Çok büyük olursa yardım alıyorum. Büyüdükleri için saksının da ebadının büyümesi gerekiyor.

SORU: İlginç bitkilere koşut olarak sıra dışı hayvanlara da çok merakınız var. Örneğin; papağanlar, yılanlar beslediniz. Hatta İguanaları dünyada ilk kez doğal ortamının dışında üretende yine sizsiniz. Bu nasıl bir tutkudur yorumlarınızı rica edelim.

YANIT: Çocukluğumdan itibaren bir takım tutkularım vardı. Doğa tutkusu içinde bir insanım. Hayvanlara sevgi ve saygı gösteririm. Bitkilere iyi muamele ederim. Tabiatta yaşamaktan zevk alıyorum. Apartman beni sıkıyor. Hemen adaya kaçarım. Zevk alıyorum bundan. Eğer fitsem sebebi budur. Ada bana çok fayda sağladı. Dolaysıyla Norveç’te çok kal dediler, iyi talebeydim, Amerika’dan teklif geldi fakat ben annemi babamı yalnız bırakmak istemedim. Ada olmasa derhal giderim İstanbul’dan.

SORU: Doğa ve insan ilişkilerini oldukça detaylı bir şekilde anlatan "Yaşat ki Yaşasın” adlı kitabınız desem..

YANIT: Bu kitap çeşitli sorulara yanıt verecek şekilde hazırlandı. Mesela iyonize olmayan radyasyon yayan telefon rölelerinin de iki türlü kimyasal ve termik olumsuz etkisinin olduğu yazılı. Bana bir şey olmaz dememeli. Daire alacaksanız bu rölelerden uzak olması gerekiyor. 0-15 yaş arası hücre yenilemesi çok yüksektir. Vücut gelişiyor, büyüyor. Enerji sarf ediyor. Bir de 60 yaş üstü hücre yenilemesi yavaşladığı zaman kansere yakalanma ihtimali yükseliyor. İkincisi de var ama vaktim yok. İmkânım olursa onu da yazacağım. Kısmet.

SORU: Berna Ablamızla tanışmanız da ilginç olmuş. Galiba kısmetiniz ayağınıza gelmiş desem yanılıyor olmam değil mi?

YANIT: Aynen yanılmıyorsunuz. Hostes idiler. 3 kız arkadaş balo davetiyesi getirdiler bana. Ertem’le Hülya’yla Uludağ’da film çekiyordum; Kalbimin Efendisi. 1969’un Aralık ayının sonları diyebilirim. Bu nedenle baloya gelememe ihtimalimin olduğunu söyledim. Çok cici kızlardı, mini etekli hepsi. Benim hanım da kabin şefiydi. İkisinin telefonunu almıştım. Aradım, Berna çıktı. Bir kahve içelim dedim, olur dedi. Tabii başta nazlandı. Sonra kahve içtik ve dostluk başladı ve evliliğe kadar gitti. Neredeyse 46 sene oldu.

SORU: Maşallah mutluluk diliyorum. “Evlenme yüzüne kezzap atarız” tehditleri üzerine 8 koruma ile nikâh kıymışsınız o nasıl oldu hocam?

YANIT: Zaman zaman magazin olarak esasen bu kaliteli röportajımızla kezzap uyum sağlamayabilir ama magazinsel bir şey. Mektup aldım öyle. Biz tebrikleri kabul edemedik, camlar kırılınca hadise oluyor dedik hemen bizi çıkardılar. Hatta balayına dünya seyahatine çıktık, bir baktım evde cam faturası. Bayağı büyük camlar kırılmış.

SORU:  Evcimen ve hamarat kişiliğinizin yanında bir de muzip ve şakacı yönlerinizde var. Örneğin Edebiyat hocanız Melahat Hanım’ı sınıfta gizlice pavurya ile korkutmak, Berna ablamı çapkınlık numarasıyla kızdırmak, eve gelen misafirleri yüzünüze taktığınız maskeyle kapıyı açıp ilginç ses çıkartarak korkutmak vs. gibi. Bu tür aksiyonlar hayatın güzel ve keyifli yönleri değil mi?

YANIT: Aşırılığa kaçmamak şartıyla evet, bu doğrudur. Kocaman bir yengeç, çantasına koymuştum, diğer çocuklara karşı bir caka göstergesi. Annem çok üzüldü hemen özür diledim. Sonra pavuryayı da denize atmıştım ölmemesi için. Dozu fazla kaçmıştı o şakanın.

  

SORU: Yaşam alanlarınız nereler? Duygu olarak beslendiğiniz ülkeler, şehirler ya da semtler var mı?

YANIT: Huzurlu ve sakin bir yaşam sürdürüyorum. Gece hayatım yok denecek kadar azdır. Geceye 2-3 kadar hiç kaldığımı hatırlamam. Oğlum Malta’da yaşıyor onun yanına gidiyorum. Küçük ülke. İsviçre’yi seviyorum. Almanya çok kalabalık bir ülke. Avustralya’ya gittim oralarda konuşma yaptım. Almanya’da çok konferanslarım var. Ada benim için en huzurlu yer.   Evim, zaten sahilde

SORU: Ne tür müzikler dinlersiniz? Yerli ya da yabancı olarak hangi şarkıcı için “bu benim adamım” dersiniz?

YANIT:  Yabancıları daha fazla izlediğimi dinlediğimi söyleyebilirim. Klasik müzik, barok müzikten çok haz duyarım. Cazın da yeri ayrıdır. Hepsinin ayrı özelliği var. Antonio Vivaldi, Thomaso Albinoni, Arkangelo Corelli, Çaykovski, Mozart, Liszt, Chopin, Bach Münir Nurettin Selçuk, Zeki Müren, Edip Akbayram onları da seviyorum. Müzik ruhun gıdasıdır. Kulağın duyduğu tamamen ruhani eserler.

SORU: Damak tadı ve lezzet zevkleriniz nasıl size hitap eden dünya mutfaklarından hangi yemek ve içkileri sever ve önerirsiniz?

YANIT: Yemeğe göre cinsine göre kaliteli şarap severim.  Arada belki viski olabilir. Rakı içmem. Her türlü yemeği yerim, bütün ev işlerini yaparım.  Tatlı severim. Dozunda ama yemeğin sonunda tatlı olmalı. Yatmadan önce çay içerim. Herkese de öneririm.

SORU: Tartıda gördüğünüz en yüksek kilo?

YANIT: En fazla 83.5 kilo oldum.84 olmadım hiç

SORU: Evde en çok kullandığınız eşya?

YANIT: En fazla gözlük kullanırım.

SORU: Yaşamınız filme alınsa hangi türde olurdu?

YANIT: Çok çeşitlilik arz edebilir. Mütevazı ruhum öyledir. Güzel bir kült film olurdu. 

SORU: Karakterinizi hangi renkle tanımlarsınız?

YANIT: Beyaz.

SORU: En büyük hayaliniz?

YANIT: En büyük hayalim; bu yaşıma kadar sağlıklı geldim, inşallah bundan sonra da kimseye muhtaç olmadan devam etsin yaşamımım.

SORU: Ve şimdide geçiyoruz Fenerbahçe’ye. Nasıl Fenerbahçeli olduk, Fenerbahçeli olmak nasıl bir duygu?

YANIT: 1950’li yılların başında 10’lu yaşları geçtiğim dönemde babamın teyzesi Kurbağalıdere’nin kenarında park orda da ahşap evler vardı. Orada oturmaktaydı. Kuşdili çayırından bahsediyorum. Babam büyük bir Fenerbahçeliydi. Ahşaptan kapalı tribünler vardı. Lefter, o zamanlar orada futbol koştururdu. Futbolun dehasıydı. Müthiş bir maestroydu. Onu orada gördüm ve hayran oldum. Elle tutuyormuş gibi topu ayağıyla yönetiyordu. Basri’yi, Suat’ı tanıdım. Lefter’in gollerini gördüm ve Fenerbahçeli oldum.  İyi ki de olmuşum ve Fenerbahçe’mi çok seviyorum.

SORU: Sayın Ediz Hun perspektifinden Fenerbahçe yorumu desem.. 

YANIT: Başarılı futbolcularımız var. Fener’in her zaman kazanmasını isterim. Fenerbahçe bizim her zaman bir numaralı takımımızdır.  Türkiye’nin medarı iftarıdır. Fenerbahçeliliğimle gurur duyuyorum. Başarılı olmanın şartlarını yerine getirmeliyiz. Takım halinde konsantrasyonumuza çeki düzen verirsek başarılı oluruz. Hayat kalp atışları gibidir. İnişler ve çıkışlarda vardır. Sonra dinlenir. Hiçbir zaman yukarıya gidemez, mutlaka aşağıya inişler de olacak. Her zaman galibiyet olmaz. Kalp atışları hayatın sessiz ifadesidir.

SORU: “Hedef 1 Milyon Üye” projesi için taraftarlarımıza mesajınız nedir?

YANIT: Kelimenin tam anlamıyla Fenerbahçe Spor Kulübü’nü gerçek sahiplerine, yani taraftarlarına açan çok özel, farklı ve özgün bir proje modeli. Kulübü’nün kaderini tamamen değiştirecek ve global ölçeklerde hak ettiği büyüklüğü sağlayacaktır. Sayın başkanımızı tebrik ediyorum. Destek vermek lazım, gönülden bağlanmak ve kaideleri yerine getirmeliyiz. 1 milyon az en az 4-5 milyon olmalı.

SORU: Bir de Fenerbahçe Dergisi hakkında görüşlerinizi alsak

YANIT: Çok hoşuma gitti. İçerik ve görsel sunumu çok hoş ve kağıt ve baskısı kaliteli. Türkiye’de spor dergiciliğine yeni bir soluk getirmiş görsel sunumuyla mevcut spor dergileri arasında kolayca fark yaratıyor. Herkese hitap edecek bir dergi. Başarılı çalışmalarınız devam etsin.

Bu keyifli söyleşimizin finalinde; dilerseniz Fenerbahçe camiasına, Büyük Başkanımız Sayın Aziz YILDIRIM beyefendiye ve taraftarlarımıza iletmek istediğiniz mesajlarınızı ve son sözlerinizi alarak röportajımızı sonlandıralım.

Bu müstesna ve mümtaz camianın başarıyla en iyi şekilde yoluna devam edeceğinden asla şüphem yok. Çok büyük bir camiayız. Türkiye’yi kucaklamış bir camia. Gönüllerde taht kurmuş camia. İştigal ettiği her alanda başarılar diliyorum. Bana bu imkanı verdiğiniz için teşekkür ediyorum. Değerli başkanımız Sayın Aziz Yıldırım beyefendiye ve yönetimine, teknik heyet ve sporcularımıza, camianın birbirinden kıymetli insanlarına en içten duygularımla duygularımı ifade ediyorum. Esen kalın.