Spor Yazarı | FIFA Players' Agent

Dr. Öğr. Üyesi Sedat Hayran

SAYIN ENVER AYSEVER…

Türk tiyatrocu, televizyon program yapımcısı, radyocu, sosyolog, politikacı, akademisyen, Yunus Nadi Roman Ödülü sahibi bir yazar… Ayrıca müzisyen ve naif bir edebiyat adamı… Doğuş, Yeditepe ve Arel üniversitelerinde hocalık geçmişi de var... Herhangi bir sanat ve bilim insanı değil herhalde! Enver Aysever yani… Çok boyutlu bir marka o… Hayal gücü... Zengin ve kıvrak bir zekâ... Cesaret... Orijinallik... Ve muhteşem birikim... Tek cümleyle özgürlüğün ve şeffaflığın sembolü… Her şey var onda... En çok da, inceliği, esprisi, sadeliği, ileri görüşü… Hakikaten bir vizyoner… Yüksek enerjili… Hayat dolu, yaratıcı ve karizmatik bir birey… O konuşmaya bir başladı mı, size susmaktan ve dinlemekten başka çare kalmıyor. Ama kulağınızı dört açmalısınız… Çünkü söyledikleri sıradan şeyler değil, mühim tespitler… Her şeyi bir sosyolog gibi değerlendiriyor… Onun işi araştırmak, değerlendirmek, sistematize etmek, yazmak ve anlatmak, anlatmak, anlatmak... Kendi dünyasında her objenin bir hikâyesi var ve ayrıntılarıyla anlatıyor. Sanat yaşamı boyunca aldığı yerli ve yabancı “Premier Ödüllerinin” yanında sıkı da bir Fenerbahçeli olan değerli sanat ve düşünce adamı Sayın Enver AYSEVER beyefendiyi bu ayın konuğu olarak röportaj Sponsorumuz Dalyan Club Tesislerinde konuk ettik.

Su damlası gibi saydam, kulağa hoş gelen tatlı bir müzik melodisi gibi Sayın Enver Aysever’i dinlemek… Hani kafaca çok iyi anlaştığınız biriyle saatler su gibi geçer ya, onu da sormak istersiniz, bunu da, hayattaki kesitleri, aşkları, acıları, mutlulukları, maceraları ona taşımak istersiniz... Sayın Enver Aysever ile röportajımızda aynen öyle oldu. Kanıtlanmış bir şeydir; Türkiye’de de, dünyada da sıra dışı insanlar başını alır giderler… Okuyunca farklı bir insanla karşı karşıya olduğunuzu anlayacaksınız zaten... Sadece dışı değil, içi de Batılı…

Röportajda ben sordum, o da hiç susmadı... Birçok objeleri dolu, dolu anlattı… Ay boyunca doya, doya okursunuz artık… Renkli, ilginç, sürprizli hakikaten insanın nefesini kesen bir adam… Öyle birikimli, öyle donanımlı, yani... Ve 46 yıllık hayatına o kadar çok şey sığdırmış ki, “Yok artık” diyorsunuz... Sıkı bir edebiyatçı aslında o, Yunus Nadi Ödülü almış daha ne olsun, bir dolu kitap yazmış, ama romancılıkla da sınırlı kalmıyor ki, tiyatroculuk, televizyonculuk, radyoculuk, köşe yazarlığı, hatta akademisyenlik...  Vay arkadaş; say, say bitmiyor… Adam her şeyi birden yapıyor… Allah için iyi de yapıyor, hakkını vererek yapıyor…

Aydın ve entelektüel kimliğinin yanında, müthiş bir insani zarafeti ve inceliği var. Cesur ve ilkeli… Hiç eğilip bükülmedi, hiçbir dönem birilerinin adamı olmadı, o hep bir “Ada” olarak kendi başına durdu. Hep üretti, hep yeni şeyler söyledi, hep toplumu dönüştürdü. Kimseye eyvallahı yok… Bağımsız ve nevi şahsına münhasır bir Entertainment insanı o… Dilinin ve kaleminin ayarı biraz kaçsa da güzel laf bindiriyor, içinde zekâ dolu nokta vuruş hakaretler ediyor… Yerinde duramıyor… Akıyor... Fışkırıyor... Sıçrayan bir zekâsı var… O büyülü ve realist bir erkek… Yazdığı kitapları da, yaptığı televizyon şovları da verdiği dersleri de hep öyle… “Çok dinlenmem ya da çok okunmam önemli değil, anlaşılmam önemli” diyerek hedefi nokta vuruşla sonlandırıyor… Tüm uğraşı adeta Gezegene katkı sağlamak… Türkiye’nin her yerinden milyonlarca hayranları var… Taraflı, tarafsız onu gören herkes çok seviyor. İçtenliği, samimiyeti, engin kültürü, agresifliği ve doğal halini... Gerçekten insanda saygı uyandırıyor… Ve toplum olarak Biz ondan hep feyz aldık; yaptıklarından, yazdıklarından, söylediklerinden. Bize umut aşıladı... İyi ki var bu ülkede Sayın Enver Aysever…

Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun… Türk televizyonlarında izleyenleri ekrana çivileyen “Aykırı Sorular, Üç Soru İki yorum, Zamana Karşı, Ters Cephe, Gündem Demokrasi, Ayrıntılar, Siyasal analiz, sokağın Sesi, Pazar Politika, Lacivert” gibi sanat, siyaset içerikli TV şovları… NTV Radyo'da “Kurşun Kalem” adlı büyük beğeni toplayan edebiyat programı ve “Sputnik Türkiye” RS FM’de “Oyuna Devam” adlı radyo programları… Kitaplarını ise hiç sormayın tıpkı Sayın Enver Aysever gibi, tut tutabilirseniz o derece yani…

Bugün onur ve gurur duyduğumuz, tüm insanlığa ait önemli bir sanat ve düşence adamı olan müthiş Fenerbahçeli Sayın Enver Aysever beyefendiyi, siz değerli taraftarlarımız için; İstanbul’un en köklü ve en prestijli mekânlarından; eğlence ve spor kompleksi “Dalyan Club Tesislerinde” ağırlayıp; Çağdaş sanat kültürü, bilimsel yorumları, o fantastik sanat hayatından naif kitaplarına, hayata bakışı ve beklentilerini, korkularından, hataları, keşkeleri ve itiraflarına, ilave olarak Entertainment dünyasından Fenerbahçe’ye kadar birçok şeyi dolu, dolu konuşup zevkle okuyacağınız ruhu çıplak bir röportaj yaptık. Söz hayatın ustasında… Keyifli dakikalar…

  

SORU: Sayın hocam önce Sosyoloji diyelim… Sosyolojinin adı her ne kadar August Comte tarafından verilmiş olsa da, konusu, yöntemi ve akademik yaşamda yer alması açısından sosyolojinin, gerçek anlamda kurulmasını sağlayan, ünlü Fransız sosyoloğu Emile Durkheim portresini rica ederek söyleşimize zevkli bir konuyla başlayalım.  

YANIT:  Öncelikle Sosyoloji kavramını bir hatırlayalım. Sosyolojisinin Türkçesi toplum bilimidir. Yani sosyal bilimlerin sonradan serpilmiş, zemine oturtulmuş önemli disiplinlerinden bir tanesidir ve toplumsal hareketleri, davranışları irdeleyen, bunun üzerinden tahlil yapan bir disiplin olarak tanımlanabilir. Büyük sosyologların elbette ki portreleri vardır. Emile Durkheim portresi de öyle ve satırbaşlarıyla özetlersek; Hazır cevaplarla yetinmeyen, sürekli arayış içinde olan bir düşünür ve sosyal bilimci Durkheim… Felsefeye yönelik ciddi eleştirilerine rağmen kendi bilim ve sosyoloji anlayışını çağının en güçlü felsefî fikirleriyle diyalog ve tartışma içinde oluşturmaya çalışan bir filozof Durkheim… Kendisinden önceki sosyal bilimcilerin sosyolojik ampirizmini “deneylerini” eleştirirken, onlardan farklı olarak toplumdaki derin yapılar ve mekanizmalara odaklanan, pozitivizm ve realizmi kendi ifadesiyle "yenilenmiş rasyonalizm" olarak sentezlemeye çalışan bir Durkheim… Bir yandan kesin bir bilim haline getirmeye çalıştığı sosyolojisini temellendirmeye çalışırken, öte yandan geleceğin iyi toplumu yaratılmasında sosyolojiye bir misyon yükleyen ve basit pozitivist ilkelerle yetinmeyen ahlâkçı Durkheim… Din sosyolojisi ile ciddi olarak ilgilenen Durkheim… August Comte'un takipçisi bir Durkheim… Sosyolojisi ve felsefî düşünceleriyle daha da başka birçok portrelerin ikonu olan kompakt bir Durkheim... Şeklinde özetleyebilirim.  

SORU: Çağdaş bilim ve Entertainment dünyamızın saygın bir sosyoloğu, sanat ve düşünce insanı olarak, bir toplum bilimi olan Sosyolojinin felsefesi ve estetiğini nasıl tanımlarsınız?

YANIT: Toplumların yapısını anla­mak, sorunlarını çözmek, ona istikrarlı bir yapı kazandırarak ve bir bilim olarak ortaya çıkması amacına yönelik düşünce biçimlerini sosyolojinin felsefesi olarak tanımlayabiliriz. Toplumsal yaratıcılığın, toplumda ve yaşamda güzel ve güzellik denen kavramı oluşturan ve güzeli araştıran icralar için de sosyolojinin estetiği diyebiliriz. Sosyoloji elbette ki toplumsal hareketleri irdelerken toplumun hem etik hem de estetik değerlerine katkı yapıyor. Aynı şekilde sosyoloji, bu olguların gelişimini hem gözlemliyor hem de oluşmasına neden oluyor. Netice itibariyle bugün dönüp baktığımızda sosyolojik bir veri olarak estetik ölçünün nasıl oluştuğunu tartabiliriz. Örneğin, bir popüler kültür örgüsünden söz ediyoruz. Popüler kültürün düzeyinin düşüklüğü toplumun bayağılaşması, cahilleşmesi ve vasat bir olguya dönüşmesi anlamına gelir. Popüler kültürün kalite ölçüsünün artması ise, o toplumun düzeyinin artmasını sağlar. Entelektüel kültür, merkezdeki kültürün gücüne paralel olarak toplumdaki etkisini daha çok hissettirir. Özetle şunu söylemek istiyorum; mesela siz gülmece olarak tiyatroda Ferhan Şensoy’u izliyorsanız çıtayı çok yukarı koymuş olursunuz ve dolayısıyla toplum ona gülmeye başladığı zaman başka bir entelektüel durumda olur. Ama siz Recep İvedik’e gülmeye başlarsanız toplum çakılmış oluyor. Keza, Televizyonu bir lanet aracı olarak görenler vardır, ama bu doğru değildir. Televizyonu iyi kullanırsanız topluma büyük faydası olur, kötü kullanırsanız büyük zararı olur. Spor için de aynı şeyi söyleyebiliriz; spor kültürel bir unsurdur ve sosyolojik olarak çok önemlidir. Neden? Taraftarlık, yandaşlık duygusu var. Bu duyguyu müspet bir şey için kullanırsanız müspet sonuç verir. Aksi durum ise negatif sonuç verir. Örneğin, siz tribünleri dolduran insanlara çıkıp derseniz; “Dünya çocuklarını koruyun, sahip çıkın” diye, işte orada toplumsal olarak iyi bir mesaj verirsiniz.  Ancak tribünlerdeki binlerce insana tersi bir mesaj verirseniz, düşmanlık yaratırsanız tam tersi olur. Dolayısıyla estetik ve etik ölçü bu anlamda önemlidir.

SORU:  Sayın Enver Aysever perspektifinden, Sosyolojinin; insan yaşamında yeri ve önemi nedir? Örneğin sizin hayatınızda…

YANIT: Sosyoloji ilginç bir disiplin, çünkü toplum bilimiyle siz hiç ilgilenmeseniz bile gündelik hayatın içinde toplumsal ve bilimsel verilere maruz kalırsınız. İlgilenirseniz de, bunları çözümleme yetisine sahip olursunuz. Sosyolog olan birisi bir dükkân açıp bunun ticaretini yapamaz. Ama yine bir örnekle açıklamak isterim, eğer ki bir takım yönetiyorsanız sosyolojik bir öngörünüz olmalıdır. Aynı şekilde bir şirket yönetiyorsanız içinde bulunduğunuz toplumu algılamanız gerekir. Benim hayatımda da bir edebiyatçı ve roman yazan birisi olarak sosyoloji disiplininin çok katkısı vardır. Ben sosyolojiyi akademik olarak sürdürmedim ama her şeyde sosyolojiden faydalandım. Dolayısıyla sosyoloji benim doğal bir parçam. Herkes sosyolojik bir gözlem yapma yeteneğine sahiptir. Ancak sosyolojiyi bir disiplin ya da yöntem olarak uygularsanız faydasını daha fazla görürsünüz. Sağlık, spor, kültür gibi alanlarda bir politika üretirken sosyolojiye ihtiyaç duyarsınız. Küçülen dünyada sosyoloji ayrı bir önem taşıyor yani…

SORU: Sosyoloji olgusunu evrensel bir politika yapan ana temayı nasıl yorumlarsınız?

YANIT: Evet; söylediğiniz gibi Sosyoloji disiplini evrenseldir, çünkü her toplumun bir davranış biçimi vardır. Siyasal olarak da her toplumun sosyolojiye ihtiyacı vardır. Dolayısıyla insan ve insan davranışları varsa bu psikolojinin alanıdır ancak birden fazla bireyin bir araya gelmesi de sosyolojiyi oluşturuyor. O zaman toplum bilimi yani sosyoloji bizim için önemli oluyor. Dünya üzerindeki her grubun bir davranış biçiminin varlığından yola çıkarak sosyolojiyi evrensel politika yapan ana tema da dünya toplumlarının sosyal ve kültürel etkinlikleridir; biz de bu etkinlikler ve davranış biçimini anlamak ve saygıyla karşılamak durumundayız diye düşünüyorum…

SORU: Sizce; Globalleşen dünyada teknolojik gelişmeler sosyolojik verileri nasıl etkilemektedir?

YANIT: Yaşadığımız çağ; disiplinler arası ilişkiler çağıdır. Sosyolojinin başka disiplinlerle kesişen, kendisinin de başka disiplinlere katkı yaptığı, özelliklerin olduğu dönemde sosyoloji gibi önemli güçlerden bir tanesinin tartışmaya açıldığı bir dönemdeyiz. Teknolojik gelişmeler sosyolojik verileri hızlı değiştirmeye başlıyor. Bu olguda en önemli rolü kitle iletişim araçları üstleniyor. Örneğin televizyona baktığınızda toplumsal hareketlerin nasıl değiştiğini görüyoruz. İçinde bulunduğumuz çağda sosyal medya ve internet kullanımının artması ile bilginin doğrudan toplumu etkilemesinin nedeni verilerin ve bilginin yoğunlaşmış olmasıdır. Bu dönemde sosyoloji yeni bir bakış açısıyla, toplumsal dönüşmelerin çok hızlı olduğunu öngörerek davranıyor. Bir örnek vermek gerekirse; toplumsal hareketleri önceleri bir gelişim dizgesine oturturduk, bu evrelerin olması gerektiğini ve bu evrelerin sırasıyla geçildiğini düşünürdük. Oysaki şimdi ilkel bir evreden çok daha modernitenin de ötesine geçen posmodernite dönemine bu iletişim olanaklarının hızlanmasıyla geçilebiliyor. Bunun özellikle altını çizmek istiyorum. Bu bize şunu gösteriyor;  toplumsal hareketler, toplumsal hareketlerin çeşitlenmesi, bir toplumun kültürel varlığının değişmesinin daha hızlı olduğunu ve umulmadık bir anda geri kalmış sanılan bir toplumun insanlığa katkı yaparak başka bir davranış getirebileceğini gösteriyor. Ayrıca dünya üzerinde çok etkili olduğunu düşündüğümüz bir devletin belki de donuk yapısından dolayı toplumsal harekete muhatap olabiliyor. Bunun en somut örneği de; Avrupa’nın göçlerle içinde bulunduğu bu dönemdir.

SORU: Sosyoloji söyleşimizde finali, Sosyolog Enver Aysever portresini rica ederek yapsak ne dersiniz hoş olmaz mı hocam?

YANIT: Elbette hoş olur… Benim gibi bir insanın düşünme biçimini bir metodolojiye oturtmak açısından hayattaki karşılığına bakarsanız eğer; ben sosyolojiden fazlasıyla faydalandım. Dolayısıyla şöyle söyleyebilirim; insanlar ırklarını, soylarını bu bağlamda değerlendirerek değil, düşünsel soylarına bakarak tartmaları gerekir. Ben de aydınlanma serüveninde olan herkesle aynı soydan olduğumu düşünüyorum.

  

SORU: Dilerseniz söyleşimizi birazda tiyatrocu, yazar ve medyacı kimliğinizle devam ettirelim hocam… Kültürel gelişmeyi sağlayan gizil güçlerden biri olan ve sanatsal yaratıyı en etkin biçimde topluma aktaran tiyatro, toplumu ne şekilde bilinçlendirmeyi amaçlar?

YANIT: Tiyatro, dramadır. Nedir drama? Oynama coşkusudur. Hepimiz çocukluktan itibaren oynarız. Dolayısıyla oynama duygusu bir insanın çocukluğundan ölümüne kadarki süre içerisinde önemlidir. Oynayarak karşımızdaki insanlarda bir ilgi uyandırırız. Tiyatro, bunun bir disiplin haline getirmiş, insanın hakikatini bir bütünlüğe oturtmuş bir form ve insanı doğrudan etkiliyor. Toplumu bilinçlendirme adına Tiyatro, topluma bütün sanat dallarında olduğu gibi ayna tutar. Tiyatronun bu aynası, toplumu kendine getirir ve toplumun hakikatini yansıtır. Sahnelenen her oyunda hayattan kesitlerle toplumun kendi varlığını ona anımsatır.  Tiyatro, insanın insan ile yaptığı bir sanat olduğundan bu anlamda çok güçlüdür.

SORU: Tiyatro alanında ortaya konulan eserlerin içeriğinin, biçiminin ve dünya görüşünün toplumsal olarak temellendirilmesi, sosyal ve sınıfsal konumlarıyla ilişkilendirilmesi, günümüzde sahnelenen tiyatro oyunlarında ne denli ön planda oluyor?

YANIT: Tiyatro oyunlarının hemen hemen hepsi toplumda bir duyguya işaret eder. Bazılarında gülmece vardır, bazılarında trajedi vardır, bazılarında da dram vardır. Tıpkı insan hayatında olduğu gibidir. Hayatımızın tamamında gözyaşı dökmeyiz ya da tamamında kahkaha atmayız. Bütün bu duyguları sanat yapıtı taşır, özellikle tiyatro en çok taşır. Toplumsal sorunları irdelemeyen bir tiyatro yapıtı olur mu? Olmaz! Bu pencereden bakmamız gerekiyor. Tiyatro sanatı, öldü dendiğinde yeniden ayağa kalkan bir disiplin. Şimdi her yer doluyor, neden? Çünkü medyanın alanı daraldıkça insanlar yüz yüze olmak istiyorlar.

SORU: Popüler kültürün, tiyatro eksenindeki kurgusunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

YANIT: Eğer popüler kültürü şu anlamda algılarsak faydası olur: Örneğin; ekranda bilinen ve tanınan sanatçının tiyatro sahnesinde bir Haldun Taner’i oynayarak seyirciyi çekmeye çalışan bir yanı varsa bu faydalı olur. Ama ekranda popüler olarak tanınan bir kimsenin tiyatro salonunda içi boşaltılmış yapıtlarla sadece ticarileşmesini görürseniz negatif bir tablo ortaya çıkar. O yüzden bizim yapmamız gereken tiyatro sanatçılarının ve nitelikli isimlerin hayatın her alanında gösteri sanatlarında nitelikli olanlarıyla ortaya çıkması için emek vermektir. Çok açık söylemek istiyorum; siz Genco Erkal’ı televizyonda da görseniz mutlu olursunuz, sinemada da, sahnede de. Keza bir Yıldız Kenter, Türk tiyatrosunun parlayan yıldızıdır. Genç kuşaktan örnek vermek gerekirse, Mert Fırat gibi. Nerede olursa olsun bize iyi bir netice verirler, çünkü estetik, ölçü koyar. Dolayısıyla popüler kültür ölçüsünü buradan koymakta fayda var.

SORU: Televizyon yapımcısı, Radyo programcısı ve Gazeteci kimliklerinizle total bir medyacı olarak; bugünkü kitle iletişim araçlarının toplum üzerinde ki etkilerini nasıl yorumluyorsunuz ve sizce nasıl olmalı?

YANIT: Şu anda pek verimli ve iyi olduğunu söyleyemem. Ben radyo ve televizyon programlarını çok uzun süre yaptım. Gazeteciliğin her alanında bulundum ve medyayı bilen birisi olarak Üniversitelerde hocalık da yaptım. Bilen birisi olarak şunu söylemem gerekiyor;  medya ne kadar bağımsız olursa halkın sorunlarını dile getiren, halkın değerlerini yukarıya çekmek için haber alma alanlarını geliştiren araç olur. Medya, bağımsızlığından ne kadar ödün verirse toplumun nefes alması zorlaşır.

SORU: Objektif iletişim ve kamuoyunu bilgilendirmek adına yerel ve küresel açıdan bağımsız bir medya imkânı var mıdır?

YANIT: Güzel ve çok isabetli bir soru. Tabii bu dünyanın bugünkü kapitalist düzeninde sermaye ilişkisinin de etkisiyle o kadar da kolay değil. Gazetecilerin bağımsız bir şekilde bir araya gelerek oluşturabilecekleri medya yapıları olsa ya da kanunlarla ve etik değerlerle medya kuruluşlarında patronlar sermaye koymuş olsalar bile çalışanların gücü etkili olsa yayın politikalarında daha öne çıksalar o vakit daha faydalı olur ve bağımsız medyadan konuşabiliriz. Ancak bugünkü Türkiye’de bu maalesef ki yok, dünyada bu var mı? Açıkçası dünyada da pek fazla var diyemeyiz.

  

SORU: Medyada objektiflik konusu uzun süredir tartışma gündeminde. Pek çok kişi yayınlarda ki tek yönlülükten, tarafgirlik ve gerçekleri görmezden gelmelerden söz ediyor, kendilerince bunun nedenlerini sorguluyorlar. Medyacılar ise bu eleştiriler karşısında çeşitli biçimlerde kendilerini savunuyorlar. Peki, nedir objektiflik? Bir yayın nasıl objektif olabilir? Yoksa objektiflik iddiası yalnızca bir efsane midir?

YANIT: Medyada gazetecinin objektif olmasının bir tek yolu var. Bakınız, hiç kimse tarafsız değildir, ben de değilim ama neden tarafım? Barıştan, insan haklarından, emperyalizme karşı halkın kendi varlığını korumasından yana tarafım. Peki, gazeteci nasıl davranmalı? Gazeteci; hakikati çarpıtmadan vermeli, yorum yapacaksa haberi verdikten sonra yorum yaptığını söyleyerek vermeli. Gazeteci, hakikati gölgelememelidir. Objektiflik meselesine gelince de evrensel gazetecilik ilkeleri, insan hakları ve hukukun üstünlüğüne inanarak davranmak gerekiyor. Bütün bunlar Türkiye’de var mı diye sorarsanız, elbette yok.

SORU: Bir de günümüzde sosyal medya sendromu var hocam. Sosyalleşmenin yeni yüzü ve yeni nesil iletişimi olan twitter, facebook, Instagram vb. gibi sosyal medyanın iletişim kültürü eksenindeki kurgusunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

YANIT: Sosyal medyanın varlığı bizim hayatımız için çok değerli olabilir. Neden peki?  Sermaye ve siyasetin elinde olabilecek bir medyaya karşı insanların kendi hayatlarını savunması açısından bir haberleşme alanı olabilir. Ama sosyal medya kötü niyetle kullanılmamalıdır. Sürekli hakaret, cehaletin ve vasatlığın yaygınlaşması kapsamında kullanılıp, insanların onurunu katledebilecek bir hale getirilerek toplumsal çalkantılara sebebiyet verilmemesine özen gösterilmedir. En önemlisi de gerçeklerin saptırılmamasıdır. Bunlar sosyal medya kullanımında önemli unsurlardır. Bu bağlamda sosyal medyanın doğru ve objektif kullanılmasına Fenerbahçe nezdinde bir örnek verelim… Hatırlayalım, tamamen Fenerbahçe’ye odaklı bir senaryoyla 3 Temmuz süreci yaşandı bu ülkede… Fenerbahçe aleyhine kurgulanan süreçte medyada son derece yaygın ve çarpıtıcı bir tutum izlendi. Davanın siyasal boyutunun ortadan kaldırıldığı ve sadece bir boyutuyla gösterilmeye çalışılan dönemde Fenerbahçe taraftarları Türkiye’deki korkunç kumpası çökertip hakikatleri açığa çıkarmak için sosyal medyayı iyi kullanarak örgütlenip mahkemelere müdahil oldular.  Sonuç itibariyle o gün siyasal bir infaz gerçekleştiği ve bir sportif mesele olmadığı ortaya çıkmıştır. İşte bu olay ise, sosyal medyayı doğru ve akıllı kullanmanın net kanıtı olmuştur. 

SORU: Şimdi de kariyeriniz diyelim hocam… Sanat dünyasına lise yıllarınızda amatör tiyatrocu olarak başlayıp, 1992 yılında senaryosunu yazıp oynadığınız "Durdurulmuş Zamanın Fotoğrafı" adlı ilk profesyonel oyununuzla sanatseverlerin karşısına çıktınız. Bir genç için o günkü cesaretiniz günümüzdeki başarı ve şöhretinize bir göz kırpmaktı diyebilir miyiz?

YANIT: Evet sayılabilir. Çünkü bir yerden başlamak gerekiyor. Ayrıca Tiyatro benim hayatımda önemliydi, çünkü iyi bir izleyiciydim ve heyecan duyardım. Daha sonra yarı amatör bir tiyatro grubu kurduk. Kuşkusuz çok heyecanlıydık, çünkü henüz çocuk yaşta böyle bir işe girmiştik. Cep harçlıklarımızla dekoru, kostümü yapmıştık ve gencecik insanlar olarak hayatta bir yön verme tercihinde bulunuyorduk. Heyecan ve başarı yan yanaydı.  O yaşta toplu bir eylemin içerisinde olmak, sanatı toplumla ve seyirciyle buluşturmak çok ama çok değerliydi. Ben sanatsal serüvenin insanın soluk almasıyla başladığına inananlardan birisiyim. Sanatsal anlamda kendimi edebiyata ve tiyatroya adamış birisiyim diyebilirim. 1992’den bu yana da devam ediyorum.

SORU: Sonrasında “Tiyatro Çisenti” adlı bir tiyatro topluluğu kurup uzun yıllar yazar, yönetmen, oyuncu ve sanat yönetmeni görevlerini yürüttünüz. Gerisini sizden rica edelim…

YANIT: Tiyatro Çisenti, 1992’de kurumsallaştı. Çocuk tiyatrosu da dâhil olmak üzere 30’a yakın oyun sahnelendi. Büyük bir kısmını ben yazdım ve bunlar arasında müzikaller de oldu. Esmeray, Songül Öden,  Murat Akkoyunlu, Suat Sungur, Mine Çayıroğlu, Levent Ülgen, Özlem Ersönmez, Evrim Solmaz, Deniz Arcak, Billur Kalkavan gibi Türkiye’nin çok büyük sanatçıları bizimle birlikte çalıştı. Her zaman birlikte olduk ve benim o küçük bir kıvılcım olarak başlayan sanat ateşim kocaman bir ışığa döndü diyebilirim. Bu işler büyük emek verilerek yapıldı. Tiyatro Çisenti, milyonlarca çocuğa da ulaştı. Haklı olarak gururluyum ve o yüzden tiyatro benim hayatımda itici bir güç olmuştur.

SORU: Yazıp yönettiğiniz çok sayıda oyunlarınız oldu ama içlerinden bir tanesi var ki merhum Atilla İlhan'ın şiirinden tiyatroya uyarladığınız ve çok beğeni toplayan o meşhur "Ne Kadınlar Sevdim" adlı oyununuz. Duygularınız…  

YANIT: Attila İlhan, Türkiye’nin en büyük yazarlarından biridir. Ben, Attila ağabey ile gencecik bir isimken tanışma şansı buldum ve bu da benim hayatımda çok önemli oldu. Kendisiyle bir araya gelip sohbetlerimiz olmuştur. Bu meslekte Attila İlhan ve Çetin Altan gibi iki önemli ismi tiyatro sayesinde tanıdım. Her iki ismin de oyununu sahneye koydum. Yeri gelmişken söylemek isterim; Attila İlhan çok uzun süre tiyatroya gitmemişti ancak benim oyunuma gelmişti. Bu anlamda kendimi hem şanslı hem de tarihsel olarak anlamlı şeyin içinde sayarım. Özetle tiyatro, düşlediğiniz şeyleri karşınıza çıkarabilecek kadar derin bir sanattır.

SORU: Sonraki süreçte çocuk oyunları yazmaya yöneldiniz ve yazdığınız tüm oyunlarınızı "Çocuk Oyunları 1" adlı bir kitap yazarak taçlandırdınız. Acaba; ünlü bir roman yazarı olmanızın temelleri bu girişlerinizle başladı diyebilir miyiz?

YANIT: Açıkçası çocuklar için yazmayı çok seviyorum. Uzun yıllardır da yazamadığım için, “acaba içimdeki çocuk sevindi öldü mü, ya da o çocuğu unuttuk mu?” diye de düşünmüyor değilim. Çocuk için yazmak demek diri olmak demektir. Benim edebiyat serüvenimde çocuk oyunlarının büyük payı vardır. Sizin aracılığınızla şunu da duyuralım: Ben belki de Türkiye’de oyunları en çok oynanmış olan çocuk oyun yazarıyım, çünkü benim çocuk oyunlarım Türkiye’nin dört bir tarafında turneye gider. Bu anlamda kendimi çok mutlu sayıyorum. Dolayısıyla edebiyatçı kimliğimde çocuk oyunlarının payı büyüktür. Zaten çocuk ruhunu kaybeden bir insanın, çocuk için düşünmekten kopan bir insanın hayatı düşünmekten vazgeçtiğini düşünüyorum.

  

SORU: "Geç Kalmış Romantik" adlı bir öykü kitabınızın ardından, “Bir An Bin Parça” adlı ilk romanınızı yazdınız ki, 2006 yılında bu roman sizin Yunus Nadi Roman Ödülü almanızı sağladı. Bir ilkte böyle bir başarıyı bekliyor muydunuz?

YANIT: Evet bu ödülü ilk romanımla almıştım ve ilk romanla bir ödül almak kolay değildir. Türkiye için çok değerli olan bu ödülü çok genç yaşta elde ettim. Yunus Nadi gibi bir ismin elinden onun adına konuşup ödül almayı önemsiyorum. O günün jürisinde Tahsin Yücel gibi çok büyük isimler yer almıştı ve bu büyük isimlerin yer aldığı jüriden ödül almak ayrıca değerlidir. Ödüller özellikle de genç yaşta alındıysa sizi taçlandırdığı gibi daha çok çalışmanızı da sağlar. Nitekim ben de daha çok çalışmışım ki 18 kitabım oldu. Dolayısıyla bu ödül kitaplığımda farklı bir yerde durmaktadır.

SORU: Öykü, Roman yazarlığı derken birden bire kendinizi gazetelerde köşe yazarlığında buldunuz, arkasından televizyon ve radyo programları çok büyük yükseliş ve yurt çapında gelen şöhret… Yani çok boyutlu bir Enver AYSEVER markası… Görsel medyada şöhretinizi taçlandırdığınız, CNN Türk'te hazırlayıp sunduğunuz "Aykırı Sorular" adlı programınız desem…

YANIT:  Aykırı Soruların şöyle bir önemi oldu; Türkiye’nin televizyonculuk tarihinde özgün bir yere sahip programıdır. Aykırı Sorular, yayınlandığı dönemde Türkiye’deki bütün meslek ödüllerini aldı ve reytinglerde hep en önde oldu. Medya dünyasında sürekli haber üreten, sürekli halkta karşılık bulan ve önemli gündemleri belirleyen Aykırı Sorular gibi bir program olduğunu ancak yayından kalktıktan sonra anladım. Bugün ne zaman bir toplumsal olay olsa haber kanallarında hep benim programıma gönderme yapılıyor. Bu Türkiye açısından şu anlamda önemli; soru sorulması neredeyse unutulmuş bir medya ortamında Aykırı Sorular, soru sormanın simgesiydi.  Bu nedenle Aykırı Soruların yerini ve önemini tekrar hatırlatmak isterim.

SORU: Ve kitaplarınız… Kaleme aldığınız kitaplarınız İçerik olarak, sade, iddiasız, kaygısız, direkt, acılar olsa da umut içeren ve anlatımıyla kendini okutan çok hoş ve naif konseptler oluşturuyor; acaba bu olgu bilinçli olarak benimsediğiniz bir tarzınız mı, yoksa kişiliğinizin dışa vurumu mudur?

YANIT: Yazar, hakiki olmadığı sürece bir sonuç alamaz. Benim kişiliğim neyse yapıtım da odur.  İnsan en sert kavgalara girdiğinde bile o içindeki çocuğu korur ya da korumalıdır. Nihayetinde ben sade, yalın ve insan ruhuna dokunabilir bir dili önemseyen, bunun peşinde koşan biriyim.  Bu noktada kitaplarım da benim bir aynamdır kuşkusuz.

SORU: Her biri bir başyapıt niteliğinde ve büyük ustalığınızı ön plana çıkartan toplumsal, gerçekçi, siyasal, aşk ve şiir konulu 18 adet harika kitaplar yazdınız. İçlerinden birisi var ki “Bize Sağanak Aşk Lazım” adlı çok hoş ve naif şiir kitabınız desem, acaba “şiir için sunu yazılamaz” mı dersiniz?

YANIT:  Güzel… Şiir, aslında çok önemlidir. Ben, ilk yazınsal ürünümü 18’li yaşlarımda Milliyet Sanat Dergisi’nde şiir olarak vermiştim. Baktığımda üzerinden 26-27 yıl geçmiş. Şiir okumayı seven ve Nazım Hikmet’ten Melih Cevdet Anday’a, Oktay Rıfat’tan Orhan Veli’ye ve Cemal Süreya’dan Turgut Uyar’ına kadar Türkiye’nin şiir serüvenini ve şiir dağarcığını iyi bilen ve bu serüvenin peşinden koşan bir kimse olarak şiiri önemserim. Şu çok ilginçtir, yıllar sonra bana şiir kitabı yaptıran unsur; birkaç yerde paylaştığım şiirlerin bir okurdan gelen, “Bir kitap altında toplanma” sorusu oldu. Açıkçası bu konuda çekinceliydim, çünkü şiire bulaşmanın özel bir alan olduğunu ve kendini ortaya koymanın en çıplak hali olduğunu düşünüyordum. Ancak okurlarımdan gelen o soruyla “Bize Sağanak Aşk Lazım” ortaya çıktı. Açıkçası bu eser benim hayatımın toplamı da diyebilirim.

SORU: Sayın hocam sizin bir de dikkatlerden kaçmayan müzikal dünyanız var. Haydi, birazda oraya gidelim… Bakırköy’de ki Yurdaer Doğulu Sanat Merkezi ve Enver Aysever’in müthiş bateri performansı içerikli Rock grubu desem…

YANIT:  O dönemlerde 16 yaşlarındaydım ve merhum Yurdaer Doğulu’nun kurduğu sanat merkezinde sanat yapmaya çalışıyorduk. O kadar güzel bir duyguydu ki, gencecik insanlar müzik yapmaya ve sanatla içli dışlı olmaya çalışıyordu. Şimdiye baktığımda bunun geliştiğini görüyorum; çok sayıda grup var. Demek ki, bizim bu yolculuğun başında verdiğimiz emeklerin bir karşılığı varmış. Tabii bizden önceki kuşağın da kuşkusuz bizim üzerimizdeki etkisi çok önemliydi. Evet, halen davul, bateri çalmaya gayret ediyorum. İnsan bir şeyi tutkuyla yapmaya devam etmeli diye düşünüyorum.

SORU: Çoğu kişi bilmeyebilir ama gününüzün büyük bölümü müzikle iç içe geçiyor.  Yüksek kültür göstergesi olan Klasik Batı Müziği seviyorsunuz, evde sürekli Mezzo Channel izliyorsunuz ve ciddi bir Ludwig Van Beethoven hayranısınız. Biraz da bu yönünüzü anlatsanız; ne dersiniz hoş olmaz mı hocam?

YANIT: Bravo çok iyi analiz etmişsiniz. Şu an söylediğiniz şey benim hayatımı yakından bilenlerin sahip olduğu bir bilgidir. Evet, evimde sürekli Mezzo Channel açıktır ve bunun da sebepleri var. Müzik sadece dinlemeyle ilgili bir alan değil, bazen o konserlerin atmosferine girme bakımından Mezzo Channel’ın televizyonculuk açısından da çekimleri olağanüstü diyebilirim. O duyguyu görmek de hoşuma gidiyor. Bu nedenle günümün büyük bir kısmı müzikle iç içe geçer. Ludwig Van Beethoven hayranlığıma değinecek olursak da iki sebebi olduğunu söyleyebilirim. Beethoven, müzik dünyasında bir kırılma, bir aydınlanmadır. Hatta ve hatta aydınlanmanın mimarlarından biridir. Dolayısıyla Beethoven hayranı olmak beğeniden de öte… İkincisi ise, entelektüel bir merak, diye düşünüyorum. Az sayıda insan benim müzikle haşır neşir olduğumu bilir. Böyle bir konuyu gündeme getirdiğiniz için teşekkür ederim.

  

SORU: Müzik kapsamında; geliyoruz, Sayın Sibel Alaş ile dikkatleri çektiğiniz ortak projeniz olan güzel bir müzikal gösteriye… Tarz açısından hakikaten ilk olan, şahsınızın esprili anlatımlarının yanında Sibel Alaş’ın seslendirdiği unutulmaz şarkılarla duygu seli yaşatan; kimi zaman bir Ahmet Kaya şarkısıyla ağlatan, kimi zaman Rıfat Ilgaz'ın Hababam Sınıfı'yla kahkahalar attıran, kimi zaman Sabahattin Ali'nin melankolisiyle hüzünlendiren izleyenler için şarkılı, şiirli, sazlı, sözlü bambaşka bir dünya "Aykırı Kumpanya” desem…

YANIT: Aykırı Kumpanya, uzun yıllar seyirciyle buluşturduğum televizyon programı olan Aykırı Soruların bir ürünüdür. Kendi tanıklıklarımı, duygularımı 70’lerden bu yana kendi serüvenimi de içine alan bambaşka bir masal. Aslında şöyle söyleyebilirim; ben çağdaş bir meddahım ve arkada bir orkestra var. Bu anlatıcıyla beraber kendi hayatınıza bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Şarkılı, türkülü bambaşka bir hale gelmiş oluyor. Şimdiyse Grup Gündoğarken ile yapacağız ve inanıyorum ki harika olacak...

SORU: Geliyoruz hoca Enver Aysever’e… Doğuş, Yeditepe ve Arel üniversitelerinde hangi akademik programlarda öğretim görevlisiydiniz?

YANIT: Söz konusu üniversitelerde Gazetecilik ve Etik dersleri verdim. Kuşaklar arası ilişkiyi sürdürmek için mesleki birikimlerinizi aktarmak çok önemli. Bu üniversitelerde de gazetecilik içerisinde farklı başlıklarda derslerde öğrencilerle bir araya geldik. Benim için önemliydi, çünkü gençlerle bir arada olmanın önemli olduğunu düşünenlerdenim.

SORU: Sizce; eğitimi çağdaş bilime dayanan, araştırmaları toplum ihtiyaçlarını gözeten ve üretime dönüştüren, öğrenci yeteneklerinin gelişmesinde ulusal bilinci temel alan, programları ve eğiticileri ulusal ve uluslararası kalite sistemlerine uyumlu bir üniversite kurgusu nasıl olmalıdır?

YANIT: Sıralamak gerekirse; ilk olarak üniversite, bağımsız olmalıdır. Evrensel bilim ölçüsüne uymalı ve dünyanın her tarafında üretilen bilgi kullanılabilir olmalı. Üniversite, insanlık tarihine katkı yapan bir kurumdur. Bir kültür yuvasıdır. Aksiyon bu yönde olmalıdır.

SORU: Bütün bilim alanlarında uluslararası nitelikte kaliteli eğitim ile toplumun gereksinimi olan araştırmacı, yaratıcı, özgün, kendine güvenen ve girişimci öğrenciler yetiştirmenin temel kriterleri neler olmalıdır hocam?

YANIT: Bağımsız bir üniversite; ifade özgürlüğünü sonuna kadar kullanan, dışarıdaki dünya, iş hayatı ve halkıyla iç içe olan, öğrenciler ile görgüsünü dünyayla paylaşmış kişilerin olduğu ortamda sormaktan ve soruşturmaktan korkmayan insanların yer almasıyla olur.  Bu da kolay mı, maalesef ki zor!.

SORU: Atatürk ilkeleri ve Cumhuriyet Rönesans’ına dayanan topluma hizmet inancı ile yürütülen çağdaş bilim ve eğitim temel değerimizi nasıl yaratabiliriz?

YANIT: Türkiye, tercihini yaptı. 19.yüzyılın ilk yarısından itibaren yani Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan 100 sene önce Türkiye yüzünü; bilime, hukuka ve insan haklarına döndü. 1908’deki devrimle başlayan ve 1923 ile bugün deyim yerindeyse gözümüzün bebeği olan cumhuriyetimiz kuruldu. Cumhuriyete gelene kadar emek veren sayısız insanımız var ve bu insanların her birine borçluyuz! Bunları bizim tarihimizden çıkartırsanız eksik kalır. Dolayısıyla bu tercih 1923’le birlikte kurumsallaştı ve Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’le somut bir hale geldi. Unutmayalım ki, Mustafa Kemal Atatürk de bir askerdi ve bir askeri görevle modernleşmenin içine girdi. Dünyayı anlamaya çalışıp yüzünü Batı değerlerine dönerek bu kararını uygulamaya başladı. Şunu hiç unutmayalım: Batı değerleri dediğimiz değerler, Doğu’dan kopmuş değerler değildir.  Aynı zamanda Doğu’daki birikime de sahip çıkmıştır, çünkü bizim coğrafyamızın farklı nedenlerden dolayı geri kalmışlık kaderini de ortadan kaldıracak olan; evrensel insan hakları, hukukun üstünlüğü ve bilimsel bilgidir. Türkiye Cumhuriyeti, bu yoldan geri adım zaten atamaz. Aksi durumda hayatın dışında kalırsınız. Buna sahip çıkmaya ısrarla ve inatla devam edeceğiz.

SORU: Teşekkürler hocam… Dilerseniz birazda lifestyle, yaşam tarzınıza geçelim Kendinizi nasıl tanımlarsınız’?

YANIT:  İçten ve delidolu diyebilirim.

SORU: Analitik misiniz yoksa sezgisel mi?

YANIT: İç içe geçmiştir bende ikisi.

SORU: Kafa patlatmak mı, kafa değiştirmek mi?

YANIT: Kafa değiştirmek.

SORU: Stratejik kararlar vermek sizi nasıl hissettiriyor?

YANIT: Türkiye’de sıkça yapmak zorunda olduğumuz için oldukça yorucu.

  

SORU: Şu anki yaşamız dışında başka türlü bir hayatı hiç düşündünüz mü?

YANIT: Kızımın babası olmaktan dolayı çok mutluyum.

SORU: Sizin için ihanet ne anlam taşır?

YANIT: Kendi fikir dünyasının tam tersi davranmak ve bunun hesabını verememek.

SORU: Umutsuzluğa kapılır mısınız?

YANIT: Çok kısa zaman.

SORU: Mutsuz olduğunuzu düşündüğünüz zamanlarda ne yaparsınız?

YANIT: Kitap okurum.

SORU: Nelerden korkarsınız hocam?

YANIT: İnsanlara zarar veren sinsilerden.

.SORU: Hatasız kul olmaz derler, hatalarınızı kabullenmede muktedirliğiniz ne sevidedir?

YANIT: Bunu her gün öğrenmeye çalışıyorum. Bilgili olmak demek hatalarıyla yüzleşebilmek demektir

SORU: Keşkeler Türk toplumunda adeta bir tradisyoneldir. Keşkeleriniz oldu mu?

YANIT:  Oldu ama büyük çapta değil.

SORU: Vazgeçilmezleriniz nelerdir?

YANIT: Bir sıraya sokmak gerekirse; ailem, kitaplarım ve Fenerbahçe. Fenerbahçe’mi çok seviyorum.

SORU: Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk desem…

YANIT: Aydınlanma derim..

SORU: Hayatın sahici anlarını size kim öğretti?

YANIT: Ben usta-çırak ilişkilerini önemserim. Hayatta ustalara saygı duyarım ve ustam Handan Hanım öğretti.

SORU: Eşiniz Sayın Handan hanımla nasıl tanıştınız?

YANIT: Handan Hanım bana bir yaş günümde Fenerbahçe kombinesi hediye etmişti. Bir sene birlikte maça gidince evlenmeye karar verdik

SORU: Mutlu bir evliliğin sırları…

YANIT: Mutsuz zamanlarda bunu aşabilecek iradeyi göstermek diyebilirim. Bir evlilikte mutlu anlar kadar mutsuz anlar da olur. Dolayısıyla evlilik kurumu hakkında çok fazla bir şey söylemeye gerek yok.

SORU: Baba olduktan sonra hayatınız ne kadar değişti?

YANIT: İnsan olmaya başladım, çünkü kızım bana bilgeleşmeyi öğretti.

SORU: Karakterinizi hangi renkle tanımlarsınız?

YANIT:  Ben karakterimi gökkuşağı olarak tanımlarım. Sevdiğiniz renk diye soracak olursanız da; gece mavisi derim.

SORU: Yaşamınız filme alınsa hangi türde olurdu?

YANIT: Melodram olurdu.

SORU: Ve şimdide geçiyoruz Fenerbahçe’ye. Nasıl Fenerbahçeli oldunuz ve Fenerbahçeli olmak nasıl bir duygu?

YANIT: Biz, Fenerbahçeli olmadık; Fenerbahçeli doğduk. Neden? Dede, baba, anne, yani sülaledeki herkes Fenerbahçeliydi diyebilirim. Nitekim Kadıköy Bağdat Caddesi’nde oturuyorum ve hayatım Fenerbahçe maçlarına gitmekle geçti. O dönem Cemil Turan gibi önemli bir ismi ve değeri Dereağzı Tesisleri’nde ilk defa görmüştüm. Çok etkilendim.  Babam benim sürekli maçlara götürürdü. Aynı zamanda babam da iyi ve tutkulu bir Fenerbahçelidir. Fenerbahçeli olmayı Türkiye’deki takımdaşlıktan farklı düşünüyorum. Fenerbahçeli olmak bizim hayatımızda bir kültürdür. Fenerbahçe benim çocukluğumdur, babamdır, dedemdir… Ben, Fenerbahçe’ye böyle bakarım. Hırslı ve ihtiraslı değil, sevgiyle bakarım.

SORU: Fenerbahçe’nin maçlarını ne ölçüde takip edebiliyorsunuz?

YANIT: Tabii ki her maçını takip ediyorum.

SORU: Fenerbahçe’nin galip gelmesi için özel bir toteminiz var mıdır?

YANIT:  En önemli totemim babamla maç izlememek. İkimiz bir araya gelince kötü oluyor (Gülüyor).

SORU: Yenilgi ya da galibiyetler sonrası kendinizi nasıl hissediyorsunuz, nasıl bir ruh haliniz oluyor hocam?

YANIT: Üzülüyorum elbette ama her Fenerbahçe yenilgisinden sonra sosyal medyada, “Ben Fenerbahçeliyim” diye yazarım. Galibiyetten sonra yazmam çünkü bizim zor durumda olan insanların yanında olmamız gerektiğini düşünüyorum. 3 Temmuz’da da herkes kendini gizlerken ben, “Fenerbahçeliyim” demiştim.

SORU: Önemli bir sosyolog ve düşünce adamı olarak sizden bir de 3 Temmuz 2011 sürecini rica edeceğim. Evet, kumpas çöktü, oyun bitti görüşleriniz…

YANIT: Açıkçası Fenerbahçe’ye karşı bir infaz yapıldı diye düşünüyorum. Ama 3 Temmuz olayı, siyasal bir kumpastır. Türkiye’de spor yorumcuları “Şike var mı, yok mu?” şeklinde bir tartışmaya girerler ancak 3 Temmuz olayını bir şike olayı gibi sunmak Türkiye’yi ve Türkiye’deki siyasal gelişmeleri, toplumsal hareketleri algılayamamak demektir. 3 Temmuz olayı; spor medyasının tartışabileceği bir olay değildir, bunun altını çizmek isterim. 3 Temmuz olayı, siyasal bir olaydır ve Türkiye’de 15 Temmuz gününe kadar gelen olayları görmek gerekir. Başkanımız Sayın Aziz Yıldırım, o süreçteki durumu itibariyle önemli bir rol üstlenmiştir, bunun da altını çizmekte fayda görüyorum. Bedel ödeyen bir camianın başkanlığını yapmıştır. O dönemde de söyledim, Fenerbahçe başkanının bizim avukatlığımıza ihtiyacı yok. Ama bizim vicdanımız var. Dolayısıyla o dönem objektif düşünen her insan hatta Galatasaraylısı, Beşiktaşlısı, birçok insan Fenerbahçe’nin ve Sayın Başkan Aziz Yıldırım’ın yanında yer aldılar, çünkü Fenerbahçe aydınlanma demektir. Fenerbahçe Spor Kulübü’nün sırtının yere gelmesi aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin sırtının yere gelmesi demekti ve bu cumhuriyet hepimizin. Şunu unutmayalım ki; Fenerbahçe’nin sırtı yere gelse inanın Galatasaray’ın da Beşiktaş’ın da sırtı yere gelecekti. Fenerbahçe’nin yıkılması doğru olmaz. Cumhuriyetin kulüpleri yapay değildir, halkla birlikte yaratılmıştır. Yapay kulüpler yaratmaya çalışanlar bunun geçici olduğunu bilirler.

SORU:  Sayın Enver Aysever perspektifinden genel bir Fenerbahçe yorumu rica etsem…

YANIT: Ben endüstriyel olan spordan biraz ürküyorum, çünkü dünyada tek tipleşmeyi sağlıyor. O yüzden Fenerbahçe’nin duygusal tarafını önemsiyorum. Bana göre 3 şeyi önemsemem gerekiyor: Birincisi, Fenerbahçe’deki amatör yatırımları çok önemsiyorum, çünkü netice itibariyle sporun popüler olan tarafı ortaya çıkıyor ve ülkede de en popüler spor, futbol. Ancak spor sadece buna indirgenmemeli. Sporun hayatın her anında olması önemlidir. İkincisi, biz Fenerbahçeliler bir siyasi tavır alarak bakmıyoruz Fenerbahçe’ye. Fenerbahçe’ye bir kültürel varlık olarak bakıyorum. Fenerbahçe’de olan insanlar dayanışma, dostluk ve bir arada olmayı önemserler. Üçüncüsü de Futbolu; dostluk ve dayanışma olarak görmemiz gerekiyor. Hep şunu söylemişimdir; günün birinde Türkiye’ye Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu gelecekse bunu Fenerbahçe getirecektir.

SORU: Teknik direktörümüz Sayın Aykut Kocaman yönetiminde bu sezon nasıl bir Fenerbahçe futbol takımı görmek istersiniz?

YANIT: Aykut Kocaman’ı hem insan olarak hem de sporcu ve teknik adam kimliğiyle çok seviyorum. Aykut Kocaman’ın basın toplantılarını dikkatle izliyorum ve düşünsel olarak dikkat ederek konuşmaya çalışıyor. Onun yönetimde futbolun doğrularını yapan Fenerbahçe’mizin şampiyon olacağını düşünüyorum ve buna inanıyorum.

SORU: Euroleague ve Spor Toto Basketbol Süper Lig şampiyonu Erkek Basketbol takımımız ve Avrupa basketbolunun en başarılı baş antrenörü büyük deha Zeljko Obradovic hoca desem…

YANIT:  Zeljko Obradovic’i yakından izlemeye çalışıyorum. Baktığınızda gittiği her kulübe kimlik kazandırmış bir isim. Oldukça da sinirli bir antrenör ama babacan tavrını da gösterebiliyor. Takımdaşlığı geliştirebilme yeteneğine sahip çok önemli bir baş antrenör. Aynı zamanda Zeljko Obradovic’i ilginç bir insan olarak görüyorum. Maç sırasında bütün duyguları yaşayabiliyor.

Bu keyifli söyleşimizin finalinde; dilerseniz Fenerbahçe camiasına, Büyük Başkanımız Sayın Aziz YILDIRIM beyefendiye ve taraftarlarımıza iletmek istediğiniz mesajlarınızı ve son sözlerinizi alarak röportajımızı sonlandıralım.

Türkiye’de örnek alınacak önemli sivil toplum örgütleri içinde en etkin olanıdır ve ciddi bir stratejik güçtür Fenerbahçe camiası… Taraftarlarımız ise; Türkiye’nin zor dönemlerinde çok büyük ödevler gördü. “Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa” diye haykıran taraftar Fenerbahçe taraftarıydı. Fenerbahçe taraftarı sağduyulu davranır. Fenerbahçe’nin şampiyon olmasını isteriz ama Fenerbahçe şampiyon olduğunda değerine yeni bir değer katmaz, sadece başarılarına bir yenisini ekler. Fenerbahçe’nin büyüklüğü bir başkadır. Sayın Başkanımız Aziz Yıldırım Beyefendiye de önemli bir şey söyleyeceğim; sağlığına çok dikkat etsin, çünkü o bize lazım. Sayın Başkanımız Aziz Yıldırım’ın zor dönemlerde görev yaptığını düşünüyorum. Bir Fenerbahçeli olarak ondan bir tek isteğim var, o da; 3 Temmuz’u unutmasın ve unutturmasın. Sayın Başkan Aziz Yıldırım netice itibariyle bedel ödemiştir. Bu insan hapishanede yattı ama kumpasın bir parçası olmadı ve bu bedeli cumhuriyet için ödedi. Bunu asla ve asla unutmayalım. Demokrasi ve cumhuriyet değerlerine bağlılığı ve bu uğurda verdiği mücadele herkes tarafından takdir edilmiştir Bence. Başkanımızın verdiği örnek mücadele ve gösterdiği direnç, tüm Fenerbahçe camiası için de bir gurur vesilesi olmuştur. Buna saygı duyalım. Türk toplumu olarak Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanına hamasetle yaklaşmak yerine nesnel yaklaşmak gerekiyor. Buradan Sayın Başkanımıza selam ve saygılarımızı gönderelim. Büyük keyif aldığım çok hoş ve naif bir söyleşi oldu, tüm camiamıza sevgi, saygılarımı iletiyor, teşekkür ediyorum.