Spor Yazarı | FIFA Players' Agent

Dr. Öğr. Üyesi Sedat Hayran

SAYIN KEREM GÖRSEV.

Ressamın fırçası tuvale her dokunduğunda, tiyatro sahnesinde bir oyun hayat bulduğunda, bir filmin senaryosunda, ya da bir piyanonun tınısında hayattan kesitler vardır. Ve hayat sanat varsa güzeldir. Sanat ise sanatçıyla olur. İşte bu ay ki; konuk sanatçımız; Caz müziğinin Fenomeni, Türkiye’nin dünyaca tanınmış Mega Starı, dünya genelinde milyonların sevgilisi, müthiş Fenerbahçeli Sayın Kerem Görsev Beyefendi….

  

Türkiye’de Caz Müzik denildiği zaman ilk akla gelen isim O.  Müzik eğitimine henüz 6 yaşındayken İstanbul Belediye Konservatuarında başladı. Cazla tanışıklığı ise Caz’ın efsane isimlerinden merhum besteci ve piyanist Bill Evans’ı dinlemesiyle oldu. Müzik kariyerini onun izinden giderek sürdürdü. Türkiye’de arabesk müzik kültürünün hakim olduğu yıllarda, Sayın Görsev Caz müzikle zoru deneyip başardı ve Türkiye’ye Caz kültürünü aşıladı.

Absolut bir kulak, duyduğu tüm ezgileri kaydeden güçlü bir hafıza, tahta enstrümanların tınısında kendini bulan ve Caz dünyasının altın çocuğu piyano virtüözü ve bestecimiz. Olağanüstü tanrı vergisi yetenekleriyle, “Global Arts & Entertainment” dünyasının yadsınamaz kült ismi. Beş kıtada sürekli verdiği konserleri ve yankı yaratan CD’leriyle Türkiye’nin adını bir kültür elçisi olarak dünyanın dört bir yanına taşıdı. Rekor sayıda uluslararası ödüller alıp, dünya genelinde milyonların sevgilisi, Türkiye’nin ise ulusal gururu oldu.

  

SORU: Sayın Kerem Bey; Global Arts & Entertainment dünyasının önemli bir Caz sanatçısı ve düşünce insanı olarak; sizden öncelikle Caz müziğinin tanımı, nasıl doğduğu ve gelişme evrelerini rica edelim.

YANIT: Caz müziği bir hayal kurdurma mekanizmasıdır. Uzun yaşanmışlıkların, hikâyelerin notaya dönüşümüdür. Her caz parçasının bir gizli kahramanı ve bir de yaşanmış müzik öyküsü vardır. Sahnede caz çalarken, çaldığınız performansta her müzisyenin ki benimde öyle, bir masalımız vardır ve bir hikâye anlatırız sahnede. O hikâye, dinleyen insanları etki altına alıyorsa, işte o zaman doğru bir masal doğru bir hikâye, sanatın içinde kendisine hayat bulur. Caz’ın doğuşu dünyada 1870’li yıllarda New Orleans’taki kölelerin pamuk tarlalarında pamuk toplarken güncel olayları anlatarak yaptığı ağıtlardan meydana gelmiştir. 1920’lerde Avrupa’da Fransa’dan New Orleans’a giden klasik müzisyenlerin ve müzik bestecilerinin bu müziği formel bir yapıya dönüştürmelerinden sonra da Amerikan Caz Standartları ortaya çıkıyor. Caz’ın gelişme evreleri ise; Caz’ın başlangıcı olan ve eski zencilerin, çeşitli törenlerde söyledikleri şarkılara kadar uzanan “Ragtime” ilk evredir. Devamında “Blues” gelir, o da; Amerikalı zencilerin çalışma sırasında söyledikleri halk şarkıları biçimidir ve Blues, Cazı meydana getiren en önemli unsurdur. Sonra ki evre ise “Hot Caz”dır. Yani Cazın perdeye ve sahneye geçmesinden sonra gelişen melodilerle meydana gelme halidir. Bunları tamamlayan sonuncu evre ise “Cuse” dur ki, Hot Caz'ın devamı ve daha olgunlaşmışıdır. Bu gelişimle cazın karakteri kesin olarak belli olmuş, caz bütün yönleriyle olgunlaşmış ve tamamlanmış bir müzik haline gelmiştir.


SORU: Sanat sosyolojisinin içinde din, töre, mitoloji, gelenekler ile Caz müzik arasında ki etkileşimi Sayın Kerem Görsev nasıl yaşıyor?

YANIT: Dünyada var olan antik yerler, benim en çok ilgimi çeken objelerdir. Yunan mitolojisi, Mısır mitolojisi, Anadolu Uygarlıklarını, Aztekler, Şili, Machu Picchu, İnkalar’ın tarihçelerini meraktan okudum. Oradaki hikâyeler insana ilginç geliyor. Yurt dışına gittiğim zaman ilk gittiğim yerler kültürel harabeler, antik yerlerdir, ikincisi de müzelerdir. Ben tarih ve arkeolojiden son derece beslenen bir insanım. Özellikle televizyonda National Geographic olsun, History Channel olsun oradaki arkeoloji programları beni çok etkiler, ilham verir. Gittiğim her yerde o eski taşlara dokunmayı severim. Mesela bir kitapta okumuş, öğrenmiştim mumyanın nasıl yapıldığını. Mısır’daki insanların hayatları hayal dünyalarına koyuyor. Merakım şu; zaman makinasına inanıyorum. Hayal kurarak inanıyorum. Bu çok özel bir şey geliyor bana. Uzaylıların dünyada pek çok şeyi yaptığına inanıyorum. Geometrik olaylardan, gelişmelerden çok etkiliyorum. Bunlar yaratıcılığımı tetikliyor. Arkeolojiyi çok seviyorum. Eski yaşanmışlıklar falan. Kendimi onların yerine koyuyorum. Mesela geçen sene İz TV’ye bir belgesel çekmek için Asos Antik kentine gittik. Antik kentin yıkıntıları, kalıntıları, antik tiyatrosunda oturdum. 2 sene evvel Faselis Antik kentinde konser verdim, kuyruklu piyanolar gitti oraya. Düşünsenize orada 2-3 bin yıl önce tiyatro oynanıyordu. Onlar hayalimdeydi. Elektrik yok bir şey yok fakat gökyüzündeki yıldızlar aynen duruyor. Deniz aynen duruyor, ormanlar aynen duruyor çünkü orada özerk bir yerdesiniz. Sahnede sadece ışıklar var günümüzü temsil eden ve birde piyano var. Piyanoda akustik. Tahtadan yapılmış bir enstrüman. İşte din, töre, mitoloji, gelenekler ile Caz müzik arasında ki heyecan verici etkileşimim bunlar.

SORU: Günümüzde Caz müzisyenlerinin, müzik yaparken gülümsemeyi ve mutlu görünmeyi artık terk ederek sanki senfoni orkestralarının elemanları gibi tutum sergilemeleri acaba Cazın olgunlaştığını, ağır ve oturaklı bir müzik haline geldiğini mi gösteriyor?

YANIT: Dünyada Caz müziği özellikle Türkiye’de öcü müzik gibi gösterildi. Caz anlaşılmaz, edilmez, falandı. Dünya değiştikçe Türkiye’deki caz müzisyenlerinin yapıları da çok değişmeye başladı. Klasik müzisyenler pek ciddidir sahnede ama öyle değil hayır. Cazı insanların anlayabilecekleri gibi sunarsanız ve sahnede cazı yaşatarak anlatırsanız, ben konserlerimde diyorum ki bakın şu  parçayı şöyle yaptım gibi parçaların hikayelerini anlatınca insanların bakış açısı, dinlemesi, çalan insanların ve dinleyen insanlarında birlikte tebessüm etmesi gibi.. Çünkü şunu unutmayalım, caz bir müzikal pandomimdir. Bu sorunun cevabı budur. Caz gözlerle, dudaklarla, ellerle çalınır, ruhla birlikte yer bulur.

SORU: Dilerseniz şimdi biraz özele geçelim; Kültür ve sanata düşkün ve özellikle de klasik batı müzik tutkunu bir ailenin sevilen bir evladıydınız, daha anne karnındayken Chopin ve Rachmaninov gibi klasik müzik bestecilerini dinlediniz, Ancak içlerinden birisi vardı ki, “Akıl hocam ve pusulam” diye tanımladığınız merhum ünlü caz piyanisti ve bestecisi Bill Evans, gerisini sizden dinleyelim..

YANIT: Babamın bir koleksiyonu vardı. Şimdi o koleksiyon Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda, oraya bağışladı. 5 bin plaklık, makara teypli bir sistemdi. Söylediğiniz gibi; Ben daha çok Mihail İvanoviç, Borodin, Mussorgsky,Çaykovski, Rachmaninov gibi Rus bestecilerle büyüdüm. Ama 1967 yılında kendimi konservatuarda öğrenci olarak gördüm ve ilk oyuncağım 1967 yılında Üsküdar’da 2 katlı bir ahşap evden, Ermenilerden alınan bir piyanoydu. 27 bin TL’ydi. Çok büyük bir paraydı. Babamın çok zor şartlar altında ödediğini hatırlıyorum. 48 senedir o piyanoya dokunmadan hayatım geçmiyor. Ta ki 1970’li yılların ortalarında konservatuarda okurken ağabeyimin arkadaşı fotoğraf sanatçısı ve ressam Ali Arif Ersen bana Bill Evans’ı dinleterek hayatımı, yönümü değiştirdi. Bugün evimde Bill Evans’ın 89 tane, bütün albümleri var. 1980 yılında da Bill Evans öldü. Herkesin bir gurusu vardır. Bill Evans da benim akıl hocam ve gurumdur. Onu hayatta taklit etmiyorum. Ondan aldığım ilhamla kendi müziklerimi yapıyorum.

  

SORU: Modern Caz yerine Geleneksel Caz türünü tercih ediyor ve akustik konseptli Caz müziğinin seviyorsunuz. Kendi bestelerinizde de Frank Sinatra, Tony Bennet, Johny Hartman gibi isimleri yakalayıp adeta 1970’li dönemlerin nostaljisini yaratmak sizde bir ayrıcalık duygusunu mu uyandırıyor yoksa başka bir nedeni mi var?

YANIT: Bunun tek nedeni; ben geleneksel müziği seven bir insanım. Geleneksel müzik, dediğiniz gibi akustik müziktir. Dünyada var olan ilk akustik müzikte klasik müziktir. 16. Yüzyıldan beri devam eden ve Klasikten sonra doğan müzikte caz müziğidir. Dünyadaki bugün dinlediğimiz bütün müzikler klasik harici, hepsi caz müziğinin beslenen küçük ırmaklarıdır. O ırmaklar hep kurur, ana nehir devam eder ve yeni ırmaklar doğar. Onlarda işte popülist müziklerde kuruyup, kuruyup yeniden doğan, prodüktörlerin para kazandıkları müzik tarzlarıdır. Ben Frank Sinatra’da, Johnny Heartsman’da, Bill Evans’da olduğu gibi akustik müzikçiyim. Tahta müzikçisiyim. Kontrbasta tahta, piyanoda tahta, büyük orkestralarla çalıyorum onlarda da tahta. Bizim tarzımız eski gözükse bile günümüzün müziğini çalarak kendimizde reform yapmaya çalışıyoruz.

SORU: Dünyada çok sayıda başarıya imza atmış kült bir isim olarak, bestelerinizi yaparken en çok nelerden esinleniyorsunuz ve bestelerinizin gizli kahramanları var mı varsa kimler?

YANIT: Beste kahramanlarım öncelikle tabiat olaylarıdır. Ben ilkbaharı ve sonbaharı çok severim. Benim yumurtlama dönemim onlardır. Denizden çok etkilenirim, denizle aram çok iyidir. Kızımla hikayelerim var, köpeklerimle hikayelerim var. Denizle çok vakit geçiriyorum. Denizsiz bir yaşantı düşünemiyorum. Orada yaşadığım olaylar hikaye olarak geri dönüyor ve bestelerim oluşuyor.

SORU: Latin ve Avrupa kökenli bir müzik türü olan, Caz eserlerini bir Türk piyano virtüözü olarak yorumlamak sizde nasıl bir duygu yaratıyor?

YANIT: Ben Amerikan Caz Standartlarını yıllardır çalıyorum. Daha doğrusu çalıyordum ama artık son 10 yıldır konserlerimde kendi bestelerimle var olmaya çalışıyorum. Ama hala okulumuz, öğrenimimiz Amerikan Songbook’lardandır. Hala Amerikan Caz Standartlarındaki ruhu, biz kendi müziklerimizle karıştırıp kendi bestelerimizde kullanıyoruz. Yani benim kullandığım müzik Amerikan Caz Standartlarının ritimleri ve Amerikan Caz armoni sisteminin üstüne bugün yaşadığımız dünyada yaşadığım hikayelerin müzikleri oluyor. Ayrıca ben Türk müzisyeniyim. Yurt dışına gittiğim zamanda festivallerimizde, turnelerimizde hep kendi müziklerimi çalıyorum. Caz müziği zaten evrensel bir müziktir. Onu duyan melodiyi dinliyor, melodi yabancı fakat armoni ve ritim sistemi geleneksel bir sound.  

SORU: Aidiyet duygusu icra etmede ne kadar önem taşımaktadır? Örneğin; diyelim ki, yurtdışında bir konser vereceksiniz. Piyanonuzu yanınızda götürmeniz ise zaten olanaksız. Konser öncesi sahnedeki enstrüman ile aranızda nasıl bir ritüel olur?

YANIT: Aslında önemli bir soru. Dünyada çaldığımız bütün festivallerde, konser salonlarında profesyonel ekipmanlar her zaman vardır. Zaten gitmeden önce sizin bir back line’nınız vardır. Sahnede kullanacağınız enstrümanların listesini yollarsınız, monitörleri yollarsınız onları temin ederler hatta bazen onlara da gerek olmuyor. Gittiğiniz konser salonlarında konser piyanoları, her şeyin en güzeli vardır. Türkiye’de bu sorunları yaşıyoruz ama bizim için sorun değil. Ben Yamaha artistiyim. Gaziantep’e de gitsek, Trabzon’a da gitsek kuyruklu piyano kamyona yükleniyor. Davullar, kontrbaslar, ses tesisatları her yere gidiyor. Çünkü biz kendimizden utanmayalım diye plaklarımızda çaldığımız aynı soundu sahnede vermek zorundayız.

  

SORU: Caz müziğin en spesifik en karakteristik enstrümanı sizce hangisidir?

YANIT: Piyanodur. Piyanoda kimseye ihtiyacınız olmadan tek başınızda çalabilirsiniz. Cazı temsil eden enstrümanda saksafondur. Çünkü, Caz deyince hemen akla saksafon çalan bir adam gelir ya.

SORU: Bir tarafta Trio ile 3 adam ve diğer tarafta Therapy ile kocaman bir orkestra.   Bu farklı çalışma türünün sizde bıraktığı tatlar nelerdir?

YANIT: Ben aslında Bill Evans dinleyerek bu hikayeleri, kurmaya başladım. 1970’lerin ortasında Bill Evans, Johnny Mendal, ve daha nice büyük orkestraları dinleyerek bu orkestralarla birlikte o müzikleri ve kendi bestelerimi çalmak hayalimdi. Sonra ilk olarak 1999’da Saint Petersburg’a gittik ve Saint Petersburg filarmoni ile konser yaptık. Londra’da Londra Filarmoni Orkestrası’yla, 1993-2013 yılları arası Prag’da, Prag Filarmoni Orkestrasıyla çok sayıda konserlerim oldu. Sonrasında Prag Filarmoni Orkestrasıyla Bill Evans’ın anısına bir albüm yaptım 70 kişi ve dünyanın en büyük şeflerinden ve piyanistlerinden Alan Bromvet orkestrayı yönetti. Bill Evans’a olan aşkımızı, hikayelerimizi anlattık. Keşke Bill Evans duyabilseydi onu. Büyük orkestralarla çalmak neye benziyor biliyor musunuz? Hava çok durgun, gökyüzünde büyük iki helikopter durur konumda ve helikopterlerin arkasına ipek çarşaftan bir hamak ve onun içinde yatıyorsun. Yaylı orkestralarla çalmak ipek hamağın üzerinde yatmaktır. Yaylar senin altında ve sen onların üzerinde piyano çalıyorsun. Bu dünyada herkese nasip olmayacak bir zevk ve ben bu zevki çok yaşıyorum, Allah nasip ederse de 28-29 Ekim 2015’te Los Angeles Filarmoni Orkestrasıyla yeni albümüm Spring Water’ı kaydetmeye gideceğiz. İnşallah sponsor buluruz.

SORU: Ülkemizdeki, Caz sanatçıları “buna sizde dahilsiniz” albüm kayıtlarını yapmak için yurt dışını tercih ediyor.  Bunun özel bir nedeni mi var?

YANIT: En son albümün olan “Emirgan”ı dünyanın en önemli saksafoncularından biri olan ve yaklaşık 20 Grammy yapan Ernie Watts ile Türkiye’de yaptım. Hatta Ernie Watts ile birlikte 19-27 Mayıs tarihlerinde Emirgan albüm turnelerimizde oldu. Ancak, Türkiye’de büyük orkestra kayıtları yapmak çok riskli oluyor. O nedenle Yurt dışını tercih ediyorum. Çünkü akustik müzik onların müziği. Örneğin Therapy’i efsanevi Abbey Road stüdyosu stüdyosunda yaptık. “Kapılarını 1931 yılında Londra’da açan, The Beatles’tan Elliot Smith’e, Buzzcocks’tan Radiohead’e, Underworld’den Stevie Wonder’a gibi yüzlerce efsanenin albüm kayıtlarına ev sahipliği yapan stüdyodur”. Uçak girer içine, yani o kadar büyük. Türkiye’de 70 kişiyi içine alacak bir stüdyo yok. Konser salonlarında yapıyorlar. Stüdyo yok. Ben orada yapıyorum. Birde şöyle bir şey; dünyayla ilişkinizi kesip oranın havasına giriyorsunuz ve o orkestrayla bütünleşip oradaki imkanlarla birlikte kaydınızı arzuladığınız şekilde yapıyorsunuz. Bunlar çok önemli ve keyifli objeler.

  

SORU: Boş zamanlarınızda yaşam alanlarınız nereler? Duygu olarak beslendiğiniz semtler var mı?

YANIT: Boş zamanım pek olmuyor. Olduğu zaman da genelde yaptığım şey kulaklıklarımı takıp yürüyüş yapmaktır. 7-8 kilometre yürüyüş yapıyorum. Haftada 3 gün eğitmenim eve geliyor ve jimnastik yapıyoruz. Çünkü iki tane çok ağır bel ameliyatı geçirdim. Meslek hastalığı. Onunla birlikte sporumuzu yapıyoruz. Benim en çok mutlu olduğum bahçede köpeklerle oynamak, yazları güneyde deniz sporları yapıyorum.  Duygu olarak beslendiğim yerler içinde Yunan Adaları ve semtim olan Emirgan diyebilirim. Emirgan 400 yıllık Osmanlı’dan miras bir semttir. Bende orada oturuyorum. Oturduğum ev 1870 yılından kalma ahşap bir yapı. Tarihi bir yerde oturuyorum. Onunda bana müzikal anlamda çok etkisi oluyor. Emirgan sıcak ve samimi bir aile mahallesidir. Bakkalımız orada, eczanemiz orada. Bakkalımız sabah ekmeğimizi, gazetemizi getiriyor. Kuruyemişçimiz hakeza öyle. Emirgan’ın en güzel kahvesi, yüz yıllık bir aile işletiyor “Çınarlı Kahvesi”, gelenek olarak hala bozulmamış nezih bir yer. Berberim Ferhat var, 15 TL’ye saçlarımı kesiyor. Emirgan şehrin içinde kaçılacak yazlık bir sayfiye yeridir. İşte bütün bunlar benim ruhumu okşayan önemli objelerdir.

SORU: Sayın Kerem GÖRSEV beyin hobileri nelerdir?

YANIT: Eski Amerikan arabaları benim çok büyük hobimdir. Eskisi kadar vakit harcayamıyorum ama hala bir tane külüstür Amerikan arabam var. Kendi kullandığım 46 feet bir teknem var. Kaptan yok, kendim kullanıyorum. İçinde çalışabileceğim bir elektrikli piyano var. Piyanosuz olmaz. Yazlık evimde de piyanom var. Her zaman telefonumun içinde ayda bir değiştirdiğim 300-400 CD’lik bir arşivim var. Kulaklığımı her zaman yanımda taşırım. Müzik dinlemek benim hayata bakış açımı değiştiriyor. Caz müzik dinlemeyince olmuyor. O zaman beni temsil etmiyor. Ayrıca köpeklerim, iki tane can dostlarım var. Biri 3 yaşında bolognese cinsi, kızımın köpeği Misty, diğeri de yine 3 yaşında Alman kurdu Miles, “ABD'li caz trompetçisi, şef ve besteci Miles Dewey Davis’den geliyor” hobilerimi de bu şekilde özetleyebilirim.  

SORU: Ve şimdide geçiyoruz Fenerbahçe’mize; nasıl Fenerbahçeli oldunuz? Fenerbahçeli olmak nasıl bir duygu?

YANIT: Dedemden Fenerbahçeli oldum. Allah rahmet eylesin, 1960’lı yılların başında benim dedem, babamın babası emekli albaydı. Tahta radyomuz vardı onun evinde. Lambalı, üzeri bez kaplı falan. Büyükte bir radyoydu. Oradan Fenerbahçe maçlarını dinlerdi. Dün gibi hatırlıyorum. Çanakların içinde kuruyemiş, tuzlu fıstık falan, çay içerek maçları dinlerdik, Fenerbahçeliliğim o atmosferde oluştu.  Daha sonra 1960’lı yılların sonunda bizim mahallemizde Oğuz ağabey vardı. O beni Fenerbahçe maçlarına götürürdü. O dönemlerin önemli futbolcuları olan; Cemil Turan, Yavuz Şimşek, Yılmaz Şen, Osman Arpacıoğlu’nu hatırlıyorum. Osman Arpacıoğlu böyle fıldır fıldır ceza sahasında dururdu. Güzel goller atardı. Sasu’yu hatırlıyorum, kornerden goller atardı. Datcu’yu hatırlıyorum. Ben çocukluğumdan beri Fenerbahçe maçlarına giderdim. Benimde hatıra olarak evde sakladığım 2 yıldızlı Telsim formamız var, 2001 yılıydı galiba. Mustafa Denizli bizi o sene şampiyon yaptırmıştı. O formamı saklıyorum. Her sene aldığım başka formalarımda var. Bu duygu çok güzeldir.

SORU: 3 Temmuz sürecinden bugüne kadar Fenerbahçe’nin üstünde kurgulanan bir takım Bizans Senaryoları hakkında görüşlerinizi rica edelim.

YANIT: Fenerbahçelinin bir duruşu vardır. Cumhuriyet ve Atatürk ilkelerinden taviz vermeyen, yadsınamaz bir realitedir bu. Sayın Başkan’da şartlar ne olursa olsun bu duruştan taviz vermedi. Taviz vermeyince kimsenin bir şey yapamadığı görüldü.  Süreçle Fenerbahçelinin duruşu, pek tabii Sayın Başkanımız Aziz beyin duruşu Türkiye’de insanların imrenerek takip etmeye başladığı bir algı operasyonu oldu. Örnek alındı. Sürecin özeti Fenerbahçeli camiasının karanlık güçlere karşı onurlu ve dik duruşu olmuştur. Ancak söz konusu süreci sportif açıdan değerlendirirsek; Şike olaylarından başlayan, 4 sene önceki Bizans senaryoları, Türkiye’deki futbolun % 100 gerilemesine neden oldu. Seyircilerin, futbolcuların tadı, tuzu kalmadı. Bayağı bir lezzetsizlikler oldu. Yine hak ettiğimiz halde Avrupa kupalarına direk katılma hakkımızı kaybettik ama bu sene inşallah, Allah kısmet ederse şampiyon olup katılacağız.

  

SORU: Türkiye Ligi ve Avrupa arenasında Fenerbahçe rüzgarı estiren Fenerbahçe Ülker Erkek Basketbol Takımımızın başarıları için bir taraftar olarak görüşlerinizi rica edelim.

YANIT: Takım ruhu ve Abradovic realitesi. Olaya şöyle bakalım; Orkestra şefleri çok önemlidir. Dünyanın en önemli orkestrası bence New York Filarmoni Orkestrası’dır. Bu orkestraya Habeşistan’dan bir müzisyen götürürseniz ne olur? Yönetemez. Ama dünyanın en iyi şeflerinden örneğin Kurt Masur gibi iyi bir orkestra şefini İstanbul Filarmoni Orkestrası’nın başına getirirseniz, ufak takviyelerle birlikte o orkestrayı patlatır. İşte Abradovic bunu yaptı. Tecrübe, eğitim ve görgü çok önemli bir şey. Fenerbahçe’nin erkek ve kızlardaki başarısı bence eğitmenlik ve bunun yanında full konsantrasyon olarak mücadele eden oyuncuların ve yönetimin başarısıdır.

SORU: Fenerbahçe'nin geleceğinde söz sahibi olmak ve de en önemlisi, Fenerbahçe'nin büyüklüğünü görmesi gerekenlere göstermek amaçlı “Hedef 1 Milyon Üye” projesi için taraftarlarımıza mesajınız nedir?

YANIT: Güzel ve özgün bir proje diyebilirim. Taraftar olarak bizler 1 Milyon Üye limitini 5 Milyon Üyeye çıkarmamız lazım. Benim çevremde çok sayıdaki iş adamı arkadaşlarım var, bunlardan bir tanesi de Ayber Akşit asil üye oldu. Kulüp sevgisi olan ve verebilecek finansal imkanı olan insanların projeye destek vererek üye olmaları gerekir. Taraftarlar olarak bunları yapmamız lazım.

Bu keyifli söyleşimizin finalinde; dilerseniz Fenerbahçe camiasına, Büyük Başkanımız Sayın Aziz YILDIRIM beyefendiye ve taraftarlarımıza iletmek istediğiniz mesajlarınızı ve son sözlerinizi alarak röportajımızı sonlandıralım.

YANIT: Özellikle Fenerbahçe’nin başarıları bizi son derece mutlu ediyor. Aziz Başkan’ında 17. senesi. Tüm zorluklara rağmen başarı dolu uzun bir süreç. Bende birkaç kez Aziz Başkan ile sohbet ettim. Takımın içinde birliğin beraberliğin, başarının istikrarıdır sayın başkanımız. Türkiye’de bu kadar zorluğa rağmen ayakta kalabilen bir kulüp daha olamaz. Aynı şekilde Aziz Yıldırım gibi çok güzel projelere de imza atan bir başkan daha yoktur. Hepimizin bir tek sevgisi var o da, Fenerbahçe sevgisi. Fenerbahçe sevgisini incitecek bir şey yapmadan bu kulübü yükseklere çıkarmak için mücadele edeceğiz. Çok hoş ve naif bir söyleşi oldu, tüm camiamıza sevgi, saygılarımı iletiyor, teşekkür ediyorum.