Spor Yazarı | FIFA Players' Agent

Dr. Öğr. Üyesi Sedat Hayran

SAYIN LEVENT ÜLGEN. 

Global Arts & Entertainment dünyasında yılların eskitemediği bir ikon. 33 yıllık sanat yaşamı boyunca; Türk Tiyatro, Sinema ve Televizyon dünyasının gönüllerde iz bırakan kült isimi. Güldürmeyi zekâyla birleştiren, koreografi kabiliyeti ve beden dilini müthiş kullanmasıyla sahneleri ve ekranları dolduran batı sanatçılarımızdan biri. Her şeyden önemlisi o mangal gibi yüreği Sarı Lacivertli renklerin sevgisiyle atan müthiş bir Fenerbahçe aşığı. İşte, Dünya sanatçımız Sayın; Levent ÜLGEN Beyefendi.  

Olayların, insanların, durumların gülünç yanları­nı ortaya koyan, insanları güldürürken düşündürmeyi başaran, toplumsal bozuklukları, kişisel zaafları komedi, mizah ve güldürü sanatı formasyonuyla ön plana çıkartıp; anlatanla dinleyeni; oyuncuyla seyirciyi, uyuşmazmış gibi görünen şeyleri bir araya getirerek inanılmaz sinerjiler yaratan müthiş bir konuşma ustası. Türkiye'deki gösteri sanatlarının gelişimine ve yeni yeteneklerin ortaya çıkmasına büyük katkı sağlayan gençleri yetiştirmeye önem veren çok saygın bir eğitmen. Türk tiyatro, sinema ve yerli dizileri dört kuşağa sevdiren bir Mega Star. Güler yüzlü, hoş, espritüel kişiliği ve kendine özgü müthiş korteks kullanım tarzıyla, her yaptığı olay oldu. Her oyunu gişe hasılatı, her televizyon dizisi reyting rekorları kırdı. Makro vizyonu, fantastik tarzı, şık giyimi, sürekli kendini yenileyen görünümü ve değişime açık tavrıyla adeta tiyatro, sinema ve ekranlar için yaratılmış çok özel bir marka. Sadece tiyatro, sinema ve televizyon duayenliği değil, Sosyal Sorumluluk aktiviteleri, Güzel sanatlar, Moda, Edebiyat ve Felsefe dünyasında hayranlarını sürükleyen yılların eskitemediği marka sanatçımız Sayın Levent ÜLGEN beyefendiyi siz değerli taraftarlarımız için bu ayın konuğu olarak “AKADEMİK VİZYON” da ağırladık.

  

  Değerli Sanatçımızın muhteşem biyografisini şöyle bir hatırladığımızda;

Tam adı Ömer Levent Ülgen olan değerli sanatçımız 8 Ağustos 1962 yılında Ankara'da doğar. İlk ve orta öğrenimini Ankara İnönü Lisesi'nde tamamladıktan sonra lisans derecesini, yine Ankara’da ODTÜ Fizik Bölümünden mezun olarak tamamlar.  Küçük yaşlardan beri tutkusu olan tiyatro aşkı onu, Merhum Erkan Yücel'in Ankara Halk Tiyatrosu'nda rol almaya iter ve Sayın Levent Ülgen beyefendinin sanat hayatı da böylece başlamış olur. Atçalı Kel Memet oyununda figüranlıkla başlayan tiyatro yaşamına hem çocuklar hem de büyükler için sergilenen çeşitli oyunlarda çok farklı rollerle devam eder. Erkan Yücel'in ölümünün ardından pek çok sanatçı gibi Sayın Ülgen’de Ankara Halk Tiyatrosu'ndan koparak Sayın Rutkay Aziz yönetimindeki Ankara Sanat Tiyatrosu'na katılır. Bu tiyatroda çeşitli oyunlarda sahne alırken, Hacettepe Üniversitesi Konservatuarı Tiyatro Bölümü kazanır. Mezuniyetinin ardından Devlet Tiyatroları bünyesinde oyuncu ve yönetmen olarak çalışmaya başlar ve bu dönemlerde çift üniversite diplomasına bir de “Master” eğitimi ekleyerek yüksek lisansını da tamamlamış olur.

  

1980 yıllarda başlayan ve günümüze kadar devam eden sanat hayatı kapsamında, tiyatro yapmanın büyüsünden ayılmayı reddetmenin ciddiyeti, sorumluluğu ve çekiciliğiyle her zaman yaşamın anlamına, 'gülücükler' konduran bir muzır adam betimlemesiyle ön plana çıkan değerli sanatçımız; gösteri sanatının mizah ve güldürü sınırları çerçevesinde tiyatro, sinema ve dizilerde birbirinden güzel sergilediği rolleriyle, ulusal ve uluslar arası arenalarda yerli ve yabancı kuruluşlardan çok sayıda “Premier Ödüller” alır.  

  

Özellikle, 2002'de yayınlanmaya başlayan En Son Babalar Duyar isimli televizyon dizisindeki "üç kağıtçı hayırsız damat Kadir" rolüyle şöhreti yurt geneline yayılır. Bu karakter ve özellikle ağzından düşürmediği "Hallederiz" repliği o kadar çok tutar ki, hem karakterin hem de Ülgen'in adı bir süre sonra "Hallederiz Kadir"e çıkar. Akabinde Kanal D televizyonunda yayınlanan Akasya Durağı adlı dizide "Sinan Kaya" Bizim Okul dizisinde "Kimyacı Sıfırcı Ziya" Show Tv’de yayınlanan Salih Kuşu Bahtiyar karakterlerini canlandırmasıyla Türk halkının gönlünde taht kurar.

Sivil Toplum Kuruluşları'nın çalışmalarında aktif olarak görev alan değerli sanatçımız Sayın Levent Ülgen, Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nin geleneksel Nazım Günleri'nde de, Yılmaz Onay tarafından, okuma tiyatrosu olarak sahnelenen Nazım Hikmet oyunlarında, 2007 yılından bu yana her yıl gönüllü olarak rol almaktadır.

  

Sayın Levent Ülgen beyefendinin bireysel Sublimasyona baktığımızda; olağanüstülüğü yalnızca Tiyatro, Televizyon ve Sinema dünyasıyla sınırlı değildir. Sosyal yaşamındaki eşsiz bilgi ve kültür birikimiyle bir ikon. Son derece enerjik ve hayat dolu bir tarza sahip. İnce zekâsının yanı sıra iyimser bir kişiliği var. Türk Tiyatro ve Sinemasının yaşayan efsanesi olan, çağdaş Türkiye sanatının yükselmesi için büyük titizlikle sürdürdüğü çalışmalarından ve elde ettiği uluslar arası başarılarından dolayı; Fenerbahçe Dergisi olarak Dünya Sanatçımız, ülkemizin ulusal gururu Sayın Levent Ülgen beyefendiyi kutluyor, röportaj teklifimizi kabul ettiği için sayın şahsına teşekkürlerimizi iletiyor ve söyleşimize start veriyoruz.

  

SORU: Sayın Levent Bey, Çağdaş sanat sektörünün önemli bir sanatçısı ve düşünce adamı olarak sizden öncelikle Mizahın tanımını rica edelim.

YANIT: Mizah, hayatın güldürücü yönünü ortaya çıkaran sanat türüdür. İnsanı gülmeye sevk eden resim, karikatür, konuşma ve yazı sanatıdır. Mizah eserleri sadece şaka, güldürme maksadıyla söylenip, yazılıp, çizildiği gibi belli fikirleri ifade etmek için de ortaya konulur. Tiyatro varoluşundan bu yana yani 2500 yıllık bir hayatında birçok felsefe adamı, sanat adamı mizahın tanımını yapmaya çalışmışlar. Örneğin; antik Yunan’da; Aristo tragedyanın tanımını yapılırken hep üst düzey insanların yani belli bir sınıfın üstündeki insanların ilgilendiği sanat dalı olarak görünmüş mizah ise daha küçümsenerek sıradan insanların ilgilendiği sanat dalı olarak tanımlamaya çalışılmıştır. Oysa bugün bakıyoruz ki tam tersi mizah gerçekten zekâya hükmeden belli bir zeka seviyesinin kavrayabileceği anlayabileceği sanat türü olarak ortaya çıkıyor. O yüzden mizahın tanımını yaparken ben hemen yanına bir de zekânın tanımını da koymayı gerek duyuyorum. Gerçekten mizah için ince bir zekaya çok büyük bir algılamaya ihtiyaç vardır. Çünkü zekice yapılan espriler ince bir zekânın ürünüdürler. Bunu unutmamak gerek.

SORU: Sizce mizahın insan yaşamındaki yeri ve önemi nedir?

YANIT: Mizahın, insan yaşamındaki yerini, yalnızca insanlara özgü olan sosyal bir özellik olması, insan ilişkilerinin olduğu her yerde bulunması, bireyler
arası iletişimi kurması, yaşam kalitesinin yükseltilmesine etki yapması, ortak duyguları ifade etmesi, dostlukları pekiştirmesi, kişilerin birbirlerine daha yakın olmasını sağlayan önemli bir faktör olarak tanımlayabilirim. Mizah sadece gülme ve güldürme olgusu değildir. Çok ince verilmesi gereken mesajların, anlatılması gereken konuların hatta insanları algılamanın kavramanın onlara hoşgörüyle bakmanın bile bir mizah süzgecinden geçmesi gerektiğine inanıyorum. Mizah içinde bir çocuksuluğu barındırıyor, bir naifliği barındırıyor. Günümüzde devlet yönetmek, orduları yönetmek çok ciddi işler, ama buna biraz daha mizahi bir gözle bakılsa, biraz daha naif bakılsa sanki dünya bu kadar kötü olmaz gibi geliyor bana. İnsanların mizah iletişimini kurmaları gelişmiş toplumları yaratır. Gelişmeyen toplumlarda mizah yerine katılık, sertlik vardır. Ama o sertlik hem yönetene hem yönetilene acı verir. Ömer Hayyam geldi bir anda aklıma Ömer hayyam’ın şiirlerinde hep bir mizah vardır. Hep bir eleştiri vardır ama ince eleştiri vardır. Tanrıyla bile konuşurken, hesaplaşırken mizahi olarak konuşur. Yunus Emre’de de bu olgu vardır.  O ince mizahı gördüğümüz zaman her şeyle barışık yaşayabileceğimiz düşünüyorum. Galiba dünya barışı mizahın katkılarıyla gelecek gibi.

SORU: Ve Tiyatro; Tiyatro sanatı; insanın kendisini ve toplumla olan mücadelesini bir sahne aracılığıyla izleyicilere yansıtırken, toplumu ne şekilde eğitmeyi amaçlar? Ayrıca tiyatronun topluma eğitsel katkısı nedir?

YANIT: Tiyatro sanatı, insanı ve insanın toplumla olan zıtlık, çelişki, çekişme ve çatışmalarını ele alır. Eğlendirme amacı ön plânda olan tiyatro, insanın kendisini ve toplumla olan mücadelesini bir sahne aracılığıyla yansıtırken, eğitmeyi de amaçlar. Tiyatronun eğiticiliği çeşitli dönemlerde farklı olmuştur. Bazen kurulu düzeni pekiştirme görevini üstlenmiş, genellikle de mevcut durumu eleştirerek doğru yolu göstermek, toplumu belli bir doğrultuda ileri götürmek gayesini gütmüştür. Eğitsel açıdan topluma katkısı ise; sanatsal yaratıyı en etkin biçimde topluma aktaran bir araç durumundadır. Uyarı görevini yaptığı kadar, toplumu ortak komplekslerinden arındırır, onlara gerçek düşünce erkini, özgürlüğünü sağlar. Bir yaşam bilimi ve toplum sanatı olan tiyatro, halkın önüne bir sonuç olarak çıkar. Ne var ki, tiyatronun bir sonuç olması yanı sıra araç olma niteliği de vardır. Tiyatronun sonuç oluşu onun sanatsal bütünlüğünü, araç oluşu ise eğitimsel gücünü açığa çıkartır.

SORU: Tiyatro otoriteleri sizden övgüyle bahsederken adeta “Tiyatro için yaratılmış” betimlemesini kullanıyorlar. Birazda bu tiyatro sevgisi ve başarınız hakkında görüşlerinizi rica edelim.

YANIT: Tiyatro için yaratılmış olmak iddialı bir kavram ama tiyatro için yaşadığım oyunculuk için yaşadığım doğru. Çocukluğumdan beri hiçbir başka bir meslek yapmayı düşünmedim. Çok ciddi bir fizik eğitimi almama rağmen, Türkiye’nin en önemli üniversitelerinden birinde fizik okumama rağmen ve orayı da iyi bir dereceyle bitirmeme rağmen hiç fizikçi olmayı düşünmedim. Bu mesleği oyunculuk işini o kadar çok sevdim ki başka hiçbir şey düşünemez hale geldim. Yani yaptığım her şey ilişkilerim insan ağaca bakarken başka türlü bakabilir ama ben bir ağaca bakarken, bir çiçeğe bakarken bile hep bir oyuncu olarak onları tiyatroda nasıl kullanırım diye baktım. Yaşamı her türlü şekillendirmeye çalıştım. Galiba başarım, tiyatroya ve oyunculuğa olan müthiş aşkımdan kaynaklanıyor. Bir oyun bittiği zaman ya da ara verdiği zaman insanlar dinlenmek, tatil yapmak ister itiraf ediyorum ben ne zaman başlayacak diye düşünüyorum. Çünkü ben oynarken, sahnede dinleniyorum kamera karşısında dinleniyor ve eğleniyorum. Yani illa komedi oynamam gerekmiyor drama yaparken de çok eğleniyorum. Sanırım bütün dava da bu.

SORU: Ve Sinema. Çok sayıda film yapma başarısını gösterdiniz. O dönemlerin (Yeşilçam)Türk Sinemasıyla bugünkü Türk Sineması’nı karşılaştırdığımızda; film yapımında kullanılan görsel efektler, kurgu, montaj, animasyon gibi teknolojik altyapı, senaryo kalitesi, finansman yatırımı, sanatçıya ödenen ücretler ve seyircinin sinemaya olan ilgisini içeren farklılıkları nasıl yorumluyorsunuz?

YANIT: Yeşilçam ile ilgili anlatılan çok sayıda hikâyeyi dinlediklerimizden ve izlediklerimizden biliyoruz. Yeşilçam, bana göre çok önemli bir yer. Yokluğa rağmen bir şeyler ortaya çıkartabilen bir sektör. Örnek vermek gerekirse, Zeki Alasya’dan öyle hikâyeler dinliyorum ki kulaklarıma inanamıyorum. Türk Sineması, çok büyük zorluklara rağmen çok önemli işler başardı. Aynı şekilde yeni Türk sineması da çok değerli hale geldi ve bunun en önemli nedenlerinden birinin de diziler olduğuna inanıyorum. Teknolojik açıdan, setlerde görev yapan insan sayıları ve senaristler bakımından, her anlamda çok ilerledik. Düne oranla ciddi anlamda gelişmişlik görüyorum. Ayrıca okuyan ve araştıran insan sayısında da ciddi anlamda artış söz konusu. Bu sektöre ait donanımlı insan sayımız arttı. Ne de olsa ‘Bilgi Çağı’ndayız. Yapılan işlere baktığımızda da ben çok ama çok umutluyum. Gerek para kaygısı taşıyan başarılı filmlerimiz, gerekse de sanatsal bir değeri olan filmlerimiz de var. Ayrıca uluslar arası arenalarda filmlerimiz de ödüllere layık görülüyor ve bu da beraberinde birçok gelişmeyi getiriyor.

SORU: Günümüzde sinema filmlerine milyon dolarlarla ifade edilen ciddi yatırımlar yapılıyor ve vizyona girdiğinde ise gişe hâsılat rekorları kırılıyor. Sizce sinemanın Türk toplumu üzerinde bu denli cazibesi ya da büyüsü nedir?

YANIT: Televizyonun hayatlarımıza dâhil olması, onu bizim için en kolay iletişim aracı haline getirdi. Artık yayın yapan her şey izlenebiliyor. Sinema ikinci aşama, tiyatro bir adım daha gerideyken bale ve opera daha da geri planda. Bunu da söylememin nedeni yayına girmeleri nedeniyle. Her gün opera izleyemezsiniz. Tiyatro da buna benzer bir şekilde, yani zaman sınırı belli bir maliyete sahip. Ama sinema çok daha kolay bir araç. İstediğiniz saatte gidebilir, istediğinizi izleyebilirsiniz. Bu nedenle sinemaya daha cazip oluyor. Yani büyü budur.

SORU: Dizilere göz attığımızda, Bugünkü konjonktür daha aksiyoner. Görünen o ki, yapımcılar ihtiyaca cevap verme telaşı içerisinde. Diziler her geçen gün cinselliği ve gerilimi daha çok ön plana çıkarıyor. Bunun sanatı bir güç olmaktan çıkarıp sadece bir zevk ve tercih unsuru haline getirdiğini düşünüyor musunuz?

YANIT: Dizilerde çok fazla emek var ve bu da azımsanmayacak kadar önemli. Ne kadar sanat var derseniz, çok fazla sanat var denemeyebilir. Her hafta 90 dakika boyunca bir şey yapacaksınız, sabahlara kadar çalışacaksınız ve bunda sanat aranabilir mi bilmiyorum. Bu nedenle sanatsal bir şeyler aramak dizilerde yanlış olur.

SORU: Birazda kitaplar üzerinde değerli görüşlerinizi almak istiyorum. Türkiye’deki kitap dünyasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Ülkemizde kitap okunması ve satılması konusunda görüşleriniz nedir? Kolay okunan kitaplara yönelik ciddi bir ilgi gözleniyor, bunu neye bağlıyorsunuz?

YANIT: Aslına bakarsanız çok okuyan bir toplum değiliz. Sadece gerektiği kadar okuyoruz. Okumamak için ‘vaktimiz yok, işimiz çok’ şeklinde bahaneleri sıralıyoruz. Ama buradaki en önemli sorun bizim böyle bir alışkanlığımızın olmaması. Matematik ve fiziği herkese öğretebilirim, çünkü nasıl öğrendiğimi öğrendim. Bizim en büyük sıkıntımız okul dönemlerimizde matematik ve fizik hocalarımız bize bunları öğretecek yolu bulamadılar. Bize her zaman okumak, bir ödev diye verildi ve o yüzden hep kaçtık. Ben tiyatrodan keyif aldığım için hiçbir zaman yoruldum demiyorum. Okumanın bir keyif olduğunu, okuyarak insanın eğlenebileceğini bizlere öğretebilselerdi belki de ciddi anlamda çok okuyan bir toplum olabilirdik. Kolay kitaplara ilgi daha fazla ancak son yıllarda yazın yani edebiyat alanımızda çok önemli gelişmeler ve eserler de var. Bu topraklar çok önemli insanlar çıkardı. Ama keşke bir de bunları okumayı çok seven toplumumuz olsa

SORU: Şimdi biraz özele geçelim. Sayın Levent Ülgen denildiğinde 75 Milyon Türk insanının belleklerinde; komedyen, oyuncu, yönetmen, sinema ve beyaz ekranların güldüren yüzü olan Tanrı vergisi mucize yetenekleri ve müthiş korteks kullanımıyla güldürmeyi zekâyla birleştiren bir ikon canlanıyor. Milyonlarca göz size bakıyor, milyonlarca ağız sizi konuşuyor ve sizi çok seviyorlar. Milyonların sevgi seliyle hak etmiş olduğunuz şöhreti yaşamak nasıl bir duygu?

YANIT: Aslında ben bunun için özel bir şey yapmadım. Kendim olayı tercih ettim ve farklı yaşamaya çalışmadım. Halktan uzak olmadım ve olmayı da hiçbir zaman düşünmedim. Ben Ankaralıyım ve Ankara’ya gittiğim zaman da mutlaka belediye otobüsünü kullanırım. İstanbul’da ulaşım zor olduğu için onu yapamıyorum. Ancak dediğim gibi Ankara’ya gittiğimde mutlaka ulaşım aracı kullanırım ve insanlarla da sohbet etmeyi çok severim. Burada başımdan geçen bir hikâyeyi de sizinle paylaşmak isterim: ‘Ankara’da olduğum dönemde yine bir akşamüstü ve oyunuma gitmek için otobüse bindim. Tabii otobüs de kalabalık ve bir ortaokul öğrencisi kalktı bana yer verdi ve ben sizi tanıdım’ dedi. ‘Nereden tanıyorsun’ dedim, o da ‘ben sizin dün oyununuzu izledim, o da Suç ve Ceza’ dedi. Ben çok mutlu olmuştum ve çok etkilenmiştim.

SORU: Sosyal sorumluluk projelerine gönüllü olduğunuzu, Moda, Edebiyat, Felsefeye olan düşkünlüğünüzü biliyorum. Kültür ve sanatın zaten hep içindesiniz. Dilerseniz birazda bunların dışına çıkıp Fenerbahçe’ye geçelim. Ve Nasıl Fenerbahçeli oldunuz? Fenerbahçeli olmak nasıl bir duygu?

YANIT: Nasıl Fenerbahçeli olduğumu bilmiyorum açıkçası, çünkü bana örnek olacak büyükler (babam, amcam) futbolla ilgilenmezler idi. Babamın sadece spor toto oynadığını hatırlıyorum onun dışında spor ile ilgilenmezdi. Bu nedenle ben de nasıl Fenerbahçeli olduğumu hatırlamıyorum ama sanırım renklerindeki asilli beni cezp etti diyebilirim. Sarı Laciverte bakıldığında gerçekten çok güzel renkler. Galiba kendimi en fazla Fenerbahçeli hissettiğim zaman bisiklet alamayıp da futbol topu aldığım an idi. O yaz işte çalışıyordum ve bisiklet almak için para biriktiriyordum ancak yaz bitti ve işten çıktım ancak bisiklet alacak param yoktu ve babama ‘ben bu parayla futbol topu alabilir miyim?’ diye sormuştum. ‘Evet’ cevabını alınca da hemen almaya gittim. Çocukluğumda da oynadığım maçlarda her zaman sarı lacivert çubuklu forma giyerdim. Fenerbahçelilik duygusuna gelince; Bu duyguların saygı duyulması gereken duygular olduğunu düşünüyorum. Fanatizmi anlamıyorum. Bazen insanlar çıkıyor ve ben çocuğuma yedirmedim şu takımın maçına gittim diyor. İnsanlar ölüyor bunun uğrunda. Bu hiç kabul edilebilir bir şey değil. O yüzden taraftarlarla ilgili programlar yapmalıyız. İstediğin kadar çok sevin âşık olun ama hiçbir sebep sizin insanın canını yakmanıza hak veremez. Her şeyin bir dozu var. Bir başkasına karşı mutlaka ve mutlaka insanca davranmak zorundayız. Nasıl ki zamanında bizim orta sahamıza Graeme Souness bayrak dikmişti. Ne kadar çirkin ve ayıp bir davranıştı. İnsanların hassas duygularıyla oynamıştı. Bunu yapmamalıydı. Bu tür aksiyonlar başka şeyleri tetikler bunlara hiç gerek yok. Olayın özü bir spor müsabakası ve siz de taraftarsınız. Takımızı sevin ancak çocuğunuzun rızkını oraya veriyorsanız hata ediyorsunuz diye düşünüyorum. Bende takımımı çok seven bir taraftarım ve maçlarda yenildiğimiz zaman çok sinirli bir adam olurum fakat yendiğimizde de çok mutlu bir insan olurum. Bu fanatizmimden değil. Tuttuğum takımın galip gelmesi beni mutlu ediyor. Mete arkadaşımla geliyoruz maçlara kendisi sınıf arkadaşım konservatuardan. Ayrıca İzmir devlet konservatuarında oyuncu kendisi. Takım en kötü olduğu zamanda bile birbirimize takılıyoruz “Biz Fenerbahçe’nin gol atabilme ihtimalini seviyoruz” diye. Kendimizi bu şekilde avutabiliyoruz.

SORU: Fenerbahçe’nin galip gelmesi için özel bir toteminiz var mıdır?

YANIT: Stadyumda maç izlemeyi çok sevmiyorum. Hele, hele bizim stadyumda izlemeyi hiç sevmiyorum o kadar çok tezahürat yapılıyor ki maça konsantre olamıyorum. O nedenle evde televizyonda seyretmeyi tercih ediyorum. Totemimde maç başlarken o kramponu görmek zorundayım. Santrada o Fenerbahçeli kramponu görürsem tamam diyorum biz galibiz. Yani totem eşittir kramponu görmek, o da eşittir galibiyet, hiç kaçmaz.

SORU: Fenerbahçe’nin, (FENERIUM) mağazaları aracılığıyla dünyada milyar dolarlık iş kolu olan markalı ürünlerin satışını içeren  “Merchandising Pazarlamasını” ülkemizde ilk gören kulüp olması ve müthiş kreatif becerisiyle sektörde hızlı yol alarak ciddi gelirler elde etmesi, bir Fenerbahçeli olarak sizi nasıl duygulandırıyor?

YANIT: Fenerium zaten bunu Türkiye’ye getiren ilk kulüp. Fenerium akasya durağında çalışırken sponsorum olduğu için. Ben atölyelerini gezdim gözlerime inanamadım. İtiraf edebilirim ki bu kadar büyük bir yapılanma olduğunu bilmiyordum. Çok etkilendim. Yani her sene yeni dizaynlar yeni kreasyonlar yapmak, yeni formalar, ürünler yapmak hiç de kolay olmasa gerek. Ama burada ki insanların karınca gibi çalışmaları gerçekten beni çok etkiledi. Bu hem takım için hem de taraftar için büyük bir kazanç.

SORU: Bir Fenerbahçeli olarak; 03 Temmuz 2011 tarihinden bugüne kadar Türk futbol dünyasını sarsan şu meşhur şike ve teşvik olayları kapsamında en son UEFA Tahkim Kurulunun Avrupa Kupalarından men cezasını onama kararı sonucu Fenerbahçe Spor Kulübü’nün hiçte hak etmediği hoş olmayan durumları nasıl değerlendiriyorsunuz?

YANIT: Bugüne kadar birçok Fenerbahçe başkanı gördüm ve takip ettim. Fakat gerçekten şu anda başkan olduğu için söylemiyorum. Aziz yıldırım’a karşı inanılmaz bir sempati duyuyorum. Hakkında çok fazla bilgim olmamasına karşın yaptıkları doğrudur veya değildir her şeyi bir kenara koyalım. Ben aziz yıldırımı görünce yüzümde gülücükler açıyor. Bir ara başkanlığı bırakacağını duyduğumda çok üzülmüştüm. Fenerbahçe öksüz kalacak gibi gelmişti bana. Böyle düşünmemin sebebi samimiyetine güveniyor olmam. Her şeyini gerçekten Fenerbahçe’ye adadığına inanıyorum. Böyle bir insanın bu tür şike olaylarının içinde olabileceğini bırakın inanmayı düşünmek bile istemiyorum. Ve yürekten inanıyorum ki Aziz Bey böyle bir şey yapmamıştır. Bu olayın siyasi, ticari bir sürü boyutu olduğunun farkındayım. Türkiye’nin çok büyük bir camiasına bu yapılmamalı. Herkes elini vicdanına koymalı ve en azından daha derin araştırmalı. UEFA ise objektifliğini tamamen kaybetmiş durumda. Hiçbir somut belge olmadan böyle bir leke sürülmemeli. Bu negatif sendromu 1907 den bu yana var olan büyük bir camiaya karşı yapılan çok büyük bir ayıp olarak değerlendiriyorum. Kurtuluş savaşında cephane taşımışsınız. Sadece futbol değil bir sürü faaliyetiniz var.  Bununla ilgili bir oyunda yapıldı “siyah çoraplılar” adı altında yazan Coşkun ırmak da arkadaşımdır. Muhakkak belgelere dayalı yazmıştır bu oyunu. Oyunu okuduktan sonra ve Fenerbahçe’nin tarihini gördükten sonra böyle büyük bir kulübe bir anda kara çalınmasının hiç hoş olmadığını düşünüyorum.

SORU: Fenerbahçe’nin, 2013/2014 sezonunda mevcut kadrosuna yaptığı takviye niteliğindeki yeni transferleri olan, Bruno Alves,  Alper Potuk, Michal Kadlec, Samuel Holmen gibi yıldız oyuncular hakkında görüşlerinizi alabilir miyiz? 

YANIT: Hepsi Avrupa çapında kabul gören futbolcularımız. Mutlaka katkılarının olacağını düşünüyorum. Geçen sezon aldığımız ve sakatlandıkları için kullanamadığımız oyuncular da var. Gökhan gönül’ü satmasınlar da ne yaparsalar yapsınlar. Gökhan gerçekten Türk futbolu adına her şeyiyle örnek alınması gereken bir futbolcumuz.

SORU: 2013/2014 sezonda Ersun YANAL hocamız yönetiminde nasıl bir Fenerbahçe Futbol takımı görmek istersiniz?

YANIT: Ersun Yanal hoca önemli başarılara imza atmış üst düzey bir hoca. Fenerbahçe’de de başarılı olacağına inanıyorum. Fenerbahçe adına tek bir şey istiyorum o da istikrar.

Bu keyifli söyleşimizin finalinde; dilerseniz Fenerbahçe camiasına, Büyük Başkanımız Sayın Aziz YILDIRIM beyefendiye ve taraftarlarımıza iletmek istediğiniz mesajlarınızı ve son sözlerinizi alarak röportajımızı sonlandıralım.

Aziz başkan bizi bırakmasın bir kere onsuz olmaz. Camia ve Taraftarına da söylemek istediğim şey; biz gelin Fenerbahçe taraftarı olarak örnek bir taraftar olalım. Gerektiğinde yenilgiyi hazmedebilen, yendiğimiz zamanda bunu kendi içimizde onurunu yaşayarak kimseye zarar vermeden, kimseye şiddet kullanmayan, hiçbir zaman küfre başvurmayan dünya’nın en efendi taraftarı olalım.  Bu bize çok önemli katkılar sağlayacaktır. Gerçekten çok keyifli bir sohbetti, öncelikle size çok teşekkür ediyorum ve dergimiz aracılığıyla yeni sezonda takımımıza şans ve başarıların en iyisini diliyor, taraftarlarımız ve tüm camiamıza sağlıklı, mutlu, şampiyonluklar dolu güzel günler diliyorum. Sağ olun, var olun, En Büyük Fenerbahçe…

Bizde Fenerbahçe Dergi grubu olarak; bu güzel ve keyifli söyleşi için değerli sanatçımız Sayın Levent ÜLGEN beyefendiye teşekkürlerimizi iletiyor ve kendilerine sağlık, mutluluk ve başarı dolu güzel yarınlar diliyoruz.