Spor Yazarı | FIFA Players' Agent

Dr. Öğr. Üyesi Sedat Hayran

SAYIN MAHMUT CEVHER BEYEFENDİ.

Hem sempatik, hem yakışıklı, hem karizmatik, bir Yeşilçam efsanesi ve Türk sinemasının en beyefendi, en cool jönlerinden biri o… Her zaman parlıyor… Güçlü karizması ve ışıltılı karakterleriyle insanları kendisine çok rahat çekebiliyor… Sadece oynadığı filmleri, dizileri, yazdığı öyküleri, senaryoları değil... Sayın Mahmut Cevher bir başka tarz… Doğuştan ışığı olan çok yönlü ve yaratıcı bir insan… Onu gören herkes çok seviyor. İçtenliği, samimiyeti ve doğallığını… Gerçekten insanda saygı uyandırıyor… Ve çok yakışıklı… Seneler geçiyor, karizması ve yakışıklılığı daha da artıyor… Ama o, bu durumu ciddiye bile almıyor; Kendisiyle dalga geçiyor, muzip, hınzır bir zekâ… Ve hep üretken… “Şöhretli ve zenginim diye kibirli olacak halim yok ya" diyebilen, sinema ve cemiyet hayatının önemli bir sanat ve düşünce insanı… Mütevazı tutumu, hoş ve naif tarzıyla onu sevmemek imkân dâhilinde değil yani... Aynı zamanda sıkı bir Fenerbahçeli olan Türk sinemasının ulusal ve uluslararası arenalarda “Premier” ödüllü sanatçımız Sayın Mahmut Cevher beyefendiyi bu ayın konuğu olarak röportaj Sponsorumuz Dalyan Club Tesislerinde konuk ettik.  

Diyebilirim ki, akıp giden, bir nehir gibi Sayın Mahmut beyle söyleşi yapmak…  Karşı karşıya geldiğinizde enerjisini hissetmemek mümkün değil. Pozitif, tatlı, şen şakrak, aynı zamanda zeki ve çalışkan; sadece zeki olmanın yetmeyeceğini biliyor, her şey için ciddi emek sarf ediyor. Kompleks onda hiç yok. Genel de az ve öz konuşur ama konu Fenerbahçe olunca sağ olsun bu tarzında değişikliğe gitme teveccühünde bulunup içinden nasıl geliyorsa öyle konuşuyor... Sinir uçları açık… Mesafeli ama samimi… Ciddi ama neşeli… İnce mizah ve tatlı bir naifliği var ve çok gülüyorsunuz, zekâsından etkileniyorsunuz, insana bir dolu duyguyu aynı anda yaşatıyor yani… Müthiş bir insani zarafeti ve inceliği var... Cesur ve ilkeli…

Sanat hayatına 1976 yılında "Ses Dergisi" tarafından yapılan yarışmada 3000 kişinin arasından birinci olarak seçiliyor… Ünlü yönetmen Orhan Aksoy'un çektiği "Aile Şerefi" adlı filmle şöhreti yakalıyor… İlerleyen süreçlerde unutulmaz Yeşilçam filmlerinde oynuyor, çok sayıda televizyon dizilerinde rol alıyor… Kimi zaman “Gurbet Kadını” dizisinin Reşo Ağası, kimi zaman “Kurtuluş” dizisini Fevzi Çakmak Paşası oluyor… Reenkarnasyon felsefesinden yola çıkan “Kilit” filmi ve daha niceleri… Ve şimdilerde 33 yıl sonra tekrar bir araya geldiği ünlü Yeşilçam aktristi Sayın Perihan Savaş hanımefendi ile başrolleri paylaştığı “Yalnız Hayaller Kaldı” adlı sinema filmiyle yeniden sevenlerinin karşısında… Özetle değerli sanatçımız için; “Türk sinemasının en özgün isimlerden bol ödüllü usta aktörü ve Türk sinema tarihinin yüz akı” diyebiliriz… Yani belleklerimizden kolayca silinmeyecek kadar önemli dev bir Yeşilçam çınarı Sayın Mahmut Cevher...   

Rol teklifleri için de çok zor bir adam o… Çünkü bir “Star Enerjisi” var onda her yere buram, buram yayılıyor… Starlığın elkitabında ne yazıyorsa, hepsini biliyor ve eksiksiz uyguluyor. Popüler kültürün egemen olduğu bugünkü konjonktürde sanatı bir güç olmaktan çıkarıp sadece bir zevk unsuru ve ticari amaç güden dizi tekliflerini elinin tersiyle geri çeviriyor… Onda ki temel prensip, sadece sanat için oyunculuk yapmak… Ayrıca yıllardır taşıdığı Mahmut Cevher markasına zarar verecek hiçbir şeye müsaade etmiyor… O kadar kolay değil yani…

Aslında, Sayın Mahmut Cevher beyefendi ile röportaj yapmakta çok zor. Her zaman röportaj vermiyor. Hem çok seçici hem de çok yoğun. Bu kadar yoğunluğu içinde Sayın Mahmut Cevher beyi bulup röportaja almak hakikaten bir şans işi. Ne mutlu ki o piyango da bana vurdu yani…

Sinema ve dizi oyuncusu, senaryo yazarı yapımcı, gibi tanrı vergisi yetenekleriyle “Global Arts & Entertainment” dünyasının yadsınamaz kült ismi olan Dünya Sanatçımız Sayın Mahmut Cevher beyefendiyi siz değerli taraftarlarımız için; İstanbul’un en köklü ve en prestijli mekânlarından; eğlence ve spor kompleksi “Dalyan Club Tesislerinde” ağırlayıp; Çağdaş sanat kültürü, bilimsel yorumları, o fantastik sanat hayatı ve naif film ve dizileri, korkularından, hataları, keşkeleri ve itiraflarına, ilave olarak Sanat ve Entertainment dünyasından Fenerbahçe’ye kadar birçok şeyi dolu, dolu konuştuk. Buyurun buradan okuyun; Keyifli dakikalar…

SORU: Sayın Mahmut Bey; Çağdaş sinema sektörünün bir duayeni ve düşünce insanı olarak o hoş tarzınızla sinemayı sizden bir dinleyelim; sinemanın doğuşu ve Lumiere kardeşler 1895 yıllarına doğru şöyle bir yolculuk yapalım.

YANIT: Aslında güzel bir soru ancak yanıtı uzundur kısaca özetlersek; Dünya denilen galakside sinema adına her şey bu çocuklarla yani Louis ve Auguste Lumiere kardeşlerle başladı. Diyebilirim ki insanın kendisini ve toplumla olan mücadelesini bir beyaz perde aracılığıyla izleyicilere yansıtan sinema sanatı adına azmin zaferiydi onlar. Amerika’da ve başka ülkelerde sinema üzerine araştırmalar ilerlerken, Fransa bu alanda öncü olarak ortaya çıkmaya hazırlanıyordu. 19. Yüzyılın ikinci yarısı boyunca yoğunlaşan çalışmaların meydana getirdiği birikimi iyi kullanan Louis ve Auguste Lumiere kardeşler, fotoğraf uygulamalarının bilimsel yönüyle ilgilenip, hareket eden insanları ve nesnelerin fotoğrafını çekerek bir perde üzerinde, gerçeğe uygun bir biçimde gösterebilen “cinematographe” (sinematograf) adını verdikleri ilk sinema makinesini tamamladılar. 28 Aralık 1895’te ise halka açık ilk gösteri gerçekleştirildi. Lumiere Kardeşler ilk gösterilerinde on film oynattılar ve yaklaşık yarım saat sürdü. Ücretli bu gösteriyi 35 kişi izledi. Özellikle, “Arrivee du Train en Gare de La Ciotat” (Trenin La Ciotat Garına Gelişi) filmi büyük ilgi görmüştü. Lumiere kardeşlerin çektiği, tarihteki ilk halka açık gösterileri olan bu filmin can alıcı noktası ise üstlerine doğru gelen treni görünce izleyicilerin sandalyelerin altına saklanmaya çalıştıkları ve bazılarının ise  “Tren bizi ezecek!” diyerek kendilerini gösterimin yapıldığı kafeden dışarı attıkları söylenir. Daha sonraki yıllarda, Lumiere kardeşler; nesneleri ölçme, kabartma ve sinematografi tekniklerini geliştirerek çok sayıda teknolojik ve bilimsel araştırmaları ve başarıları sonucu sinema adına görsel üretimler gerçekleştirip haber filmciliği ve belgesel sinemanın ilk örneklerini vermişlerdir. Sonrasında da süreç ilerleyerek içinde bulunulan zamanın konjonktürüne göre gelişerek sinemamız bugünkü konumuna gelmiştir.

SORU: Global ölçeklerde doğan sinemanın dilerseniz birazda ülkemizde ki konumuna bir değinelim. Bütün ülke sinemaları gibi toplumsal değişimlerin etkisiyle şekillenen, yaklaşık 100 yılı aşkın süreyi kapsayan Türk sineması diyelim… Yani 1920 yıllar… Muhsin Ertuğrul’un öne çıkan filmleri ve dönemin Türk aktör ve aktrislerinden bahsedelim…

YANIT: Ülkemizde Türk sinemasının doğuşu, aslında 1914 yıllarında Birinci Dünya Savaşı’na dair belgesel nitelikli filmlerle başlıyor… Üzerinde fikir birliği olmasa da, genel kanı ilk Türk filminin “Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı” olduğu yönünde. Osmanlı – Rus Savaşı ardından Rusların ilerledikleri en uç nokta olan Ayastefanos’a diktikleri zafer anıtıdır. Yani 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı’na dahil olan Osmanlı Devleti tarafından gövde gösterisi yapmak amacıyla yıkılır. Anıtın yıkılışı bu atmosferi perçinlemek amacıyla bir Türk tarafından 150 metrelik belgesel film olarak çekilir. Bu kişi, daha önce sinemayla ilgilenmiş ve o dönemde yedek subaylık yapmakta olan Fuat Uzkınay’dır. Böylece 14 Kasım 1914, Cumartesi günü anıt yıkılırken ilk Türk filmi de çekilmiş olur. Sonraki yıllar birkaç tane daha belgesel filmlerin çekimiyle devam eder ve 1916 yılına gelindiğinde ilk konulu çekilen Türk filmi Leblebici Horhor Ağa’dır. 1917 yılında Müdafaa – i Milliye Cemiyeti’nce Pençe ve Casus filmleri çekilir. Aynı yıl ayrıca Koruyan Ölü ve Türk sineması tarihinin ilk film serisi olan Bican Efendi’nin iki filmi daha çekilir. Sonraki yıllar da film çekimlerinin artarak sinema faaliyetlerine devam edildiğini görüyoruz. Evet, sonrasın da 1920’li yıllar başlıyor… Savaş ortamının da etkisiyle 1920-1922 arası sadece 6 film çekilebiliyor. 1922 yılının önemi, 1919 yılında Almanya’da Samson / Istırap isimli bir Türk filmi çeken Muhsin Ertuğrul’un Türkiye’ye dönerek film çekmeye başlamasıdır. Hemen ifade etmeliyim ki; Türk sinemasının gelişmesine en büyük katkısı olan insan Muhsin Ertuğrul’dur. Yani ülkemizde sinema sürecini başlatan kimliktir. Muhsin Eruğrul, bu tarihten itibaren 1940’ların ortasına kadar adeta Türk Sineması omuzlarında taşıyor. 1922–1946 arası 32 filme imza atan usta yönetmen, Tiyatrocular dönemi olarak adlandırılan 1922-1939 arasında Hazım Körmükçü, Bedia Muvahhit, Talat Artemel, Ferdi Tayfur ve elbette Cahide Sonku gibi önemli tiyatrocuları sinemaya da kazandırıyor. Özellikle de 1933’lü yıllarda çok önemli bir hanım Cahide Sonku aktris olarak devreye giriyor. “Söz Bir Allah Bir” filmi çekiliyor. Sonrasında “Aysel”, “Bataklı Damın Kızı” filmleri ve Cahide Sonku rüzgârı esiyor yani Cahide Sonku’yu Türk sinemasının ilk gerçek yıldızı olarak tanımlamak yanlış olmaz; diye düşünüyorum. Ve bu şekilde günümüze doğru bir serüven başlıyor…

SORU: Sinemanın tiyatrodan farklı, özgün ve kendi ayakları üzerinde durabilen bir sanat olduğunu kanıtlayan, başta Ömer Lütfi Akad olmak üzere birçok ustaların adeta Türk sinemasına yeni bir soluk getirdikleri 1950’li yıllar… Tam bir Sinemacılar dönemi… Neler söylersiniz?

YANIT: Evet, 1950’li yıllar kuşkusuz ki Türk sinemasının en önemli dönemidir. Doğru tespit, başlangıç olarak Ömer Lütfi Akad imzalı 1949 yapımı Vurun Kahpeye filmini kabul etmek olacaktır. Yaklaşık 20 yıl sürecek ve 2200’ün üzerinde film çevrilecek bu dönemin başında; sadece Ömer Lütfi Akad, değil Metin Erksan, Osman Fahir Seden, Atıf Yılmaz, Memduh Ün, Halit Refiğ, İlhan Arakon ve Duygu Sağıroğlu gibi efsane yönetmenler ilk filmlerine imza atarlar ve deyim yerindeyse Türk sinemasını inşa etmeye başlarlar. Ayrıca oyuncu kadrosu olarak; 1950 yıllarda Münir Özkul ve Neriman Köksal, Muhterem Nur, Fikret Hakan, Belgin Doruk, Turgut Özatay, Öztürk Serengil öne çıkan isimlerdi. 1950’li yılların sonlarında ise Ahmet Mekin, Ekrem Bora, Çolpan İlhan, Orhan Günşıray, Göksel Arsoy, Yılmaz Güney, Erol Taş, İzzet Günay ve Fatma Girik gibi dev isimler ilk filmlerine imza atarak uzun oyunculuk kariyerlerine başlarlar. 1951’de ilk filmini çeviren Ayhan Işık ise döneminin en büyük yıldızıydı. Yani, o dönem ulusal sinemamızın başlaması adına kendimizi ifade etmek adına altın dönemdir diyebilirim...

 SORU: Yeşilçam'ın etkisini tüm gücüyle hissettirdiği melodramlarının karşısına dikilen ve bir dönemin adeta yeni akım noktası olan Yılmaz Güney'in peş peşe çektiği toplumsal, gerçekçi ve siyasal filmlerin öne çıktığı 1960 yıllar desem…

YANIT: 1960’lı yılların başlarında sinemacılar döneminin dört önemli halkaları; Ertem Eğilmez, Halit Refiğ, Tunç Başaran ve Türker İnanoğlu… Yönetmen olarak başyapıt niteliğinde filmler ürettiler… Oyuncu kadrosu olarak; Filiz Akın, Tanju Gürsu, Ediz Hun, Hülya Koçyiğit, Cüneyt Arkın, Kartal Tibet, Selda Alkor, Serdar Gökhan ve Murat Soydan ve Türkan Şoray ilk filmlerini çevirirlerken Türk sinemasında tüm zamanların en büyük yıldızları da doğuyordu… Derken bir Yılmaz Güney efsanesi başladı… Yılmaz Güney kalemini konuştururken Türkiye sinemasında 1964-1966 yılları arasında çekilmiş birçok filmin senaryosunu yazmıştı. Özelikle de Anadolu’da Yılmaz Güney’in filmleri hayranlık uyandırırcasına izlenmekteydi. Belki de Kürt oluşundan kaynaklı, mizacındaki mazlum ve bir o kadar da inatçı duruşu doğu coğrafyasında kendisini ispatlayacak unsurları taşımaktaydı. 1965 yılına gelindiğinde Yılmaz Güney, bir yıl içinde tam yirmi bir film çekerek rekor kırmıştı. Filmleri Anadolu’da el üstünde tutuluyordu. Anadolu’nun yarattığı Çirkin Kral dönemi Yeşilçam’ın kalbine oturmuştu. Yeşilçam’ın yakışıklı hegemonyasını kırarak devrim niteliği taşımıştı. Dönemin kralı Ayhan Işık, Çirkin Kralı ise Yılmaz Güney’di. Yılmaz Güney ile tanışıp çok özel dostluğumuz olmasına rağmen ne yazık ki çalışma fırsatımız olamadı. Türk sinemasının Toplumsal Gerçekçi akımının anıtı olmasına rağmen İnsan olarak ta Yılmaz Güney benim için bir “Anıttır”...

SORU: İlerleyen süreçte televizyonun etkisiyle sinemanın gücünü yitirmesi ve insanları salonlara çekmek için, son çare erotik film furyası doğdu. Bu da birçok aktör ve aktrislerin sinemadan ayrılmasına neden oldu. Bu yaklaşımı nasıl değerlendiriyorsunuz?

YANIT: Doğru bir yaklaşım değildi. Erotik filmler furyasının sonunda, 80 darbesi ve gittikçe artan sansür uygulamalarının da etkisiyle, ayakta kalmaya çalışan birkaç yönetmenin çalışmaları dışında Türk sinemasının duraklama dönemi başlamıştı. 1970’lerden sonra hem sektörde atılan yanlış adımlar hem de ülkede yaşanan siyasi çalkantılardan dolayı ciddi bir gerileme yaşadı. Seyirci salonlardan uzaklaştıkça üretilen film sayısı da giderek azaldı. 1980’lerden sonra ülke sinemalarında iyiden iyiye Hollywood filmleri ağırlık kazanmaya başladı. Vizyona giren yerli film sayısı yok denecek kadar azalmıştı. Bu dönemde video ile tanışan sinema seyircisi, sinemaya bir anlamda veda etti. Sinemalar eski görkemini kaybedince, yönetmenler daha çok bireysel öykülere odaklandı, filmlerde karakterin iç hesaplaşması ön plana çıkmaya başladı. Türk feminist sinemasının en kıymetli örnekleri de bu duraklama döneminde üretilmiştir. 90'lı yıllara gelindiğinde, Zeki Demirkubuz, Derviş Zaim, Nuri Bilge Ceylan, Reha Erdem gibi yönetmenler ilk filmleri çekerken, Mustafa Altıoklar'ın yönettiği İstanbul Kanatlarımın Altında ve Yavuz Turgul filmi Eşkiya sayesinde sinema salonları hareketlenmeye başladı. 2000'lerde çekilen film sayısının yavaş yavaş artmasıyla beraber, bağımsız sinemanın yanında popüler filmler de sektörde kendilerine yer açmaya başladı.

SORU: Sizce, Türk sinemasında Yeşilçam tarihine damgasını vurmuş önemli gelişmeler nelerdi desem nasıl bir yorum yaparsınız?

YANIT: Öncelikle Türk Sinema tarihinde tamamı renkli çekilen konusu halıcılık yaparak geçimini sağlayan Isparta'da yaşayan güzelliğiyle çevresine ün salan işçi kız Gül'ün macera dolu yaşamının öyküsünü anlatan, başta Heyecan Başaran'ın oyunculuğu, güzelliği ve masumiyeti, rol arkadaşı Agah Hün'ün o etkili sesi ve en genç hali, tiyatro oyuncularının ağırlıklı olduğu "Halıcı Kız" adlı 1953 yapımı ilk sinema filmi olmuştur. Ayrıca bu film Muhsin Ertuğrul'un ise yönettiği son filmdir.  1964 yılında Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı kazanan Metin Erksan filmi "Susuz Yaz". Aynı yıl içinde 1. Antalya Altın Portakal Film Festivalinin düzenlenmesi. 1972 yılına gelindiğinde 299 film çevrilerek, renkli filmlerin sayısının siyah-beyaz filmleri geride bırakması. 1982 yılında Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye kazanan Yılmaz Güney ve Şerif Gören'in ortak çalışmasının ürünü olan "Yol" filmini sayabilirim.

SORU: Şimdi de Türk sinemasının Yeşilçam'ın klasik anlatı yapısından sıyrıldığı ve popüler sinema ile sanat sinemasının kombin oluşturduğu modern Türk sineması dönemleri yani 1990’lı ve 2000’li yıllara geçelim… Bu dönemlerdeki akımı nasıl buluyorsunuz?

YANIT: 90’lı yıllarla birlikte sinema sektörü durma noktasına geldi. Bunun temel nedeni özel televizyonların yaygınlaşması olarak gösterilse de, üretilen filmlerin kalitesinin bir hayli düşmüş olması da yadsınamaz bir gerçektir. 500’ün üzerinde film çekilen bu 10 yıllık sürecin en belirgin özelliği, istisnalar dışında yönetmenlerin şekillendirdiği filmlerin üretilmesi olmuştur. 2000’lerin başlarındaki kıpırdanmalar günümüze yansısa da yurtdışında ödüller kazanan başarılı sanat filmleri değil de genelde gişe kaygısıyla çekilen komedi filmlerinin öne çıktığını görüyoruz.  Dolayısıyla sanat filmi ve gişe filmi ayrımı ciddi şekilde belirginleşiyor. Ve hiçbir dönemde sinemamız endüstrileşemediği için 1990 2000’li yıllarda dahil tüm arayışlar maalesef bireysel çabalarda kaldı ve hala bir “sinema dili” oluşmadı.

SORU: Sizce; 1990’lı ve 2000’li dönemlerde modern Türk sinemasına damgasını vurmuş gelişmeler nelerdi?

YANIT: Yönetmenlerin öne çıktığı Auther sinema dönemi diyebiliriz. Yani sinema sanatı alanında yapılan işlerin giderek tek düze bir hal almasıyla başlayan aksiyonlardı bence… 1990’ların sinematografisinde Tosun Paşa, Davaro, Çiçek Abbas, Fahriye Abla, Züğürt Ağa, Muhsin Bey gibi filmlerle geniş kitlelerin beğenisini kazanan Yavuz Turgul’un, temelinde çok kırılgan ve naif bir aşk hikâyesi olan, bir çeşit kaybedenler ve tutunamayanlar konulu Eşkıya filmi. O filmi ki 1996 yılında vizyona girdiği zaman seyirci rekoru kırdı ve bu rekoru uzun yıllar elinde tuttu. 1998 yılında Türkiye’nin Oscar aday adayı oldu. 1997 yılında Almanya’dan Bogey Ödülü aldı, 1998 yılında Portekiz’de Troia Uluslararası Film Festivalinden Altın Yunus Ödülü’yle döndü. Elbette bu önemli bir gelişmeydi. İlerleyen süreçte, Nuri Bilge Ceylan’ın, 2009'da Üç Maymun filmiyle Cannes'da En İyi Yönetmen ödülü alması, filmin ise Oscar'ın yabancı dilde En İyi Film dalında da son dokuza kalması. 2014 yılında 67. Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ödülü kazanan usta yönetmen Nuri Bilge Ceylan yapımı “Aydın ahlakı, vicdanı ve refleksleri” üzerine bir hesaplaşma filmi olan “Winter Sleep - Kış Uykusu”. 2010 yılında Venedik Film Festivali'nde Geleceğin Aslanı ödülünü alan Seren Yüce'nin çektiği ilk filmi Çoğunluk. Yine 2010 yılında Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı kazanan Semih Kaplanoğlu'nun son filmi Bal. Diyebilirim.

SORU: Yeşilçam döneminde birçok oyuncu yetişti ve günümüzde filmleri hâlâ izleniyor. Şimdi neden Yeşilçam’daki gibi oyuncular yetişmiyor?

YANIT: 1970’li yıllarda sinemaya rağbet çoktu. Halkın tek eğlence ve kültür kaynağıydı, sinema… Bu yüzdende haftalık yayımlanan ciddi popüler kültür dergi ve gazeteler yarışmalar yapardı özellikle ses ve hayat dergileri bu akımın öncü kuruluşlarıydı. Televizyon ve internetin olmadığı o dönemlerde kapak yıldızı yarışmaları sinemaya yeni artist ve jön kazandırmanın en iyi yoluydu. Film şirket sahipleri ve önemli popüler yazarlarının jürilik yaptığı yarışmalarda çok titizlikle dönemin yıldızları seçiliyordu. Şimdilerde ki gibi sadece dış görünüm yakışıklılık ya da güzellikle değildi yani. Elbette dış görünüm yakışıklılık ya da güzellik olacaktı ama bu kriterleri kültür ve zekâ ile buluşturup donanımlı, kendini yetiştirmiş, ülkesinde ve dünyada gelişen tüm gündemi yakından takip eden bir entelektüel birikim aranıyordu. O nedenle çok zor ve ciddi sınavlar oluyor ve elemeyi geçen adaylar için tekrardan deneme çekimleri yapılıp yine zor ve çetin sınavlardan geçilerek başarılı olanlarla film çekiliyordu. Bende oradan seçilerek başladım. Günümüzde ise böyle bir zorunluluk yok. Yapımcı şirketler sadece ticari kaygı ve ihtiyaca cevap verme telaşı içerisinde. Bir dolu dizi furyasında kimse sanatçı kalitesine bakma zorunluluğunda değil. Hatta bir tık ilerisi sanatın bile bir güç olmaktan çıkartılıp sadece bir zevk ve eğlence unsuru haline getirilmeye çalışıldığı bir dönemde maalesef Yeşilçam’daki gibi oyuncular yetişmiyor… Bir anlık kısa bir şöhret sonrasında sabun köpüğü gibi yok olup giden bir dolu insan. Yazık…

SORU: Sinema kategorilerinde aktör ve aktrislerin rol etkileşimi hakkındaki yorumlarınızı rica etsem.

YANIT: Tek kelimeyle inanmak ve uyum derim.

SORU: Sinema özellikle duygu ve bilinçaltı dünyasına hitap ederek, tutumların oluşmasına ve değer yargılarının kökleşmesine ne ölçüde etki yapıyor?

YANIT: Sinema hiç bir şeyi değiştirmez. Ama insanların birçok şeyi anlamasını sağlar. “Dünya'yı değiştirecek olan şey filmler değil o filmleri izleyen insanlardır.” Demiş; Polonyalı yönetmen ve senaryo yazarı Krzysztof Kieslowski...

SORU: Sinemanın Türk toplumu etkileyen cazibesi ya da büyüsünü nasıl açıklarsınız?

YANIT: Hala 1950-60-70’li yıllarda çekilmiş filmlerimizin defalarca izlenmesi; Dünya'da yapılmış hala birçok filmin ülkemizde yine defalarca izlenmesine rağmen televizyonlarda vazgeçilmez olmaları desem.

SORU: Sizce sinema toplumu ne şekilde eğitmeyi amaçlıyor yani sinemanın topluma eğitsel katkısı hakkında neler söylersiniz?

YANIT: Şimdi Sinemayı yukarda dediğim gibi türlere ayırmak gerekir. Sinema Dünyayı izleyiciye gösterir. İzleyenin aldığı ve algıladığı kadardır. Öğretmez ama olguları gösterir. Özellikle toplumun eğitilmesi açısından sinema, genel kültürü arttırıcı bir araçtır. Bireylerin bilgi, görgü ve davranışlarını değiştirmede etkisi büyüktür. Konuşmak, çevreyi tanımak, yeme içme, giyinme vb. gibi çeşitli durumlarda davranış değişikliğini olumlu yönde etkileyebilecek önemli bir unsundur. Yine, sinema bir ülkenin toplumsal problemlerini de aksettirir. Gençlik sorunları, mülkiyet, aile, cinsel sorunlar, işçi sorunları, göçler, kadın, suçluluk, siyasal sorunlar gibi problemleri ele alarak bunları olumlu yönde işleyebilir. Hatta bunların yanlış ve gerçek olmayanlarının eleştirisini yaparak, bazı hal çareleri de önerebilir. Ayrıca sinema, fikir ve kanaatlerin yayılma ve açıklanmasını kitlelere sunar. Toplumun eğitiminde, belli bir kültürün norm, tutum ve değer yargılarını eleştirip övmek ya da yermek suretiyle haber verici bir görevde yapmaktadır. Bu da kitlelerin bilgisini arttırıcı yönde önemli rol olgusudur; şeklinde özetleyebilirim..

SORU: Şimdi biraz da kariyerinizden söyleşimize devam edelim… İnternet ve sosyal medyanın hiç olmadığı tek kanallı televizyon dönemleri kısıtlı imkânlar yani 1976 yılı… SES dergisinin açtığı bir yarışmayla katılıyorsunuz… Hikâyeyi sizden dinleyelim… 

YANIT: Evet, yukarıda anlattığım gibi çok çetin sınavlardı. Her bir kriteri başarmak için çok çalıştım, her aşamaya tam konsantre oldum ve üç bin kişinin içinde birinci seçildim. Benim için inancın zaferiydi. Doğal olarak mutlu oldum. Seçildikten sonra o dönemin şartlarında yarışmadan kaynaklanan anlaşma yaptığım filmlerde oynadım. Seçme şansım yoktu ama iyi filmlerdi. Seçme şansım olunca da bugüne kadar doğru işler yapmaya çalıştım.

SORU: Ünlü yönetmen Orhan Aksoy'un çektiği "Aile Şerefi" adlı filmle şöhreti yakalıyorsunuz…

YANIT: Evet, yarışmadan sonra ki ilk Filmimdi. Çok güzel ve doğru bir filmle sinemaya adım attım.

SORU: Arkasından otuz adet sinema filmi ve dizilerde oynadınız. Böylesine beğeni toplayan filmler ve dizilerin senaryo hazırlıklarınızı nerede yapardınız? 

YANIT: Senaryodaki karakteri inceler araştırır üzerinde düşünüp hazırlanırdım. Düşünürken pratik, uygulamada ise disiplinliyimdir. Senaryo hazırlıklarımı herkes gibi mevcut ortam nereyse orada yapardım.

SORU: Rol aldığınız tüm filmler içinde en çok sevdiğiniz, evet bu rol beni anlatıyor dediğiniz Türk sineması hangisiydi?

YANIT: Yaptığım birçok filmde bendende bir parça vardır. Yalnız bir türe özgü olan, yani özgül bir film söylemek benim için zor…

SORU: Büyük beğeniyle izlediğimiz, Türk sineması açısından adeta bir başyapıt niteliği taşıyan; Osmanlı Devletinin çöküşünün ardından işgale uğrayan toprakların savunulmasını ve yeni bir devletin doğuş sürecini ve bu süreçte verilen mücadeleyi anlatan “Kurtuluş” dizisinde Mareşal Fevzi Çakmak Paşa karakterini canlandırmak nasıl bir duyguydu?

YANIT: Tek cümleyle gurur verici bir duygudur. Bir oyuncu için en zor rol yaşamayan birinin kişiliğine bürünmektir.

SORU: Muhafazakâr dönemlerde sahneye çıkan ilk Müslüman Türk kadını olan Afife Jale’nin paralel yaşamları ve bir reenkarnasyon felsefesini konu alan “Kilit” adlı sinema filminiz desem…

YANIT: Afife Jale'ye bir ahde vefa meselesiydi benim için ve konuk sanatçı olarak bulundum orda...

SORU: Senaryosu size ait olan, 33 yıl sonra tekrar bir araya geldiğiniz Sayın Perihan Savaş ile başrolleri paylaştığınız ve ciddi ses getireceğine inandığınız “Yalnız Hayaller Kaldı” adlı sinema filminizle tekrar sevenlerinizin karşısındasınız… Film hakkında bilgi rica etsem…

YANIT: Emekli bir öğretmen ve çocukları ile tabii Aysel karakterini canlandıran Perihan Savaş ile Aynı yolda yürüyen bir film diyelim...

SORU: Siz müthiş korteks kullanımı, yüksek espri standartları, geniş kültür birikimi olan donanımlı çok şaka yapmayı seven ve neşeli bir bireysiniz. Maşallah zekânız, çevikliğiniz, düzgün fiziğiniz ve yakışıklılığınızla yıllara meydan okuyorsunuz. Böylesine hayat dolu tarzınızla acaba sit-com dizilerinde oynamayı düşünür müsünüz?

YANIT: Nitelikli bir Sinema ya da dizi andıran bir senaryo olursa neden olmasın.

SORU: 2015 yılında kurmuş olduğunuz “Cevher Filmcilik” yapım şirketinizle yeni projelerinizi görecek miyiz?

YANIT: Tabii ki olacak...

SORU: Dilerseniz birazda lifestyle, yaşam tarzınıza geçelim. Kendinizi nasıl tanımlarsınız’?

YANIT: Sağlıklı ve dinamik kalmak için gerekli şeyleri yapan biri.

SORU: Peki, çevreniz sizi nasıl tanımlar?

YANIT: Dış görünüm itibarıyla sert görünümlü diyorlar fakat tanıdıktan sonra iltifatlar kesilmiyor.

SORU: Umutsuzluğa kapılır mısınız?

YANIT: Asla

SORU: Nelerden korkarsınız?

YANIT: İnsanları üzmekten incitmekten korkarım...

.SORU: Hatasız kul olmaz derler, hatalarınızı kabullenmede muktedirliğiniz ne sevidedir?

YANIT: Tüm hatalarımı kabullenirim. Kendimce de özeleştirimi yaparım

SORU: Keşkeler Türk toplumunda adeta bir tradisyoneldir. Keşkeleriniz oldu mu?

YANIT:  O bende yok…

SORU: Vazgeçilmezleriniz nelerdir?

YANIT: Kişiliğim inançlarım tercihlerim...

SORU: Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk desem…

YANIT: Bugünkü varoluş sebebimiz…

SORU: Kariyerinizde hiç rol model aldığınız yerli ya da yabancı aktörler oldu mu?

YANIT: Hiç olmadı...

SORU: Ne tür müzikler dinlersiniz? Yerli ya da yabancı olarak hangi şarkıcı için “bu benim adamım” dersiniz?

YANIT: Türk Sanat Müziği...

SORU: Karakterinizi hangi renkle tanımlarsınız?

YANIT: Gri...

SORU: Duygu olarak beslendiğiniz ülkeler, şehirler ya da semtler var mı?

YANIT: Danimarka da bir süre kaldığım için orayı çok benimsedim...

SORU: Damak tadı ve lezzet zevkleriniz…

YANIT: Kuru Fasulye Babaanne Köftesi ve eşimin Pirinç Pilavı…

SORU: Yaşamınız filme alınsa hangi türde olurdu?

YANIT: Dram…

SORU: Ve şimdide geçiyoruz Fenerbahçe’ye. Nasıl Fenerbahçeli oldunuz ve Fenerbahçeli olmak nasıl bir duygu?

YANIT: Fenerbahçeli Şeref Has Amcamın asker arkadaşıydı o beni çok etkilemiştir ama zaten Fenerbahçeliydim... Dünyanın en güzel duygusu yani “Hasretin Tadı, Aşkın Tarifidir Fenerbahçe”.

SORU: Fenerbahçe’nin maçlarını ne ölçüde takip edebiliyorsunuz?

YANIT: Son zamanlarda stadyumumuzda, dış saha maçlarını ise evde televizyondan torunumla takip ediyoruz tabii.

SORU: Sayın Mahmut Cevher perspektifinden Fenerbahçe yorumu desem…   

YANIT: Fenerbahçe önce Kurtuluş tarihimize damga vurmuş başaktördür...

SORU: Teknik direktörümüz Sayın Aykut Kocaman yönetiminde bu sezon nasıl bir Fenerbahçe futbol takımı görmek istersiniz?

YANIT: Her sene Şampiyon Fenerbahçe görmek istiyorum tabii. Fenerbahçe'nin bazı eksikleri olduğunu düşünüyorum. Yönetim ve Hocamızda çok değerli… Onlarda mutfaktaki eksiği görüyorlardır. Onlara güveniyorum. Büyük takımlar lige ağırlıklarını son çeyrekte koyarlar, mutlu son bizim olacak…

SORU: Euroleague ve Spor Toto Basketbol Süper Lig şampiyonu Erkek Basketbol takımımız ve Avrupa basketbolunun en başarılı baş antrenörü büyük deha Zeljko Obradovic hoca desem…

YANIT: Tek kelimeyle muhteşem bir deha...

Bu keyifli söyleşimizin finalinde; dilerseniz Fenerbahçe camiasına, Büyük Başkanımız Sayın Aziz YILDIRIM beyefendiye ve taraftarlarımıza iletmek istediğiniz mesajlarınızı ve son sözlerinizi alarak röportajımızı sonlandıralım.

Fenerbahçe’ye çok büyük hizmetleri olan naif bir insan sayın başkan AZİZ YILDIRIM beyefendi. Ona saygı duyulması gerektiğine inanıyorum. Büyük Fenerbahçe camiasına sevgilerimi saygılarımı iletiyorum...