Spor Yazarı | FIFA Players' Agent

Dr. Öğr. Üyesi Sedat Hayran

SAYIN SABAHAT AKKİRAZ.

O, Müziğin, Sanatın, Siyasetin rol model alınacak efsane hocası ve bir insanlık abidesi betimlemesiyle modern dünya hanımefendisi Sayın Sabahat Akkiraz… Evet, Sayın Akkiraz denildiğinde akla neler gelmiyor ki; en başta, stratej ve vizyonerliktir, sahiciliktir, sıcaklıktır, dürüstlüktür, samimiyettir, hoş görülü ve onurlu olmaktır… Şu coğrafyada onu sevmeyen ve saymayan yoktur… Hepimizin hocası, ustası, olmak istediğimiz naif bir Türk insanıdır… Herhangi bir sanat, bilim ve siyaset insanı değil herhalde! Sabahat Akkiraz yani… Çok boyutlu bir marka o… Hayal gücü... Zengin ve kıvrak bir zekâ... Cesaret... Orijinallik... Ve muhteşem birikim... Şah İbrahim Veli Ocağı’na bağlı ve Turna avazlı uluslararası üne sahip dünyanın en büyük etnik sanatçılarından biri… Bir müsamere çocuğu kadar utangaç, çok şirin bir şahsiyet… Davut Sulari’nin öğrencisi… Genelde; Alevi semahları, deyişleri söyleyen ve Barak Müzik denildiğinde akla gelen tek isim… Jazz ve Türküler kapsamında “Echoes of Anatolia - Anadolu’nun Yankıları” projesini, Grand Union Youth Orchestrası ile London Jazz Festivalinde muhteşem yorumlayarak Avrupa Birliği tarafından “Kültür Elçisi” unvanıyla onurlandırılan Dünya Sanatçımız, 24. Dönem CHP İstanbul Milletvekilimiz ve müthiş Fenerbahçeli Sayın Sabahat Akkiraz hanımefendi ile harika bir renk daha katıldı “VIP Konuk” Klasiğimize…

Diyebilirim ki, akıp giden, bir nehir gibi Sayın Sabahat hanımla söyleşi yapmak… Su damlası gibi saydam, kulağa hoş gelen tatlı bir müzik melodisi gibi yaşama ait anlattıklarını dinlemek… Hele birde bazı konulara değinirken arada o lahuti sesiyle bir kuple de olsa yorumladığı Türkü resitaline değmeyin gitsin o derece yani… Karşı karşıya geldiğinizde enerjisini hissetmemek mümkün değil… Pozitif, tatlı, şen şakrak… Kompleks onda hiç yok… Sinir uçları açık… İnce mizah ve tatlı bir naifliği var ve çok gülüyorsunuz, zekâsı ve derin kültüründen etkileniyorsunuz, insana bir dolu duyguyu aynı anda yaşatıyor yani… Müthiş bir insani zarafeti ve inceliği var... Aynı zamanda zeki ve çalışkan; sadece zeki olmanın yetmeyeceğini biliyor, her şey için ciddi emek sarf ediyor. Türk Halk Müziği, Semahları, Deyişleri ve Barak müziğini kendi otantik yapısıyla sunmanın yanında, Pop-Jazz, Rock ve Klasik Müzik tarzlarıyla zenginleştiren müzik ve gösteri sanatlarının en özgün ve bol ödüllü taçsız kraliçesi… Hiç şüphesiz; akılda, zekâda, duyguda ve güzellikte Türkiye’nin en iddialı kadın betimlemesi ona çok yakışıyor… Yeryüzüne düşmüş bir meteor gibi parıl, parıl… Bir “Star Enerjisi” var onda her yere buram, buram yayılıyor… Starlığın elkitabında ne yazıyorsa, hepsini biliyor ve eksiksiz uyguluyor.

Her zaman röportaj vermiyor ve medyada yer almayı da pek sevmiyor… Eğer istese; “Global Arts” kapsamında, dünyaca ünlü müzik yapım şirketleri tarafından kaydedilip, uluslararası müzik marketlerinde satışa sunulan muhteşem CD’leri, dünyanın dört bir yanında verdiği yankı yaratan konserleri ve yaşam dediğimiz şu vadeli süreçte her objenin hikâyesini sıradan şeylerle değil, mühim tespitler yaparak adeta bir sosyolog tarzı değerlendirmeleriyle televizyon ekranlarının haber ve magazin programlarının vaz geçilmez bir fenomeni olup gider; o derece yani...  Ama o istemiyor… Sayın Sabahat hanımı bu röportaja bile ikna etmem çok zamanımı aldı ve zor oldu… Sadece Fenerbahçe sevgisinden dolayı zar, zor kabul ettirebildim.

Bir Halk Müziği Divası olmasına rağmen; Jazz ve Türküler içerikli hazırladığı projelerle, Londra, Paris, Dublin, Edinburgh ve Glasgow başta olmak üzere, Avrupa’nın önemli başkentleri ve büyük metropol şehirleri, okyanus ötesi ve Güney Amerika kıtasında dünya starlarının sahne aldığı büyük konser ve gösteri salonlarında, önemli Jazz festivalleri ve Rock Müzik organizasyonlarda büyük beğeni toplayarak konserler verip Premier ödüller almıştır. Londra Queen Elizabeth Hall’de “The Women's Tradition in Greek Poetry - Yunan Şiirinde Kadın Geleneği" projesi büyük ses getirip uluslararası arenalarda ödüllere layık görülmüştür. Etnik müziğin ve tiyatronun mabedi kabul edilen Paris Théâtre de la Ville Performans Sanatları Merkezinde ki Jazz enstrümanları ile Türkü konserinin canlı kayıt yapılarak tüm Avrupa’da satışa sunulması sonrası Fransız ve Belçika hükümetleri tarafından değerli sanatçımızın hayatı ve çalışmaları belgesel film yapılmıştır.

Türk Halk Müziği, Semahlar, Deyişler ve Barak müzik, Pop-Jazz, Rock ve Klasik Müziklerin üstadı, “Global Arts & Entertainment” dünyasının yadsınamaz kült ismi sanat ve düşence insanı olan Dünya Sanatçımız Sayın Sabahat Akkiraz hanımefendiyi siz değerli taraftarlarımız ağırlayıp; Çağdaş sanat kültürü, bilimsel yorumları, o fantastik sanat hayatı, naif albümleri ve muhteşem konserlerine, korkularından, hataları, keşkeleri ve itiraflarına, ilave olarak Sanat ve Entertainment dünyasından Fenerbahçe’ye kadar birçok şeyi dolu, dolu konuşup zevkle okuyacağınız ruhu çıplak bir röportaj yaptık. Söz hayatın ustasında… Keyifli dakikalar…

SORU: Sayın Sabahat Hanım, çağdaş sanat sektörünün önemli bir sanatçısı ve düşünce insanı olarak sizden öncelikle müziğin dünyadaki toplumsal bütünlük, sevgi ve barış üzerindeki önemini rica ederek söyleşimize zevkli bir konuyla başlayalım.     

YANIT: Öncelikle bu güzel röportaj için çok teşekkür ederim. Müzik aslında yüreğin sesidir. O yüzden Fransız ya da Türk ya da İngiliz veya Afrikalı o dili bilmese de müzik ile ortak bir dil kurabilir... Ortak bir ruh yakalayabilir. Ben yurtdışı festivallerimde uzun havalara ağlayan Fransızlar, halay çeken Brezilyalılar, coşku ile kendinden geçen İngilizler gördüm. O ortak müzik dili ruh diline dönüştüğünde elde olan obje sevgidir, barıştır. Bizim dilimiz de türkülerimiz de zaten bunun üzerinedir. Müzik dili gibi yürekten geçen bir sevgi ve barış dili tahsis edilseydi bugün yaşanan her çirkinlik ve kavganın yerini anlayış, hoş görü ve sevgi alabilirdi diye düşünüyorum. .

SORU: Sanat sosyolojisinin içinde din, töre, mitoloji, gelenek vb. toplumsal disiplinlerle müzik sanatı arasında nasıl bir etkileşim vardır?

YANIT: Müzik aslında ilk insandan bugüne kültürün kuşaktan kuşağa aktarılması, öğrenilmesi ve içselleştirilmesi için ana etkileşim aracıdır. Bin yıldır hayatımızın özetini aslında türkülerde bulmak mümkün. Müzik sözel kültürün şifrelenmiş aktarımlarını öğretmenin ve öğrenmenin de en kolay yolu. Binlerce yıl kutsal metinler, inanç böyle aktarıldı. Kuran’ı Kerim’i, İncil’i Tevrat’ı ezbere okuyabilen insanlar bunun için müziğin ritim dünyasını kullandı. Toplumları etkilemek, bir arada tutmak ve en önemlisi yönlendirmek için de müzik ana araçlardan birisi oldu. Kutsal ozanlar, ulu kişiler sözlerini müzik ile aktardı. Bu da gelecek için doğru metinlerin aktarılması için çok önemli unsur oldu.

SORU: Bir etnomüzikolog kimliğinizle dilerseniz biraz da Alevi ve Bektaşi Kültürünü konuşalım… İlk olarak; Alevi ve Bektaşi toplumunda ki inanç ve ibadet olgusunda inancın önemli bir bölümünü oluşturan “On İki İmam anlayışı” ve ritüelin uygulanmasında On İki Hizmet oluşumu hakkında yorumlarınızı rica edelim…

YANIT: Alevilik ve Bektaşilik kadim inançlar. Kökeni insanlık tarihi ile başlayan ama Anadolu’da şekillenirken kendi inanç temelini İslam üzerine kuran, Allah-Muhammed-Ali üçlemesi ile 40’lar makamı ile Batıni yolu tercih eden bir inanç. Ehli Beyt dediğimizi ve tarifi Hz Muhammed tarafından yapılan ve 12 İmamlara uzanan yol ana unsurlardan birisi olarak Alevilik ve Bektaşiliği belirler. Hz Ali ve Hz Fatma’nın soyundan yürüyen yol aynı aileden kabul edilen Dede ve Ocak modeli ile yüzyıllardır inancı şekillendirir. Bugün de 12 imam ve 12 hizmet; 12 sayısının insanlık tarihindeki önemine paralel olarak varlığını en canlı biçimde sürdürmektedir.

SORU: Bu hizmette inanç önderi olan “Dede” misyonu nelerdir?

YANIT: Dede, Hz Muhammed soyu olan Ehli Beyt soyundan gelen, ocak dediğimiz kutsal merkezlerin kurucularının devamıdır. Cem’i yürütmek, yolu sürmek ve Erkan’ı devam ettirmek görevleri onlara aittir. Toplumda saygı duyulan ve sözünün, davranışlarının bir karşılığı olan bu makam hala görevini devam ettirmektedir.

SORU: Dede’den sonra önemli bir yeri teşkil eden, müziğin ve sözel aktarımın sesli anlatımını yapan “Zâkir” ve yaygın olarak kullandığı enstrüman “Bağlama” içerikli ritüeller desem…

YANIT: Bağlama için çok güzel tabirler vardır Alevi Kültüründe; Telli Kur’an ve Merdan Yayı; gibi kavramlar bağlama için kullanılır. Cem ibadetinin ve sosyal yaşamın da ana enstrümanı olan bağlama kutsal kabul edilir. Bağlama çalanlar saygı görür ve önemsenir. Zakir ise cem ibadetinde dede ile birlikte görev yapan ve Cem’in belli bölümlerinde söylenen belirlenmiş makamları çalıp söyleyen kişidir. Bu kişi Dede’nin kendisi de olabilir ya da dede ile birlikte görev alan talip makamından birisi de olabilir. Yıllardır derleme yapan birisi olarak Zakirlerin inancı nasıl doğru ve eksiksiz aktardığına şahit olmak da benim şansım herhalde.

SORU: Alevi-Bektaşi müziğinde derin ifadelerin ve semiyolojik yaklaşımların ortaya çıktığı anlatı biçiminde ki, formlar, modlar, enstrümanlar, yaratım ve seslendirme gibi yapısal özellikleri içeren analitik çalışmaları neden göremiyoruz?

YANIT: Alevilik ile ilgili bilimsel süreç çok yavaş işliyor. Aslında son 100 yılda Alevilik ve Bektaşilik bu inancın içinden gelmeyen ve sadece gördüğünü yazmaya çalışanların eserleri ile anlatılmaya çalışıldı. Bu da birçok yanlış beyan ve görüş ortaya çıkardı. Yeni yeni bu inancın içinden gelen insanlar eserler üretiyor ama hala yeterli noktada değiliz. Müzik alanında Arif Sağ ve Erdal Erzincan önemli metotlar yazdılar. Panellerde bunları anlatmaya da çalışıyoruz. Ama hem sayımız az hem de siyasal bölünmüşlük önümüzde büyük bir engel olarak duruyor.

SORU: Alevi ve Bektaşi topluluklarının kültürleri ve dini inançları doğrultusunda çalıp söyledikleri; Semahların yurt sathında yayılışlarının Türk Halk Müziğindeki yeri ve kültürün bir parçası olmasında önemi nedir?

YANIT: Her yörenin kendi semahı zaten yöresel olarak biliniyordu. Ama ozanlarımızın, dedelerimizin ve bizim gibi aktarıcıların üretimleri ve aktarımları ile herkes tarafından bilinir hale geldi. Ortak dilimiz ve kültürümüz açısından semahların geniş kitleler ile buluşmasının sonuçları; birbirimizi daha iyi tanımak ve inancın tek tip değil farklı farklı olacağının anlaşılması açısından da önemlidir.

SORU: Türk Halk müziği, deyişler ve bağlamanın orijinal kaynağı aradığında hem kentte hem köyde çoğu zaman karşımıza Alevi olgusu çıkıyor gibi. Yorumlarınız…

YANIT: Sevgili Talip Özkan ile Paris’te uzun bir konuşma yapmıştık. Denizli’de saz öğrenmek istediğinde annesinin ayakkabıcı Hüseyin dediği bir tahtacı Türkmen’e kendisini gönderdiğini, yörede sadece Türkmenlerin saz çaldığını hatta annesinin ara sıra Hüseyin Ağa’ya söyle saz çalsın da dinleyelim dediğini anlattığını hatırlarım. Ama bu tip bir genelleme doğru olmaz. Anadolu’da Alevi de Sünni de hatta Ermeni de çok güzel saz çalar ve söyler. Bunların yüzlerce örneği var. Ama Alevi toplumunun inançsal kimliğinin de bir gereği olarak saz çalmak, Türkü söylemek çok önemlidir. Bugün ise popüler kültür dayatması ile Ege’de Akdeniz’de nerdeyse kendi türküleri yok olma yolunda bu da çok üzücü. Düğünlerini bile klavye ile yapan, dans etmek güzel de yöresel kimliğini kaybedip çiftetellisini, halayını devam ettiremeyenlerin olması üzücü.

SORU: Önceki zamanlarda deyişlere, türkülere kaynak olanlar usta çırak ilişkisi içinde yetişiyorlardı. Örneğin; Deyişler Cem evlerinde idrak ediliyordu, tekkelerin de elbette fonksiyonu vardı. Yani bir dönem böyle geçmişti. Şimdi de şehirlerde Cem evleri var. Şehrin Cem evlerinde bir Ali Ekber Çiçek,  bir Arif Sağ ve sizin derinliklerinizi taşıyabilecek sanatsal bir nesil yetişebiliyor mu?

YANIT: Her dönem kendi müziğini ve sanatçısını yetiştirecektir. Buna emin olmalı ve gençlere güvenmeli. Ha büyük ustalar çıkacak mı? Bunu bekleyip göreceğiz. Ama büyük ustalık sadece müzik ile olmaz. O bir yürek ve beyin işidir ki… İnşallah çıkacak büyük ustalar.

SORU: Ülkemizde “Türküler daha çok kırsal yörelere, köye aittir” görüşü vardır. Türkiye’deki bir takım sözde entelektüel kesim de genellikle türküleri gelişmemiş bulur. Hatta ilginçtir, garip ama gerçek bir olguya değinmenin şimdi tam zamanı bence; takvim yaprakları 1930’lu yılları gösterirken bu ülkede İçişleri Bakanlığı yapan bir zat, merhum Şükrü Kaya, bir genelgesinde sazı gerici bir alet olarak nitelendiriyor ve görüldüğü yerde yakılmasını istiyor. Sizce bu önyargı nereden kaynaklanıyor olabilir? Özümüzdeki ciddi bir kültür eksikliği diyebilir miyiz?

YANIT: Türküleri siyasi olarak düşman gören, kendinden saymayan hatta dinen yasak gören insanlar dün de vardı bugün de var. Saz Anadolu kültürünün temelidir. Gericiliğin değil ilericiliğin, aydınlığın simgesidir. Türküleri köy müziği görmek ise İstanbul türkülerine, şehir müziğinin önemli bir parçası olan ağıt, Türkü ve oyun havaları için ise cahillikten başka bir şey değildir. Popüler kültür dayatması ile bu fikrin oluşmasına katkı sunan “sözde türkücüleri” kötü örnekleri de unutmamak gerek. Ruhi Su bir şehirli ve opera sanatçısı idi ama türküleri hala söyleniyor. Bu olgununda unutulmaması gerekir diye düşünüyorum.

SORU: Şimdi biraz da kariyerinizden söyleşimize devam edelim… Müzisyen olma ve sanata yönlenme kararı almanızda sizi kim teşvik etti? İlkokul öğretmeniniz olabilir mi?  

YANIT: Aslında ailemizde benden öncede ozanlar ve kaynak Kişiler vardı. 5 yaşında babamın çalıştığı Tarsus Amerikan koleji bahçesinde türküler söylerken beni dinleyen ismini bilmediğim müzik öğretmeninin babama “kızınız sürekli türküler söylüyor ve çok güzel söylüyor. Aman gelecekte bu konuda onu destekleyin” demesi önemli bir destekti. Sonraları babamın ozan dostları; Feyzullah Çınar, Mahzuni, Davut Sulari ve Daimi’nin desteği, kuzenimin eşi Muhlis Akarsu’nun desteği unutulmaz. Şanslıydım yani.

SORU: Henüz 12 yaşındasınız Arif Sağ ve Orhan Gencebay’ın sazları eşliğinde ilk 45’lik plağınızı Mahmut Erdal ile çıkardınız, bu olgu o yaşlardaki bir çocuk için nasıl bir duygu ve heyecandı?

YANIT: 12 yaşında stüdyoya gitmek, Arif sağ ve Orhan Gencebay’ın bağlamalarına Türkü söyleyerek başlamak, 48 yıldır da buna devam etmek doğrusu masal gibi. Heyecanlıydım. Çekingendim. Ama sonuçta plak yapıyordum. Gazeteler Harika çocuk diye yazıyorlardı. Hepsi bir başlangıç için mükemmeldi. Elbette benim için güzel ve onur verici duygulardı bunlar.

SORU: Eğitim alt yapınızda bir Alman ekolü var çünkü eğitim hayatınızı Almanya’da tamamladınız. Bu süreçte müzikten hiç kopmadınız. Yurtdışında ki müzik çalışmalarınızı nasıl yürüttünüz?

YANIT: Gurbete çalışmaya giden ilk ailelerden birisi bizdik. Almanca öğrendik önce. Sonra okul. Ama yurtdışında yaşayan Türkler çoğaldıkça konserler arttı. Gelen ozanlar evlerimizde, konser salonlarında hep birlikte türküler söylüyor, ilk dernekleşme ve cem evi olgusu etrafında örgütleniliyordu. Bu olgu da daha çok müzik yapma alanı ve gelen ozanlardan, dedelerden daha çok eğitim almak demekti. Orada da kayıtlar yaptık, Alman radyolarında türküler söyledik. Bir nevi Anadolu muhabbeti Almanya’ya taşınmıştı.

SORU: Ustalarım dediğiniz; Feyzullah Çınar, Âşık Daimi, Davut Sulari ve Muhlis Akarsu’nun destekleriyle 1983 yılında ilk profesyonel albümüz "Şafak Söktü"yü Musa Eroğlu ile yaptınız. Albümün hikayesini sizden rica edelim…

YANIT: 80’lerin başında Türkiye’ye döndük. Siyasal olarak çok çatışmalı ve sonunda darbe ile biten bir süreçti. Musa Eroğlu komşumuzdu. Muhabbet albümünü daha kayıt ermemişlerdi. Anadolu plak için şafak söktü albümünü kaydettik. Feyzullah Çınar “Siyah Saçlarında Hatem Yüzlerin’’ türküsünü vermişti. Büyük beğeni topladı. Albümü daha sonra Uzelli şirketi satına aldı. Büyük rakamlar sattı. İçinden birçok gelecekte klasikleşecek eserler çıktı. Doğru bir başlangıçtı. Sonrası İstanbul’da Arif Sağ ve Şah plak ile yapacağımız beni ben yapan albümler oldu.

SORU: Albümlerinizde diğer derlenmiş eserlere de yer veriyorsunuz ama çoğunlukla kendi derlediğiniz türküleri, deyişleri ve uzun havaları seslendirmeniz de özel bir amacınız var mı ya da bu tarzınızla farklı bir mesaj mı vermek istiyorsunuz?

YANIT: Üretemeyen yok olmaya mahkûmdur. Bu her iş için böyledir. Ben 80’li yılların başından beri Anadolu’yu gezip kayıtlar yaptım, muhabbetlerde, Cemlerde bulundum. Kimsenin alamadığı eserler bana güvenilip verildi, bu güveni hiç kötüye kullanmadım. Halkın gerçekleri ve müziğine hiç ihanet etmedim. Özel melodilerin peşinde binlerce Km yollar gittim, bekledim, sabrettim, öğrendim ve aktardım. İnandığımı söyledim. Kimsenin cesaret edemediğini okudum. Satmaz bu albüm dediler aldırmadım, beğenmezler dediler önemsemedim. Ama sonuçta albümler 20’den fazla ülkede basıldı. Milyonlarca sattı. Her yıl yüzden fazla konser yapan bir sanatçı oldum. Bunu istemiştim. Bunu yaptım.

SORU: Sizi Avrupa'da ilk keşfeden Oris\Londra Caz Festivali Direktörü Tony Haynes oldu. Sonrasında, Dünyanın pek çok yerinde ünlü müzisyenlerle önemli konserler vermek size neler kattı? önce buradan başlayalım…

YANIT: Müzisyen için ortak dil müziktir. Ben kendi müziğime çok güvendim. Müzisyenliğime de. Benim yapacak müziğim, söylenecek türkülerim vardı. Yabancı müzisyen dostların da aynı şekilde ortak bir dil yarattık. Başka kültürlerle kültürümüzü buluşturmak, köprüler kurmak, Gönüllere girmek, Türk sanatçıların hayallerinde bile ismini telaffuz etmedikleri salonlarda konserler yapmak, dünyanın en büyük şehirlerinin sokaklarında resimleriniz ve isminiz, gazetelerde röportajlar bu birlikteliklerin sonucudur. Bu yola girdiğimizde de çok ileri geri konuşanlar oldu. Sadece konuşup üretemeyen zavallılara hiç aldırmadım. Onları kimse duymaz zaten kendileri gibi olanların dışında.

SORU: Takvim yaprakları 1996 yılını gösterirken; London Jazz Festivaline davet edilip, Jazz ve Türküler kapsamında Grand Union Youth Orchestrası ile “Echoes of Anatolia - Anadolu’nun Yankıları” ilk uluslararası önem arz eden projenizdi; yorumlarınız…

YANIT: Jazz gibi dünyanın en özgürlükçü müziğine türküler ile katılmak, bağlamamızın yanına, trompetler, saxaphone, “saksofon”’lar davullar ile yeni düzenlemeler yapılması çok heyecan verici ve bana çok yeniydi. Ben Anadolu’yu yansıtıyordum onlar kendi dünyalarını. Ortak dilimizde müzikti. Türkülerin muhteşemliği ile büyük bir etki yarattı. Kendi dalında bir Türk kadın müzisyenin ilk çalışması olması açısından da önemlidir.

SORU: Avrupa’nın önemli başkentleri ve büyük metropol şehirleri, hatta okyanus ötesi ve Güney Amerika kıtasında dünya starlarının sahne aldığı büyük konser ve gösteri salonlarında, önemli Jazz festivalleri ve Rock Müzik organizasyonlarda büyük beğeni toplayan konserler verip, Sabahat Akkiraz ismini bir dünya markası yapmak nasıl bir çalışmanın ödülüydü acaba?

YANIT: Allah, bana bir yetenek vermişti. Ben de onu en doğru biçimde kullanmaya çalıştım. Bir ülkenin sanatçısı olmaktansa dünyanın sanatçısı olmak istedim. Kariyerimin en önemli başarısı; yaptıklarımın benim dalımda benden önce hiçbir kadın sanatçı tarafından yapılmamış olmasıydı. Ben bir kadının bunu başarabileceğini de göstermek istedim. Ustalarım ve dinleyicilerimin büyük desteği, çalıştığım müzisyenlerin harikuladeliği ve pek tabii benimde agresif çalışmalarımla amacımıza küçük de olsa ulaştık.

SORU: Uluslararası arenalarda büyük ses getiren ve “Premier” ödüllere layık görülen Londra Queen Elizabeth Hall’de “The Women's Tradition in Greek Poetry - Yunan Şiirinde Kadın Geleneği" projesiniz için neler söylersiniz?

YANIT: Bir geleneksel kadın müzisyenler festivali idi. Kardeşim Cemal AKKİRAZ ile solo konser yapmıştık. Geleneğimizin en sade hali ile gerçekleşen konserimiz çok da ses getirmişti. BBC ile ilk röportajımı bu konserin kulisinde yapmıştım.

SORU: Sizi böylesine uluslararası arenalarda ön plana çıkartıp büyük ödüllerle buluşturan Türk Halk Müziği, Semahları, Deyişleri ve Barak müziğini kendi otantik yapısıyla sunmanın yanında, Pop-Jazz, Rock ve Klasik Müzik tarzlarıyla zenginleştirerek batı soundu içine oturtup Cover türkülere farklı bir sanatsal değer katmak fikri nereden aklınıza geldi desem…

YANIT: Müzik dallarının kardeş olduğuna inanan birisiyim. İtiraf etmek gerekirse çok tutucudur bizim camiamız. Ama söyleyecek türkün ve yeteneğinde varsa neden herkesin farklı beğenilerini de türkülerimiz ile buluşturmayayım dedim. Kardeşim Hasan da bu konuda doğru kişiler ile yol arkadaşlığı yapmamızı sağladı; Grand Union Orchestra, Thomas Quasthoff, Orient Expressions, Jaspering De Jong, Mercan Dede gibi birçok önemli müzisyen ile ortak çalışmalar yaptık. Gelecek orada.

SORU: Etnik müziğin ve tiyatronun mabedi kabul edilen Paris Théâtre de la Ville Performans Sanatları Merkezinde ki Jazz enstrümanları ile Türkü konserinizin canlı kaydı yapılarak tüm Avrupa’da satışa sunulması sonrası Fransız ve Belçika hükümetleri tarafından hayatınız ve çalışmalarınızı içeren bir belgesel filminiz de yapıldı. Başarı öykünüzü sizden dinleyelim?

YANIT: Aslında ben sadece türküleri kaydeden, aktaran birisiyim. Yeteneğim ve ekibim ile doğru işler yapmaya çalışıyorum. Belgesellerim hem ülkemde hem yurtdışında birçok kez çekildi. Hayatımız tezlere konu oldu. Ama ben hep aynı müzisyen, kendi işimi yapan ve üreten Sabahat olmaya çalıştım. Gerisi ise kendiliğinden gelen süreçler oldu. Hala Mezzo ya da Performance gibi Televizyon müzik kanallarında belgesellerime rastlıyorum. Tabii bu olgular hem kendim hem türkülerim için çok mutluluk verici…

SORU: 30'a yakın albüm, 1000'i geçen derlemeler, sayısız yerli ve yabancı ülkelerdeki konserler derken, şimdi geliyoruz son albümüz olan, Amerika, Kanada, Ankara, İstanbul'da kayıtları yapılan, müzik dünyasının başarılı isimleriyle yapmış olduğunuz düetleri içeren ve sevenlerinizin oldukça beğenisini toplayan “Sabahat Akkiraz & Dostları 47” albümünüze… Haydi, anlat bakalım…

YANIT: Orhan Gencebay ile Arif sağ 12 yaşımda ilk stüdyo kayıtımın hangi tarihte yapıldığını konuşuyorlardı. 1970 dediler. 47 yıl olmuş dedik. Neden albümünü yapmıyoruz diye de konuştuk. Sony müzik, Median Edisyon ve AKKİRAZ müzik olarak dostlarımı bir araya getirdik, sadece Türkü dünyasının değil alternatif müzik ustalarını da bir araya getirdiğimiz sıra dışı bir albüm oldu. Arif sağ ve Orhan Gencebay 30 yıl sonra ilk kez tekrar birlikte bağlama çaldılar. Birçok ilkler yaşandı. Farklı ve bir araya gelemez denen birçok müzisyen ile birlikte olduk. Zaten benim işim de bu değil mi yani...

SORU: Albümün ilk klipini Hüsnü Şenlendirici ile “Ah Aşk” isimli hem de bir Türk Sanat Müziği parçanıza çektiniz ve Klip çok beğeniliyor. Nasıl geçti klip çekimleri?

YANIT: Bir sanat müziği şarkısı okumamıştım hiç. Hüsnü ile bizim Hasan’ın çok sevdiği bir şarkıydı “Ah Aşk”. Klarnet ile de çok güzel oldu. Klip yapalım herkesle paylaşalım dedik. Leyla Gencer Opera ve konser merkezinde çekimlerini yaptık. Aslında kısa bir sürede çok eğlendiğimiz bir klip oldu. Hüsnü Şenlendirici gibi gerçekten büyük bir klarnet ustası ile çalışmak da çok anlamlıydı.

SORU: Söz “Sabahat Akkiraz & Dostları 47” albümünüz ve 47 yıllık sanat yaşamınızdan açılmışken bu 47 yıla neler sığdırdınız? Desem…

YANIT: Sevgi… Tek kelime ile. Çünkü sevgi yoksa hiç bir şey olamaz. Gerisi teferruat.

SORU: Sizin bir de yazarlık yönünüz var, “Happa Ninenin Masalları” adında Çerçeve Yayın'dan bir masal kitabınız çıkmıştı ve okurlar tarafından çok beğenildi… Benzeri çalışmalarınız olacak mı?

YANIT: Yeğenim doğduğunda ona hep masal kitaplarından masallar okudum. Sonra ninemin anlattığı masalları anlattığımda sürekli onları tekrar tekrar istedi. Neden herkes çocuklarına bu masalları okumasın fikrinden çıktı masal kitabımız ortaya. Kız kardeşim Fatoş ile birlikte aldık elimize kâğıt ve kalemi. Başladık yazmaya. Yayınlanan ilk kitaptı. 2 tane daha var masal kitabımız. Sonra derleme çalışmalarında yemekler de öğrenmeye başladım. Sonra İsveç’te tatlı ekşi köfteler yiyip burada Televizyon programlarında anlatınca. Bizde yok bunlar diyen spiker hanıma “neden olmasın” Anadolu’da en güzeli var deyip anlatmaya başlayınca bir de yemek kitabı fikri doğdu. O da sırada bakalım.

SORU: Ve Siyaset diyoruz…  AK Partinin tekliflerine rağmen 24. Dönem CHP İstanbul Milletvekili oldunuz… Soma maden kazasına kadar Meclis’te komisyonlar, teklifler, önergeler, alan çalışmaları, örgütlenme vb. gibi ciddi hizmetler yaptınız… Soma maden faciasının ardından siyasi duyarsızlığı protesto etmek amacıyla milletvekilliğinden istifa ettiniz… Neler söylemek istersiniz?

YANIT: Siyaset, yaptığımız müzik dâhil bizim hayatımızın bir parçası idi. Sayın Erdoğan partisinde siyaset yapmam için çok da ısrar etti hatta beni ülkemizin 13 ortak değerinden birisi olarak anlatırdı. Ama ben siyasi dünyası sol ve Kemalist olan birisi olarak CHP ile yürüdüm. Elimden geleni yaptım. Muhalefette olmamıza rağmen kanun teklifi bile geçirdim. Ama Soma maden faciası benim Sivas katliamından sonraki en büyük trajedim oldu. Siyasiler katledilen 301 madenci yerine koltuklarına sarılınca benden bu kadar dedim. Zaten ilk seçimde de aday olmadım. Her partinin teklifine rağmen bu kadar dedim. Pişman mıyım? Hayır. Ama siyasetçilerin dünyasının bu gerçekler beni o camiadan soğuttu.

SORU: Dilerseniz birazda lifestyle, yaşam tarzınıza geçelim Kendinizi nasıl tanımlarsınız’?

YANIT:  Sevgi dolu ve gülen bir kadın… Zaten hayatı da böyle anlamlandırabiliriz.

SORU: Peki; Çevreniz sizi nasıl tanımlar?

YANIT: Sakin, mutlu ve gülen bir kadın olarak...

SORU: Umutsuzluğa kapılır mısınız?

YANIT: Hayır. Bir deyişte olduğu gibi; “Niye gam çekersin divane Gönül Allah bir, Muhammed, Ali variken”

SORU: Nelerden korkarsınız?

YANIT: Yalanlardan.

.SORU: Keşkeler Türk toplumunda adeta bir tradisyoneldir. Keşkeleriniz oldu mu?

YANIT: Fazla yabancı dil öğrenememek, Almanca dışında başka bir dil öğrenememek tek keşkemdir.

SORU: Vazgeçilmezleriniz nelerdir?

YANIT: Türküler, ailem, Anadolu ve inancım.

SORU: Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk desem…

YANIT: Can içinde Canan ve ölümsüz önder…

SORU: Karakterinizi hangi renkle tanımlarsınız?

YANIT:  Turkuaz. Brezilya’da bir gazeteci bana müziğinizin rengi ne dediğinde; Turkuaz demiştim. Anadolu’nun rengidir çünkü.

SORU: Ne tür müzikler dinlersiniz?

YANIT:  İyi olan her müziği dinlerim. Ama Türkü canımdır.

SORU: Damak tadı ve lezzet zevkleriniz nasıl size hitap eden dünya mutfaklarından hangi yemek ve içkileri sever ve önerirsiniz?

YANIT: Az içki içerim ama şaraplar güzeldir. Yemek ise kişiseldir. Ben Anadolu mutfağı ile karışık tatları severim. Ekşi tatlı gibi mesela… Ama dedim ya yemek işi kişiseldir. Herkes kendi doğrusunu ve seveceğini kolayca buluruz

SORU: Yaşamınız filme alınsa hangi türde olurdu?

YANIT: Belgesel. Çok özel anılar ve kutsal kişiler var…

SORU: Ve şimdide geçiyoruz Fenerbahçe’ye. Nasıl Fenerbahçeli oldunuz ve Fenerbahçeli olmak nasıl bir duygu?

YANIT: Kardeşlerim Cemal AKKİRAZ ve Hasan AKKİRAZ evdeki Beşiktaş baskısına rağmen Fenerbahçelidir. Almanya’nın efsane kadrosu ile 1974 dünya kupasını aldığında sabahlara kadar Almanya’da futbol izlerdik. Futbolu severdik. Cemal bir gün bana bir Fenerbahçe forması aldı ve Fenerbahçeliliğimiz evde belgelendi. Cemil Turan seven bir kuşaktık. Atatürk’ün takımı, ilericiliğin takımı son süreçte Fetö’nün karşısında dik duran direncin takımı. Bir taraftar daha ne ister.

SORU: Fenerbahçe’nin maçlarını ne ölçüde takip edebiliyorsunuz?

YANIT: Galatasaray ile olan maçları evde izleniyorum. Kardeşlerim ile hafta sonu ne kadar evde olabilirsem takip ediyorum. Ama genelde konserlere denk geliyor. Olsun Fenerbahçeliyiz ya o, yeter bize.

SORU:  Sayın Sabahat Akkiraz perspektifinden genel bir Fenerbahçe yorumu rica etsem…

YANIT: Büyük takım olmak büyük sanatçı olmak gibidir. Ne herkesi mutlu edebilirsiniz ne de herkes tarafından sevilirsiniz. 3 Temmuz’u başka takımlar yaşasaydı bugün çakıl taşları bile yoktu. Olaya bir de bu yönden bakılmasında büyük fayda olacağını düşünüyorum. Eleştirilen Fenerbahçe’nin bugün ki durumu bile başarıdır. En azından bir “Para ve Prestij Ligi” olan Şampiyonlar Ligine katılım başarısı sağlandı. Eh bu da güzel… Bu sezon bir takım stratejik hatalar olmasa ve biraz da futbol şansımız olsaydı mutlu sona erişebilirdik. Ama olmadı sağlık olsun. Bu arada 4 yıldır kupamız yok. Özlemle bekliyoruz, yani... Aykut hocayı severim. Benim gibi sakin insandır. Sakin insanlar iyi ve güvenilir bireylerdir. Hayat uzun bir maratondur. Fenerbahçe’miz,  bu güne kadar olduğu gibi bundan sonra da daha çok başarılar, şampiyonluklara imza atacaktır. Yeter ki Allah sağlık versin, gerisi gelir…

Bu keyifli söyleşimizin finalinde; dilerseniz Fenerbahçe camiasına, Büyük Başkanımız Sayın Aziz YILDIRIM beyefendiye ve taraftarlarımıza iletmek istediğiniz mesajlarınızı ve son sözlerinizi alarak röportajımızı sonlandıralım.

Ülkemizde hayat her geçen gün daha da sıkıntılı hal alırken Aziz Bey’e ve takımımıza yapılan Feto saldırısı karşısındaki dik duruşumuz hayatımızı biraz da olsa yaşanır kılıyor. Fenerbahçe camiasının, demokrasi ve cumhuriyet değerlerine bağlılığı ve bu uğurda verdiği mücadele herkes tarafından takdir edilmiştir bence. Başkanımızın verdiği örnek mücadele ve gösterdiği direnç, tüm Fenerbahçe camiası için de bir gurur vesilesi olmuştur. Buradan kendisine selam olsun… Hacıbektaş Veli’nin dediği gibi “bir olursak, iri olursak, diri olursak” sadece camiamız için değil ülkemiz için güzellikler kazanabiliriz. Çok hoş ve naif bir söyleşi oldu, tüm camiamıza sevgi ve  saygılarımı iletiyor, teşekkür ediyorum...