Spor Yazarı | FIFA Players' Agent

Dr. Öğr. Üyesi Sedat Hayran

SAYIN SERAY SEVER.

Ona bakıp bir dolu meslekler yakıştırabilirsiniz. Ancak o; Global gösteri sanatları için yaratılmış oyuncu, yapımcı, yönetmen, gazeteci, şarkıcı, astrolog, yaşam koçluğu ve kurumsal danışman gibi tanrı vergisi yetenekleriyle Tiyatro, Sinema, Televizyon, Müzik ve İş dünyasının gönüllerde iz bırakan en özgün isimlerden bol ödüllü çok boyutlu özel bir marka. Gözünde ışık olan, içini temiz tutmaya çalışan, müthiş bir cemiyet hanımefendisi. İlginçtir ki yurtdışında daha çok tanınıyor, hakkında müthiş övgüler yazılıyor, konferanstan konferansa çağrılıyor. Sophie Marceau mu desek, Isabelle Adjani mi? Bazen de Juliette Binoche gibi. Müthiş korteksinin yanında tuhafta bir güzelliği var deniz gözlü Seray Sever hanımefendinin. Çok açık. Perdesi yok. Filtresi yok. Gözünü dikiyor anlatıyor. Gözünü dikiyor, soruyor. Ve çok güzel gülüyor. Gülünce gözleri kayboluyor. Ve çok iyi röportajcı. Meraklı. Ve özgür, çok özgür. O kadar ki, “Hayatta bana en çok heyecan veren duygu özgürlük” diyor. Aynı zamanda müthiş bir Fenerbahçe aşığı olan Dünya Sanatçımız, Sayın Seray Sever hanımefendi bu ayki konuğumuz oldu.

  

İnsan o gözlere dalıp gidiyor. Yok, böyle derin bakışlar! Hani bir zamanlar National Geographic fotoğrafçısı Afgan bir kızı çekmişti, işte öyle güzel, konuşan gözler onunki... Pek çok diziden, sanat ve cemiyet etkinliklerinden tanıyorsunuz onu. Scarlett Johansson gibi muhteşem bir “Vamp Kadın”…  Ayrıca Saf ve temiz. Çok da açık, ne sorarsanız yanıt veriyor, “Başıma bir şey gelir” diye düşünmeyecek kadar da cesur… Ve iddialı…

Bir yıldız o… Sanatsal ve kurumsal kariyeri olmasa da bir yıldız. Çünkü parlıyor. Görmemek için kör olmak gerekiyor. Gözlerinin içi gülüyor, çocuksu ruhu, yaratıcılığı ve ışıltılı karakteri her zaman dışına vuruyor. İyilik, güzellik ve zeka akıyor ondan. Hep daha gelişmek için uğraşıyor. Hep farklıydı, yaptığı müzik de, oynadığı oyun da, yazdığı yazılar da kafasını yorduğu meseleler de... Tatlı bir uzaylı o… Bayılıyorum böyle insanlara. Kimselere benzememelerine. Herkesin birbirine benzediği bu ülkede, Sayın Seray hanım, hep mavi gözlü, hayalperest bir ayrıkotu gibi bir şey vallahi…

Ayrıca TÜBİTAK Matematik ödüllü akademik kariyerli de bir insan. Boğaziçi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Ekonomi Bölümü mezunu. 1980-1999 dönemleri arası Özal’lı yılların popülaritesi yüksek şu meşhur iktisat oyunu olan “Optimal Kur, Düşük Faiz Modeli” öncülerinden… İş kurmak ve istihdam yaratmak nedir? Ülke ekonomisine nasıl katma değerler sağlanır? gibi önemli konular için, iş dünyasının yüzlerce üyesiyle akıl sofraları kuran, fikirlerini ve iletişimini eğlendirici şekilde anlatarak iş dünyasının önde gelen patron ve patronajlarına “Yaşam Koçluğu” yapan kurumsal bir danışman. Sanat kariyerine ise, Üniversite yıllarının başında hobi amaçlı reklamlarda oyuncu olarak başlayıp bugünlere kadar geldi. El attığı her işin hakkını veren ya da hakkını veremeyeceği hiçbir işe el atmayan çok saygın bir insan.

Sunuculuk, oyunculuk, gazetecilik ve yapımcılık, eğitmenlik… Her parmağında bir marifeti var değerli sanatçımızın. Şimdi de bir sürpriz yaparak astroloji merakını profesyonel bir platforma taşıyor. “Hayatın şifresi gökyüzünde gizli” diyen ve bir astroloji okulu açmaya hazırlanan Sayın Seray Sever hanım efendiyi siz değerli taraftarlarımız için; bu ayın konuğu ettik. Çağdaş sanat kültürü, bilimsel yorumları ve astroloji metodundan, o fantastik sanat hayatı ve naif albümüne, korkularından, hataları, keşkeleri ve itiraflarına, ilave olarak Entertainment dünyasından Fenerbahçe’ye kadar birçok şeyi dolu, dolu konuşup zevkle okuyacağınız ruhu çıplak bir röportaj yaptık.

  

SORU: Sayın Seray Hanım; önce ekonomi diyoruz. Bir ekonomist olarak sizden öncelikle üreten bir Türkiye için optimal kur, düşük faiz modelinin üretime katkısındaki yorumlarınızı rica ederek röportajımıza başlayalım.

YANIT: Rekabetçi bir reel kur politikasında, optimal kur tercihi ve ekonominin diğer değişkenleri sabit olmak kaydıyla da düşük faiz yöntemi iyi bir ekonomik modellerdir. Ancak bunlar teorik saptamadır yani (optimal kur, düşük faiz modeli) tamamen bir para politikasıdır. Ekonominin ise iki yönü vardır. Birisi üretim, diğeri ise parasal boyutudur. Üretim yönü somuttur. Bunlar; miktar, kilo, adet vb. gibi objelerdir. Parasal yönü ise soyuttur. Paranın değerini belirleyen yegâne olgu ise üretim gücüdür. Şimdi basit bir denklem kuralım; örneğin bir ürün üretimi yaparsınız, birim fiyatı 1.-TL olur. 100 adet üretirseniz 100.-TL kazanırsınız. Bunu 200 adete çıkartırsanız birim fiyat 50 kuruşa düşer, ama ürün kapasitesini 50 adete düşürürseniz o vakit birim fiyat 2.-TL olur. Demek ki, paranın değerini belirleyen asıl unsur üretimin gücüdür. Optimal yani yüksek kur modeli ithalatı azaltır, ithal mallar pahalı olduğundan tüketim endeksi iç piyasaya yani yerli ucuz üretime doğru yön kırar. Üretim finansmanın ucuz olması yani düşük faizli dış fon kaynak kullanımı ise üretim kapasitesini artırır. Kapasite artınca yukarıdaki verdiğim örnek gereği fiyatlar ucuzlar. Toparlarsak Rekabetçi bir kur politikası izlemek ve düşük faiz modelini benimsemek bizim gibi gelişmekte olan ülke için yani üreten bir Türkiye için faydalı, hatta elzemdir. Ancak ekonominin çok değişkenleri vardır. Ben bu açıklamayı sorunuz gereği üretim bazında değerlendiriyorum. Bu model siyasi mekanizmanın makroekonomi konjonktürüne göre müsaade etmesine endekslidir. Şeklinde özetleyebilirim.

SORU: Üretim yerine parasal dizaynlı bir ekonomik kalkınma programına inanıyor musunuz?

YANIT: Hayır inanmıyorum. Ne güzel bir soru böyle, bak şimdi aklıma Prof. Dr. Sayın Osman Altuğ hocayı getirdin yahu… Buradan kendisine selam olsun. Hem bilgilenelim hem de biraz gülelim haydi bakalım başlıyoruz. Bu konuda hoca derki; “bu model tam bir üçkâğıt ekonomisidir.” Yani; Döviz, Faiz Borsa… Evet, üç tane kâğıdı kastediyor hoca ve haklı. Ayrıca üstü kapalı olarakta finans dünyasında dönen manipülasyonları kendisine özgü o ince zekasıyla kamuoyuna hissettirmeyi de ihmal etmiyor hani… Dünyada üç güzel ses vardır. Su sesi, para sesi, kadın sesi evet bunlar kulağa çok hoş gelir. Ama en önemli ses makine sesidir, yani üretimin sesidir.  Ekonominin üretim yanıyla uğraşmak elbette zordur. Ancak üretimi göz ardı eden her hangi bir ülke de kendisini üçkâğıt ekonomisine teslim eder ve iflah olmaz. Üretmeden büyüyen, kalkınan bir ülkeden söz edemezsiniz. Dünyada böyle bir kalkınma modeli yok. O tür ülkelerde büyüme ekonomik anlamda değil, borç anlamındadır. Para dizaynlı ekonomilerde üretim yoktur. Üretim olmayınca bütçe açık, ödemeler dengesi açık, bankaların ve hazinenin pozisyonları açık, ekonomiye önden bakarsınız açık, arkadan bakarsınız açık. O zaman da sorarlar adama “Nasıl bir ekonomi bu?” diye… Yanıtta açık,  Bu bir striptiz ekonomisidir. Şaka bir yana Finansın altın kuralı; "Paranın yolunu izle gerçeğe ulaş" sloganıdır. Paranın yönü ise üretimden geçer. Sağlam bir yatırım, kaliteli üretim, doğru bir pazarlama stratejisi ve objektif paylaşım. İşte bütün dava budur.

SORU: Harika süper gidiyoruz vallahi, bir de şu Türk ekonomisinin önemli oyuncuları olan büyük ölçekli modern işletmeler ve KOBİ’ler, Türk ekonomisine katma değerleri sizce nasıl yaratmalıdır?

YANIT: Bu da güzel bir soru. Burada iki önemli rol model var. Birisi Devletin alacağı aksiyonlar, diğeri büyük ölçekli modern işletmeler ve KOBİ’ler gibi, piyasa aktörlerinin alacağı aksiyonlardır. Devlet tarafından; daha az vergi, daha az bürokrasi, rekabet edebilirliği artırmak, bilgi ve iletişim teknolojilerinin yaygın kullanımını gerçekleştirerek yenilikçiliği desteklemek, yatırıma teşvik desteği vermek ve kayıtlı ekonomi yaratmaktır. Eğer devlet kayıtlı ekonomiye geçmezse bu aksiyonların hepsi boştur. Piyasa aktörlerinin faaliyet gelirlerinin yerine faiz ya da kaynağı belli olmayan gelirine göz yumar, “Vergi alma oy al” politikasına prim tanırsa bu iş olmaz ve o vakit zihniyet “Götürene maşallah, götüremeyene bir dahaki sefere inşallah” politikası olur. O nedenle önce devlet üstüne düşen görevini gereği gibi yapmalıdır. Her zaman piyasayı izlemeli, tehlikeli gelişmeler karşısında nokta vuruş tedbirleri almalıdır. Piyasa aktörleri olan büyük ölçekli modern işletmeler ve KOBİ’lerin Türk ekonomisine verebilecekleri en önemli katma değerleri ise ekonomik kalkınma ve istihdam sorunlarına yönelik çözüm projeleri üretmeleridir. Etkin proje yönetimlerini kısıtlı zaman, maliyet ve teknik durumları dikkate alarak, projelerin en etkin bir biçimde gerçekleşebilmesi için insan gücü, araç, gereç, materyal gibi kaynakların planlanması, yönetilmesi ve kontrol edilmesi işlevlerini iyi icra etmeleridir. Bu bağlamda;  Ar-Ge çalışmaları, inovasyon, marka oluşturma ve tasarım gibi rekabet güçlerini artırıcı noktalarda kendi iç dinamiklerini geliştirmeleridir. Uluslararası normlara uygun mal ve hizmet üretme yeteneklerini ön plana çıkartarak dünya pazarlarına ve küresel müşteri taleplerine duyarlı olmaları, pazar ve ürün geliştirme, teknolojik yeniliklere ve değişime açık olmaları, ulusal ve uluslararası alanlarda işbirliği yapma ve kurumsal yönetişim ilkelerine muktedirlikleri önem arz etmektedir. Yoksa dostlar alış verişte görsün misali üretilen projelerle bir yere varılamaz.

SORU: Transformasyon geçiren dünya ekonomilerde, uluslararası şirketlerin rekabet stratejileri ve politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

YANIT:  Küreselleşen bir dünyada artık ülkeler arası sınırlar kalkmıştır. Üretilen mal ya da hizmetlerin dünya markası olmasının önemi artmıştır. Dolayısıyla şirketler uluslararası pazarlara açılırken, oradaki rizikolardan korunmaları ve fırsat avından iyi yararlanmaları için pazarlar üzerindeki kontrol düzeyi ile yüklenecekleri risk arasında uygun stratejiyi belirlemek durumundadırlar. Burada önemli olan, içinde bulunulan sektör, coğrafi konum, girilecek pazarın riskleri ve karşılaşılabilecek engeller göz önüne alınarak en uygun giriş stratejisinin belirlenmesidir. En uygun giriş stratejisinin belirlenebilmesi her yöntemin avantaj ve dezavantajlarının iyi bilinmesine bu avantaj ve dezavantajların şirketlerin üstün ve zayıf yönleri ile karşılaştırılmasına bağlıdır. Küresel konjonktüre bakıldığında; örneğin, dün adını bilmediğimiz 5 ile 10 yıllık geçmişe sahip şirketlerin bir anda asırlık devlerden daha değerli hale gelebildiğini görebiliyoruz, yani sürpriz olmuyor. Çünkü, dünya her anlamda transformasyon geçirmektedir ve bunun etkisi gerek ekonomik gerekse sosyal anlamda insanların hayatlarını değiştirmeye devam edecektir. Bu değişimlerde yatan fırsatların ilgili şirketler ile olan kesişmeleri; bazen yeni işlerin doğmasına neden olarak yeni denizlere yelken açarken bazen de yok olmalarına zemin tutacak çukurlara sebep olabiliyor. Hatırlayalım bir zamanlar dünyanın en büyük şirketleri; Lehman Brothers, Washington Mutual, General Motors ve daha niceleri vardı… Hani neredeler şimdi, yok olup gittiler… “Dimyat`a pirince giderken evdeki bulgurdan da olma." Hesabı. Bu hayat böyle işte… Ekonominin kuralları kati ve acımasızdır…

SORU: Güçlü bir Türk ekonomisi yaratılmasında özel sektörün önemini nasıl yorumlarsınız?

YANIT: Soruya yanıt vermeden önce şöyle geçmişe dönüp bir bakalım. Aradan uzun yıllar geçti ancak hatırladıkça daha dün gibi tazeliyor. Türkiye geçmişte çok siyasi sorumsuzluklara tanık oldu. Dolayısıyla bu negatiflik Türk ekonomisini derinden etkiledi. Ekonomideki güçlü alanlar, kolonlar zayıfladı. Sadece kurlar, piyasalar değil, diğer faktörler de kötüleşti. O dönemler Türk ekonomisi hakikaten kapalı bir kutuydu. Şimdi ise dünya ekonomisi ile entegre halindedir. Belki bizler içeride pek fark edemiyoruz ancak dışarıdan Avrupa merkezli Türkiye’ye bakıldığında o günlerden bugünlere bariz bir iyileşme dikkatlerden kaçmıyor. Yani, Türkiye aynı Türkiye değil.  Türkiye’nin bugün çok güçlü bir özel sektörü var. Son dönemde yaşadıklarımıza rağmen hem içeriden hem dışarıdan, “hala yıkılmadık” diyebiliyorsak bunda Türkiye’nin güçlü özel sektörünün ciddi payı var. Özel sektör vatanını çok seven iş insanlarından oluşuyor. İş dünyasındaki tüm dalgalanmalara karşı özel sektör kendisini bir şekilde koruyor, riski de göğüslüyor. Türkiye’ye karşı sorumluluğu düşünüp motivasyonunu kaybetmeden çalışan ve ülke ekonomisine katma değer yaratan müthiş bir özel sektör var. Kimse bunu göz ardı edemez. Özel sektör,  Türkiye ve Türk ekonomisi için önemli bir değer. Eğer Özel sektör, fazla yıpratılmaz ve ayrıştırmalar içine çekilmezse tüm unsurları ile güçlü bir Türk ekonomisinin en önemli ve en büyük lokomotifi olmaya devam edecektir. Rahmetli Çetin Altan’ın deyimiyle ya enseyi karartmamak lazım ya da Albert Einstein’ın “In the middle of difficulty lies opportunity” sözünü hep akılda tutulmalı.

  

SORU: Ve Reklamlar; Hayatın kesitlerinde saklı olan, sosyal ve ekonomik yaşam standartlarının özlemini kurgulayan reklamların, insan yaşamındaki yeri ve kültürün bir parçası olmasındaki görüşleriniz…

YANIT: Kapitalizmin getirdiği yeniliklerden biri ve iletişim çağının her türlü materyalinde yer alan somut bir realite olarak hayatımıza girmektedir. Kültürel, sosyal, ekonomik ve psikolojik etkileriyle kaçınılmaz olarak karşımıza duruyor öyle ki reklamlara rastlamadığımız hayatımızın hiçbir alanı yok gibi. Günümüzde sinema tuvaletlerindeki film afişlerinden uçakların üzerindeki operatör reklamlarına kadar her yerde karşımıza çıkıyor. Görsel iletişim araçlarında birinci sırada gelen televizyon, tamamen reklamlar sayesinde bugünkü işlerliğini kazanabilmiş ve koruyabilmektedir. Bütün diziler, programlar ve benzeri yayınlar aslında birer ticari reklamı oluşturuyor. Örneğin bir televizyon dizisi; biz izleyiciler için rutin şekilde takip edilen bir program olurken, dizi oyuncusu için meslek, yapımcı için kar amaçlı bir ürün, yayıncı kuruluş içinse tamamen reklam gelirine endeksli bir olgu niteliğini taşıyor. Özetle reklamların hayatımızdaki yeri böyle işte… Kültürün bir parçası olmasındaki rolü ise;  toplumumuz kendine özgü, geçmişten günümüze getirdiği, gelenekleri, görenekleri, ahlaki değerleri, insanlara ve toplumlara bakış açısı, beğenileri, algılarının yanında davranış kalıpları, giyim tarzları, yemek tarzları, eğlence tarzları gibi kültürel unsurların paylaşılması, korunması ve kuşaktan kuşağa aktarılmasında önemli rol oynuyor. Eh bu da güzel...

SORU: Reklamcı ve Ekonomist kimliğinizle reklamların talep arttırılarak üretimin yükselmesine katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz? 

YANIT: Reklamların talep yaratarak ve var olan talebi arttırarak üretim artışına neden olduğu bunun sonucu olarak istihdamın ve refah düzeyinin yükselmesine, diğer bir sonuç olarak da birim maliyetlerini düşürerek ve rekabet ortamını canlandırarak fiyat indirimlerine, yeniliklerin çoğalmasına, ürün türlerinin artmasına, kalitenin yükselmesine katkıda bulunduğunu söyleyebilirim. Ayrıca bunun tüketicilere, çeşitli alternatifler arasından seçim yapma olanağı verdiği, bilgilendirici ve eğlendirici olduğu da bir gerçektir. Firmalar büyüdükçe ve piyasa payları arttıkça ayakta kalabilmek için daha çok reklama başvurmak zorunda kalıyorlar. Reklam ise, satışları artırıp üretim kapasitesini genişleterek firmaların daha da büyümelerini sağlıyor, şeklinde özetleyebilirim...

SORU: Müziğin dünya toplumlarının barışı ve sevgisi üzerindeki önemi desem…

YANIT:  Bu konuya iki açıdan bakmamız gerekir. Birincisi müziğin evrensel bir sanat ve tek dil olması, diğeri ise kültürel bütünlüğün sağlamada müziğin küresel bir eğitim aracı olarak kullanılmasıdır. Evet, müzik evrensel bir sanattır. Onu evrensel kılan ana tema ise eserlerin etnik ve kültürel değerleridir. Farklı ülkeler ve farklı kültürlerden farklı insanların ve toplumların buluşabildiği, birleşebildiği, az veya çok anlaşabildiği tek dildir müzik. Bu dile “müzikçe” denir. Diğer taraftan dünya toplumlarını, biçimlendirme, değiştirme ve geliştirmede eğitim en etkili süreçtir. Uluslararası kültürel bütünlüğünü sağlamada müziğin eğitim aracı olarak kullanılması tüm dünyada yaygınlık kazanmıştır. Müzik yoluyla, kültürel etkileşim ve kaynaşma dünya toplumlarını ortak bir beğeni ve tarz altında birleştirir. Festivaller, müzik etkinlikleri gibi kültürel oluşumlar müziğin geniş kitlelere ulaşmasını ve birlikte tek bir olgu kavramı altında birleşmeyi sağlar. Bu özellikleriyle toplumları etkileyip bütünleştiren, onları daima iyiye, doğruya, güzele ve çalışmaya iten gelişmişlik düzeyini belirlemede, küresel büyük bir güç olan müzik, dünya toplumlarının barışı ve sevgisi üzerinde önemli bir etkendir. Günümüzde bu kadar ayrıştırıcı bir düzene sahip dünyada müzik şart ve önemlidir diyebilirim.

SORU: Kültürel gelişmeyi sağlayan gizil güçlerden birisi olan ve sanatsal yaratıyı en etkin biçimde topluma aktaran tiyatro, topluma gerçek düşünce erkini ve özgürlüğünü yeterince sağlayabiliyor mu?

YANIT: Tiyatronun yapmak istediğini soru içinde anlatan güzel bir soru.             Bu anlamlı ve güzel sorudan dolayı size teşekkür ederim. Yeterince sağlayabiliyor mu, orası düşünülmesi gerekilen nokta. İnsanlar günümüzde salt eğlenceye yönelik olduğu için çok fazla düşündüren olaylardan birazcık uzaklaşabiliyor. Bu nedenle söylemek istediklerinizi tatlandırarak, şekerleyerek tabir yerindeyse yutturmaya çalışmak zorunda kalıyorsunuz. Kimse ders almak istemiyor ama boş eğlence kötü bir şey. İnsanlar ne düşündüklerini topluma aktarabilmeliler. Bu nasıl bir reaksiyon alır, düşünülmemesi gerekir. Tamamen özgür olunmalıdır. Devlet Tiyatroları’nda devletin baskısı ya da gücü söz konusudur, bunu hissedersiniz ancak Özel Tiyatrolar da özgürsünüzdür ya da hesap verme zorunluluğunuz yoktur. Ben sanatçının örnek olması gerektiğine inanan bir insanım. Ben eğer ki, bir işte alkışlanıyorsam, bana yüklenen sorumluluğun farkında olmalıyım, gerekli görevleri de yerine getirmeliyim.

SORU: Ve sinema diyoruz. Günümüzde sinema filmlerine milyon dolarlık ciddi yatırımlar yapılıyor ve iyi geri dönüşler oluyor. Sizce sinemanın Türk toplumu üzerinde bu denli cazibesi ya da büyüsü nedir?

YANIT: Sinemanın toplumu etkilediği yadsınamaz bir geçek ve çok etkiliyor.  Sinema aynı zamanda bir kültür öğesi olarak, içinde oluşup biçimlendiği kültürün (yaşama biçiminin) özelliklerini taşıyor. Hem bireysel hem de toplumsal kültürü ve kültürel özellikleri oluşturuyor, geliştiriyor, çeşitlendiriyor, zenginleştiriyor. Ayrıca bugünkü sinemamız, kültürel unsurların paylaşılması, korunması ve kuşaktan kuşağa aktarılmasında önemli rol oynayarak çeşitli konularla mesaj veren çok önemli bir sanat dalı konumundadır. Sinema ülkemize geldiği günden bu yana çok sevildi. Tiyatro asla bu kadar sevilmedi, biraz daha üst düzey bir kültür grubuna hitap etti tiyatro, sinema ise popülerdi. Türkiye Hindistan’dan sonra dünyada en çok film yapan ikinci ülke idi. Bu sadece Türk halkının sinemayı çok sevmesindendi. Senaryo ve yapımlar kaliteli olunca seyirciye cazip geliyor. Sevilen, popüler bir film yaptığınızda elbette çok gişe hâsılatı yapıyor, o filmi milyonlar izleyebiliyor…

SORU: Dizilere göz attığımızda, Bugünkü konjonktür daha aksiyoner gibi, ne dersiniz?

YANIT: Şu anki konjonktür; sinemadan çok diziler Türk toplumu üzerinde etkili. Çünkü insanlar ceplerinden ekstra para harcamadan çok kaliteli ve pahalı yapımlar izleyebiliyorlar. Bir bölüm dizi için neredeyse bir film kadar para harcanıyor. Dolayısıyla yurt dışında da dizilerimiz çok iyi. Sinemadan çok televizyon dizileri Türk toplumunda daha önde gidiyor. 1 ile 1,5 milyon TL bütçeli televizyon dizileri var. Aynı paraya sinema filmi de yapabiliyorsunuz. Şu an Türkiye’de çift ekip çalışarak adeta bir sinema filmi uzunluğunda dizi yapılıyor. Böyle bir süreçten geçiyoruz. Yurt dışında dizilerimiz her ülkede satılıyor. Ciddi bir patlama var. Dubai’de falan sadece Türk dizileri izleniyor.

SORU: Dilerseniz, şimdi de biraz oyunculuktan söz edelim. Sizce, bir senaryoda canlandırılan karakterlerde oyuncudan da bir parça olmalı mıdır ya da tüm rolü sektör mü belirlemelidir?

YANIT: Güzel bir soru daha… Benden bir parça olmazsa olmaz. Benim bedenim, benim sesim, benim hareketim. Ben kullanıyorum. Yani malzeme benim. Gerçek oyunculuk birden fazla karaktere girip onu yaşatmaktır. Samimiyet çok önemlidir. Mesela bu bedene o ruh girmek zorunda ve öyle davranmak mecburiyetindedir. İyi bir oyuncu bunu yapar. Bu anlamda günümüzde ezber oyuncular çok fazla. Mesela aptal sarışını bir kere oynarsan hep aptal sarışını oynayacaksın. Mafya oynadıysan mafya, efeysen efe… Bu ezber oyunculuktur. Türkiye’de çok iyi iş yapar. Ama karakter senin önüne geçer. Sen artık o karakterin hizmetindesindir. Ben buna karşıyım ve iyi bir oyuncunun çok farklı rolleri oynaması gerektiğini esas oyunculuk mayasını o zaman göstereceğine inanıyorum.

SORU: Ezber oyuncu rolünü benimseseydiniz daha fazla dizilerde mi olurdunuz?

YANIT: Elbette… “Dadı” sonrası işler çok daha güzel giderdi. Ama yapmam. Az önce söylediğim gibi ben iyi bir oyuncunun çok farklı rolleri oynaması gerektiğini düşünen ve esas oyunculuk mayasının o zaman gösterileceğine inanıyorum.

  

SORU: “Dadı” dizisi sonrası “Kurtlar Vadisi” dizisi. Aynı fizik ve cazibenizle İki farklı karakteri başarıyla oynayarak bu tezinizi kanıtladınız desem acaba yanılıyor olur muyum?

YANIT: Hayır hiçte yanılmıyorsunuz harika bir analiz bravo vallahi… “Dadı” dizisinin hemen ardından çektiğim dizi Kurtlar Vadisi’ydi. Dadı saflıkları olan, sarışın, kötülük yapmaya çalışan ama yapamayan bir karakterdi. Ondan sonra koyduğum tip Kurtlar Vadisi’nde soğuk, mafya kadını, sert, jartiyerden silah çıkarıyor, gülümsemesi yok, dramatik kurgusu olan, annesini babasını küçük yaşta kaybetmiş ve o yaşamın içinde var olmaya çalışmış bir karakter. Soğuk ve kızıl bir kadın. Bu iki kadının ortak noktası; ikisi de çok çekici ve cazibeli kadınlar. Çünkü benim fiziğimde bu var. İnsanlara seksi ve cazibeli geliyorum. Bunu kapatmak istediğimi de sanmıyorum. Ayrıca bu fizik ve güzellik Allah’ın bana bir lütfu ve yapılacak bir şeyde yok.  Yani öyle komplekslerim yok. Dolayısıyla o rolün üstüne diğerini seçmekle ne yaptım? Orada dublaj kullandım. Sesim o kadar oturdu ki insanlara, sesi değiştirdik. Bambaşka bir karakter oynadım. Benim aldığım büyük bir riskti ama başardım. Çünkü çok arka arkaya gelen dizilerdi. Kendi adıma bunu seviyorum.

SORU: Sizin tarzınızda böyle performans gösterebilen sektörde kim var acaba?

YANIT: Kıvanç Tatlıtuğ yapıyor diyebilirim. Tabuları yıkmağa çalışıyor. Kıvanç’ın oyunculuğu çok gelişti. Oscar alan tüm oyuncular bedenlerinde büyük değişiklikler yaparak bedeni yok etmişlerdir. Ruhun dışında bedeni de değiştirme cesareti alıyorsa bir oyuncu süper. Onu da Kıvanç’ta gördüm. Oyunculuk büyük terbiye ve deneyim işidir.

SORU: Popüler kültüre inanır mısınız ve popüler kültür eksenindeki paradoks kurgularını nasıl değerlendiriyorsunuz?

YANIT: Evet, Popüler kültüre inanıyorum. Başkaları gibi entel dantel konuşmalara girmeyeceğim. Popüler kültüre inandığım için entellikten uzak olduğum bir durum söz konusu değildir. İnsanlar böyle bir ayrıma giriyorlar ve paradoks kurguları da işte böyle başlıyor. Her şeyi ayrıştırıyoruz. Örneğin; Müslümansan, Atatürkçü olamazsın, oysan bu olamazsın… Devamlı bölüyoruz. İnsanları birbirinden bölmeyi geçtik, bir insanı kendi içinde bölüyoruz. Hem entelektüelim hem popülerim. Hadi bakalım ne yapacaksınız. Bölün bakalım kaça böleceksiniz. Sanat filmi de yapabilir ve izleyebilirim aynı zamanda popüler kültüre inanıyorum. Vardır ya, “film yaptım, 5 bin kişi izledi ama çok iyi film, ödül aldı.” Ben bu insanlardan değilim. Film yapayım, ödül alsın ama milyonlar izlesin. Yaptığım şey ne kadar çok insana ulaşırsa o kadar başarılı olduğunu düşünüyorum. Ama dönemler var. Dönem insanı olanlardan değilim. Her zaman özgür oldum ve inandığı şeyleri savunan biri oldum.

SORU: Tiyatro oyunculuğu, Sinema ve dizi aktörlüğü kariyerleriniz ön planda olsa da, siz öncelikle donanımlı bir sunucusunuz, 1996 yılında, ATV’de "Sabah Şekerleri" programını sunmaya başladınız ve arkasından ne kadar ulusal kanal varsa hepsinde adeta abone olup alıp yürüdünüz. Haydi, anlat bakalım…

YANIT: Konuşmayı, kendimi ifade etmeyi seviyorum. Bir de insanları konuşturmayı seviyorum. Bu benim yeteneğim diye düşünüyorum. İlk programım TRT’de yayınlanan “Pop Stop”du. Zorla ekran önüne atmışlardı. Ondan sonra olaylar enteresan şekilde gelişti. Bende kendimle yarış vardır. Yoksa sıkılırım çünkü. Bir şey yaparım ve daha üstünü isterim sonrasında. Etrafıma da bakmam. TRT’nin en cazibeli programını yaptım. TRT’nin normlarının en üstü dışında bir programını yaptım. Yapılamazları çok yaptım. Yapılamazları yaptığımda daha mutlu oluyorum. “Seray Sever ve Erkekler” diye bir program yaptım ve sorulamayacak her soruyu sordum. Birçok şey yaptım. Reyting rekorları kıran programlar yaptım. Bu anlamda hiç mütevazı değilim çünkü Türkiye’nin en iyi sunucusu olduğumu biliyorum.

SORU: İşler bu denli iyi giderken bir anda her şeyi durdurup Zodyak isimli bir prodüksiyon şirketi kurdunuz neden?

YANIT: Evet, bir anda karar verdim ve prodüksiyon yapacağım dedim. Her şeyi durdurdum. Çünkü insanlar bana fizik olarak bakıyorlardı. Ne kadar konuşursanız konuşun fiziğiniz öndeydi. Ben beyni, eğitimi olan ve fiziğimi göstermeden de bir şeyler yapacak bir insan olduğumu biliyordum. Sadece beden olarak algılanmaktan sıkıldım. Çok popüler oldukça devamlı yalan haber yapılıyor. Daraldım. Dünyada 8 milyar insan var. Hangi birini düzelteceksiniz. Önce kendinizden sorumlusunuz. Ben de kendimi geri çektim.

SORU: Ama Prodüksiyonun ortamı biraz farklıdır hele sizin gibi güzel ve çekici bir hanımefendi olunca sıkıntı büyük olmadı mı?

YANIT: Aynen öyle, çok haklısınız… Prodüksiyonun da çok farklı bir ortam olduğunu gördüm. O dönem Betül Mardin’le çalıştım. Betül Mardin sanatçılarla değil daha çok kurumlarla çalışır, ilk defa bir sanatçıyla çalışmıştır. Ortağım da iyi bir sinema film şirketi. Betül ablayla konuşurken dedi ki; “Kızım şimdi çok farklı bir şey yapacağız.” Balıkçı kazaklarla röportaj verdik, takım elbiseler, daha az makyajlar. Dedi ki, “Ekran önünü kesmek durumundayız ki insanları lazer etkisiyle oraya alalım.” İş kadını formatında yüzlerce röportajım vardır. Prodüksiyon yapmakta finans ve organizasyonum çok iyiydi fakat işi satmak çok zordu. Türkiye’de bir iş yapmak için ya rakı masalarında ya ağabey baba ile ya da bir adamla birlikte olarak yürüyor. Aslında iyi de işler çıkardım. 140 bölüm dizi yaptım, 80 bölüm bir başka dizi yaptım, bir sürü şeyler yaptım. Çok şükür zarar da etmedim. Ama yoruldum. Erkek bir ortağım olmadığı için bu sistemde zorlanacağımı düşünerek orada havlu attım ve üç sene evvel prodüksiyon şirketimi kapattım.

SORU: Ekranlara yeniden dönmeyi düşünüyor musunuz?

YANIT: Evet, ekrana dönmeyi düşünüyorum ama yaptığım işten dolayı beni hala prodüktör sanıyorlar. Bakalım zaman gösterecek.

  

SORU: Ekranlara dönme konusu açılmışken siz ayrıca, müthiş korteks kullanımı, yüksek espri standartları, geniş kültür birikimi olan donanımlı genç ve güzel bir sanatçımızsınız. Acaba Sitcom dizilerinde oynamayı düşündünüz mü ya da düşünür müsünüz?

YANIT: Çok isterim. En sevdiğim şey sitcom. Prodüksiyon şirketimle sadece sitcom yaptım. Sadece komedi yaptım. Mutluyum. En son Mazhar Alanson’la bir komedi dizisi yaptık. Orada da alternatifli komedi denedik. Ondan sonra bir şey yapmadım. Ama şu an sitcom pek yapılmıyor ekranda. Yapılsa bayıla bayıla oynarım. İnsanlar zaten mutsuz. Ben insanları akşam güldüreyim istiyorum ama insanların demek ki dramalar, ağlamaları falan daha çok sevdikleri bir dönem. Sitcom çok az var şu an. Ekranların dönemleri vardır. Bir dönem sitcomlar ve yarışma programları dönemiydi. Sonra dramalara döndüler. Dramalar çok bütçeli bir hale geldikten sonra tekrar arayışa girecekler. Mesela yaz aylarında sitcomu daha çok yaparlar. Daha düşük bütçelidir çünkü. Türkiye’de her şeyi uzatıyorlar. Benim anlaşmalarım maksimum 25-30 dakika arasıdır. Çünkü sitcom bu dakika aralığındadır. Türkiye’de 3 saat dizi yapıyorlar. Dizide birisi birine 15 dakika bakıyor, altta da müzik. Çok başarılı işler var da… Oysa sitcom zekâ işidir. Örneğin; Dadı çok iyiydi. Ondan sonra tip komikleri koydular. Zaten adamın sahnesi başlayınca söze gerek yok, gülmeye başlıyorsun. O da bir tarzdır, olabilir. Dadı’da hep tip komiği vardı hem de ince işlenmiş espriler. Biz okurken gülerdik. Üzerine bir de oyunculukla tip komiği koyulurdu. Bunlar hep bir geçiş sürecidir sitcom zamanı geldiğinde ben varım ve hazırım. Yani tebrikler bu da güzel tespit…

SORU: Ve müzik kariyeriniz. 2006 yılında çok konuşulan bir işe daha imza atarak Seyhan Müzikten 4 şarkılık “Yeni Bir Karar” adlı remix single albümünüz ile müzik kariyerinize merhaba dediniz. Albüm fikri kimden çıktı?

YANIT: Müzik annemin çok hayaliydi. Her oyuncu şarkı söyleyebilme kapasitesine sahiptir. Bülent Seyhan benim yapımcım. Çok da severim. Albümüm ilk gün 15 bin sattı. İyi bir çıkış yaptık.

SORU: Kısa sürede popülerliğe ulaşan albümün cover parçası Yunan şarkıcı Katerina Keti Garbi’nin “Esena Mono” adlı şarkısını Çelik’in sözleri ile “İçim Yanıyor” oldu. Son derece ritmik ve güzel bu coverı yorumlamak isteyen bir dolu yorumcunun elinden kapmanız hakikaten bir başarıydı ve sizden dinlemek ise ayrı bir zevkti. Duygularınız…

YANIT: Şarkılarım çok güzeldi. Fakat sözleri ben farklı tip istiyordum. Evet; Esena mono’yu biz tribün şarkısı olarak planlıyorduk fakat orada aşk meşk acıklı falan sözler yapıldı ve hiç memnun olmadım. Kontrol edemedim. Bazı dönemler kontrol edemiyorsunuz.

SORU: Albümün en sıkı şarkısı aynı zamanda albüme adını veren şarkı “Yeni Bir Karar” parçasıydı. Gerek melodik yönü, gerek sözel içeriği gerekse düzenlemesi ile bu şarkı Türk pop müziğinin standardının üstüne çıkarak beğeni kazandı. Remix versiyonunda Çelik ile beraber düet bile yaptınız. Albümlerinizin devamı neden olmadı?

YANIT: Dediğiniz gibi albüm güzeldi. İyi işler çıkabilirdi. Bu albümle konser bile verdim. Riva’da ilk konserimde 10 bin kişi vardı. Çok iyi gidebilirdi ama kötü niyetli insanlar üzerinizde başka planlar yapıyor ve siz şeytanın kucağına oturuyorsunuz bazı düşmanlıklar oldu ki o kişiler benden sonra özür dilediler. Albüm masraflarını ben kendi bütçemden karşıladım. 100 bin dolar para harcadım. O zaman Sinan Akçıl en iyiydi Sinan Akçıl’la çalıştım. Ama çok kötülüklere maruz kaldım. Bir insanın başına gelebilecek bütün kötülükler geldi o albümde başıma. Banka hesaplarımın sıfırlanmasına kadar… O şarkıları ben söyledim, canlı canlı çıktım söyledim. Bütün Türkiye bana saldırıyor. Herkes vuracak bir şey buldu ya, sübjektif senaryolarla hiç te hak etmediğim bir dolu saldırılarla karşılaştım. İşte, ben öyle bir dönem yaşadım. Şimdi affettim onların hepsini. Ben affederim ama sistem affetmez. Bana hata yapanların hepsi bugün yok oldular. Açıkçası ben de müzik albümü tercihimden soğudum ve vaz geçtim. Özümden sunuculuk, oyunculuk geliyor, astroloji geliyor, ticaret geliyor ama şarkıcılık değil. Masalı düzende olup izleyicinin birebir bana ulaşabileceği ortamda olmamam gerekiyormuş. Ekrandan ya da tiyatroda sahneden izler insanlar beni. Samimi bir insanım ve yıpranabiliyorum.

SORU: Küçük yaşlardan beri Astrolojiye olan ilginiz yakın çevrenizce biliniyor. İlerleyen süreçle birlikte Hakan Kırkoğlu’ndan danışmanlık alıp Göklerin Bilgeliği Okulu’nda eğitiminizi tamamlayarak astrolog oldunuz. Şimdilerde ise astroloji merakınızı profesyonel bir platforma taşımak üzeresiniz. Klasik, modern,  Uranyen ve Vedik astroloji üzerine hem temel hem de ileri seviye eğitimler veren Zodyak Akademi adlı bir okul açıyorsunuz. Gerisini sizden rica edelim.

YANIT: Sizde her şeyi bulup çıkarıyorsunuz yahu bu da güzel tebrikler. Evet değindiğiniz gibi; Astrolojiye 13 yaşımdan beri ilgim var. Bendeki astroloji kitap arşivi Türkiye’de kimsede yok. Sadece Türkçe kaynaklar değil, İngilizce kaynakları da çok okurum. Hakan Kırkoğlu ve daha sonra bir sürü astrologdan yıllardır danışmanlık alıp senelik planlamamı yaparım. Astrolojiyi çok ciddiye alırım. Biliyorsunuz ki astroloji; matematik ve astronomiye dayanıyor.  Her ne kadar bilim olarak kabul edilmese de ilim ve bilime dayandığı için çok saygı duyuyorum. İşlerliğini, matematik kafası olan bir insan olarak yaşayan bir yapım var. Hakan Kırkoğlu’ndan eğitimlerimi tamamladım. Diplomaları da aldım. Okulu dereceyle bitirdim. Bölüme de ikinci sırada girmiştim. Okul zamanı matematik sorularına bakıp cevabı söylüyordum. Okulumu TÜBİTAK sınavlarında temsil ettim. Bir sürü sektörde bunun faydasını görüyorum. Bazı şeylerin farkını çıkaracağım ortaya. Ekibim olacak. Uranyen Atrolojiyi de bitirdim. Türkiye’de ve dünyada çok insanın kullandığı nokta atış astroloji. Biraz bilimsel. İçine girdiğiniz zaman bir dünya. Astrolojiden para kazanıyor muyum? Hayır. Aksine çok fazla para harcadım ama çok mutluyum. Astrolojiyi falcılık olarak algılayanlar var ve astrolojinin pozitif bir bilim olduğunu hala bilmiyorlar. Açacağım “Zodyak Akademi” adlı okul ile bu tabuları biraz olsun yıkabileceğimi düşünüyorum. Astroloji eğitimini Zodyak Akademi olarak Etiler Osho Center da vereceğiz. Bireysel danışmanlıklar da Etiler Osho Center da olacak ve yıl boyu devam edecek.

SORU: Dilerseniz biraz da özelinize değinelim; Neden vamp kadın imajınızdan rahatsız oluyorsunuz. Aşırı güzelliğiniz, seksi, karizmatik ve mükemmelliğinizle bal gibi de vamp kadınsınız işte…

YANIT: Ömürsün vallahi… Vamp kadınım ve bununla barışmam gerekiyor. Fark ettiyseniz konuşurken daha çok yumuşak konuşan bir kadın yerine daha erkeksi ve sert konuşarak eril enerji çalışmamı getirdi. Söylediklerimi anlatmaya çalışma gibi bir derdim vardı eskiden. Fiziğimi seviyorum. Bu durumumdan memnunum. Kadınlarla ilişkilerim iyi. Eskiden tavla oynar, maçlara giderdim, alışverişi sevmezdim. Diğer kadınları etkileyen şeylerle beni etkileyemezdiniz. Daha çok erkek arkadaşım vardı. Şimdi daha çok kadınlarla vakit geçirmeye başladım.

SORU: Kendinizi nasıl tanımlarsınız’?

YANIT: Samimi bir insanım ve farkındalık kazanmaya çalışan bir insanım. Bu dünyanın geçici olduğunu biliyorum ve hayata daha değişik bir yerden bakmaya çalışıyorum. Kendi üzerinde çalışan bir insanım. Başkaları üzerinde çalışmak yerine kendi üzerinde çalışmayı seçmiş, özüne yolculuk yapan bir insanım.

SORU: Peki, çevreniz sizi nasıl tanımlar?

YANIT: Çevrem beni hiperaktif olarak, enerjik olarak dürüst, dobra ve iyi niyetli olarak tanımlarlar. Şuursuz derler. Planlı konuşmam çünkü.

SORU: Kafa patlatmak mı, kafa değiştirmek mi?

 

YANIT: Önce kafa patlatırım. Çözebiliyorsam çözerim, çözemiyorsam kafayı değiştiririm.

 

SORU: İnsan ruhunun dehlizlerine girdiğinizde, sizi en çok ne şaşırtır?

YANIT: Karanlık ve insanın o karanlığın içinde ona inanması. İnançlar üzerinden karanlığa gömülme var bazı konularda. İnsanın en büyük düşmanı yine kendisi. İnsanın kendisine yapabileceği o karanlık, hapis hali başkasının yapabileceği bir şey değil.

SORU: Sizin için ihanet ne anlam taşır?

YANIT: İhanetin aşamaları vardır ama benim en büyük takıntım yalan. Yalanla ilgili saplantılı bir takıntım var. Bunu aşamıyorum. Yalan söylemek de insanın özgüvensizliğinden gelir. Teknik olarak baktığımda beni niye aptal yerine koyuyorlar diye takıntım var. Bu da bir hata. Aile öyle yetiştirdi. Gereksiz yere dürüstlük.

SORU: Umutsuzluğa kapılır mısınız? ya da umutsuz olduğunuzu düşündüğünüz zamanlarda ne yaparsınız?

YANIT: Umutsuzluğa her insan kapılır. Ben kapıdan kaçarım. İnsan bir şeye üzülüp oradan kendisine acımaya başladığı zaman gömülüyor ve oradan çıkarmak zor. Bu insanın kendisine yapabileceği en büyük zarardır. Ben erken dönmeyi tercih ediyorum. Mesela depresif bir havaya mı giriyorum, hemen alan ve etrafımdakileri değiştiririm.

  

SORU: Nelerden korkarsınız? Korkuların karşısında ne tür aksiyonlar alırsınız?

YANIT: Korkularım var ve şimdi korkularımla yüzleşmenin üzerine gidiyorum. Nelerden korkuyorsam onun üzerine gidiyorum. Örneğin; yılana karşı bir fobim var. Küçükken gözümün önünde bir yılan öldürülmüştü, o zamandan kaldı. Ama Afrika’ya gittik ve yılanı tutayım dedim ve yüzümdeki o ifadeyi görmeniz gerekirdi. Hani nelerden korkarsınız? Sorunuza verebileceğim en güzel cevap betimlemesi… Lakabımın bağ porsuğu olabilir. Bir inceleyin bakalım bu hayvanı, şok olacaksınız.

SORU: Sizi en çok hırçınlaştıran olgu nedir?

YANIT: Akılsızca bulduğum ve uyarmama rağmen tekrar eden davranışlar beni çok hırçınlaştırıyor. Benimle girilen ego çatışması ya da güç savaşları beni hırçınlaştırıyor.

SORU: Hatasız kul olmaz derler, hatalarınızı kabullenmede muktedirliğiniz ne sevidedir?

YANIT: Bu konuda bir itirafta bulunmak istiyorum; hatalı olsam bile bir şekilde üste çıkabiliyorum. Tabii yeri geldiğinde özür dilemeyi de bilirim.

SORU: Keşkeler Türk toplumunda adeta bir tradisyoneldir. Keşkeleriniz oldu mu?

YANIT: Açıkçası keşkelerim yoktur. Sadece öz eleştiri yapıyorum tercihlerimi yaşıyorum diyelim. Düşündüğünü hemen yapan bir insan olduğum için keşke diyeceğim bir şey pek yok.

SORU: Nasıl bir aşıksınız ve aşık olduğunuzda bünyeniz nasıl sinyaller verir?

YANIT: İlişkimde samimi ve sadık bir aşığımdır. Birlikte olduğum insanı hayatımın merkezine alırım. Bu konuda bunu söyleyebilirim. Ben ne yapmam gerekiyorsa yaparım ve paylaşırım. Bakın, doğru insanı bulursanız kaybetmezsiniz ve ben çok uzun süre kaybettim. Hak eden insanın hayatınızda olması bir hediyedir

SORU: Bir erkekte aradığınız özellikler ve en tahammül edemediğiniz tutumlar nelerdir?

YANIT: Karşımdaki erkekte aradığım en önemli özellik; dürüstlüktür. Tabii öncelikle özünde insan olması çok önemlidir. Eskiden olsa çok daha sığ cevaplar verebilecekken şimdiyse biraz daha farklıyım. Beni her koşulda sevecek bir insanı arıyorum. Hayatıma aldığım insanın da doğum tarihini öğrenip, haritasına bakarım ve potansiyelini de görürüm.

SORU: Vazgeçemediğiniz güzellik ritüelleriniz var mı?

YANIT: Çok fazla makyaj yapmam ve asla makyajlı uyumam. Cildime çok iyi bakarım, beslenmeme de dikkat ederim. Sporumu da sürekli yapıyorum. Bunlar benim ilgi alanlarım diyebilirim. Sağlıklı beslenme ve spor ile formumu koruyorum.

SORU: Karakterinizi hangi renkle tanımlarsınız?

YANIT: Gökkuşağı ile karakterimi tanımlarım. Ama ilk sırada mavi gelir. Her sene rengim değişir ve bu sene özellikle turuncuya takmış vaziyetteyim. Bir dönem kırmızı renge ilgi duyarım. İnsan ruhunun bir rengi var. Örneğin, çok eğlenceli olmak istediğimde kırmızı renk her yerdedir, ama daha durgun olmak istediğimde de pembe renkler hâkimdir.

SORU: En büyük hayaliniz?

YANIT: Hayalden çok planlarım var. Yani bir şeyleri istiyorum ve yapıyorum. Sanıyorum bir teknede yaşamayı denemek istiyorum. Şu an plan ya da hayal olarak, bir çiftlik evi yapmak ve bir teknede yaşamak istiyorum. Özellikle bir dönem adada ya da teknede suyla iç içe olabileceğim bir yaşam planlıyorum, hayal ediyorum.

 

SORU: Yaşamınız filme alınsa hangi türde olurdu?

YANIT: Etkileyici ve derin olurdu diye düşünüyorum. İnsanları motive edici ve bir şeyler çıkarabileceği bir şeyler olurdu.

SORU: Duygu olarak beslendiğiniz ülkeler, şehirler ya da semtler var mı?

YANIT: İtalya’yı çok seviyorum, onun dışında Bodrum’u çok seviyorum. Genel olarak tarihi ve yaşayan şehirleri çok severim. Bu nedenle Avrupa bana sıcak gelir. Amerika’ya gittiğimde de kendimi rahat ve özgür hissediyorum. Yunan Adaları’ da beni çok mutlu eden yerlerin başında gelir. Baktığınızda da sanatın çıkış noktası aslında.. Ancak Türkiye toprakları kadar değerli ve özel topraklar yoktur, bunu da belirtmek istiyorum.

SORU: Ne tür müzikler dinlersiniz? Yerli ya da yabancı olarak hangi şarkıcı için “bu benim adamım” dersiniz?

YANIT: Yabancı popüler müzikleri dinliyorum. Deva Premal dediğimiz bir meditasyon ve dinlendirici müzikler var, onları da dinlemeyi seviyorum.

SORU: Damak tadı ve lezzet zevkleriniz nasıl size hitap eden dünya mutfaklarından hangi yemek ve içkileri sever ve önerirsiniz?

YANIT: Türk mutfağını her zaman çok başarılı buluyorum. Aynı zamanda yemek yapmayı çok seviyorum. Baktığınızda bütün dünya mutfaklarını seviyorum, bir tek Fransız mutfağı beni çok cezbetmiyor. Fresh Chios ve Jack Daniels seviyorum.

SORU: Her hareketinizi yıldızlar mı belirler? Örneğin çalışacağınız kişileri burçlarına göre mi seçersiniz?

YANIT: Astroloji, gökyüzü okuma sanatıdır. Gökyüzü hareketlerim kararlarımda çok önemlidir. Venüs ve Merkür gibi belli gezegenlerin Retrolarında belli hareketleri yapmam, çünkü gökyüzünün desteğini almak isterim. Bu da benim inancım. Çalışacağım kişilerin haritalarına bakarım, en azından anlamak adına. Astrolojiyi, bir şeyi bildiğim zaman üstüne çıkmak için kullanıyorum.

SORU: Önümüzdeki günlerin önemli astrolojik olayı nedir, bizi neler bekliyor? 

YANIT: Önümüzdeki günlerin astrolojik olayını görmek için belli bir tarih aralığı vermek gerekiyor. İnstagram’da zodyakakademi diye bir adresimiz var ve okurlarımız oradan takip edebilirler. Orada gökyüzü olaylarını giriyoruz ve ciddi gökyüzü olayları var.

SORU: Ve şimdide geçiyoruz Fenerbahçe’ye. Nasıl Fenerbahçeli olduk, Fenerbahçeli olmak nasıl bir duygu?

YANIT: Ben, “Fenerbahçeli olunmaz, Fenerbahçeli doğulur” grubundanım. Aileden Fenerbahçeliyiz. Bir Fenerbahçeli için Fenerbahçe duygusu yaşam iksiridir. Hayatımın her anında Fenerbahçem yanımda. Fenerbahçeli olmakla büyük onur ve gurur duyuyorum.

SORU: Sayın Seray Sever perspektifinden Fenerbahçe yorumu desem.. 

YANIT: Fenerbahçe Spor Kulübü, Türkiye’de müthiş bir sivil toplum örgütü ve büyük stratejik güçtür. En somut kanıtı 3 Temmuz olayıdır. Fenerbahçe camiasının, demokrasi için cumhuriyet değerlerine bağlılığı ve bu uğurda verdiği mücadele herkes tarafından takdir edilmiştir. Bir Fenerbahçeli olarak çok gururluyum. Futbol takımız için bu sezon talihsiz bir süreç olsa da, Erkek Basketbol takımımızın Euroleague şampiyonu olarak Avrupa’nın en büyük kupasını ülkemize getirmesi, bununla da kalmayarak Spor Toto Basketbol Süper Ligi play-off final serisinde ezeli rakip Beşiktaş Sompo Japan'a 4-0 üstünlük sağlayan Fenerbahçe, 2016-2017 sezonunun şampiyonu olması biz taraftarları sonsuz mutlu etmiştir. Böylesine mükemmel bir takımı yaratan başta sayın Başkanımız Aziz Yıldırım beyefendiye, değerli yönetimine,  Avrupa basketbolunun en başarılı baş antrenörü büyük deha Zeljko Obradovic hoca ve değerli basketbolcularımıza ve emeği geçen diğer tüm Fenerbahçelilere teşekkür ediyorum. Onları çok seviyorum.

SORU: Bir de Fenerbahçe Dergisi hakkında görüşlerinizi alsak ne dersiniz hoş olmaz mı?

YANIT: Kulübümüzün dergisini çok beğeniyorum. Konu içeriklerinin popülaritesi yüksek, şık görsel bir tasarımlı ve kaliteli baskısıyla hakikaten çok güzel bir dergi. Ellerinize sağlık. Bugüne kadar çok sayıda röportajım oldu ama en çalışılmış, en güzel soruların geldiği ayrıcalıklı röportaj bu oldu. Başarılarınızın devamını dilerim.

Bu keyifli söyleşimizin finalinde; dilerseniz Fenerbahçe camiasına, Büyük Başkanımız Sayın Aziz YILDIRIM beyefendiye ve taraftarlarımıza iletmek istediğiniz mesajlarınızı ve son sözlerinizi alarak röportajımızı sonlandıralım.

Büyük kulüp olmanın temel kriterleri vardır. Bunlar kadro, gelenek, yetenek, liderlik, mali yapı, tanınmışlık, altyapı ve trend gibi somut olgulardır. Devamında başarı unsuru gelir. Başarıya yürüyen takım yaratma becerisi ise, makro düşünce tarzından geçer. İyi bir yönetim, inanılmış hedefler, akılcı bir organizasyon, planlama, doğru insanlarla çalışarak tüm bunları hayata geçirme çabası, zaman, istikrar, ekonomik koşullardan maksimum verim alma, iletişim becerisi, baskılara karşı direnme gücü, bilimsellik ve işbirliği. Aslında başarının zincirini oluşturan halkalar o kadar çok ki. Hiç bir başarı plansız, programsız, emek sarf etmeden, çalışmadan, acı çekmeden elde edilmiyor. Öyle birilerinin salladığı gibi yıldız oyuncuyla, sahada 4-4-2 ya da 4–1–3–2 gibi sistem dizilişiyle falanla filanla bitmiyor iş. O kadar basit değil. Ülkemizde ki her kulüpte maalesef bunları başaramıyorlar. O vakitte alınan başarılar tesadüfen oluyor. Sayın başkanımız bunu söylediğinde malum takım hoplamıştı hatırlarsanız ancak gerçekler acı olur bazen. Fenerbahçe Spor Kulübünde bu kriterlerin tamamı var. O nedenle her branşta Dünya, Avrupa, Türkiye şampiyonluklarımız sürdürülebilir oluyor ve her sezon dizi film gibi başarıların devamı geliyor. Yani tesadüf olan bir şey yok. İşte doğru olanı da budur. Her şeyden önemlisi kulübümüzün başında analitik düşünce tarzlı Sayın Başkanımız Aziz Yıldırım gibi müthiş bir deha var.

Ayrıca, Fenerbahçe’miz bir asrı deviren büyük camiadır. 110 yıllık bir çınar ve tarih. Bu herkesin dostluk, kardeşlik içinde birlikte paylaştığımız bir tarih. Spor güzel ve keyifli bir oyundur. Bu olgunun ne kadar keyifle izlenebilir bir spor olduğunu görebilir ve kortekslerimizde yer verebilirsek o vakit çok daha keyifli bir hal alacaktır. Sayın Başkanımız Aziz Yıldırım beyefendi ise yaşadığı onca şeye rağmen hala dimdik ayakta durabilen naif bir insan. Bana göre Türkiye’de bu kadar zorluğa rağmen ayakta kalabilen bir başkan daha olamaz. Aynı şekilde analitik düşünce tarzlı müthiş bir deha olan Sayın Başkanımız Aziz Yıldırım gibi çok güzel projelere de imza atan bir başkan daha yoktur. Sayın Aziz Başkanımızı çok seviyorum. Benim için en iyi başkan Aziz Başkandır. Çok dirayetli ve güçlü bir başkandır. Kimse Aziz Başkanımızı yok edemez. Sayın Başkanımız, takımı uğruna canını verebilecek bir isim. Camia olarak Sayın Başkanımızın kıymetini bilmeliyiz. Çok hoş ve naif bir söyleşi oldu, tüm camiamıza sevgi, saygılarımı iletiyor, teşekkür ediyorum.