Spor Yazarı | FIFA Players' Agent

Dr. Öğr. Üyesi Sedat Hayran

SAYIN TULUYHAN UĞURLU.

Tahta enstrümanların tınısında kendini bulan klasik batı müziğin altın çocuğu O. Dört yaşından beri piyanosunun tuşlarıyla özdeşleşti; 7  yaşında devletin açtığı harika çocuk sınavında dahi çocuk seçilip devlet bursu ile yurt dışında eğitim alan piyano virtüözü ve bestecimiz. Yüksek IQ’su onu farklı kılıyor. Olağanüstü hafıza, mükemmel teknik ve yorumlama gücüyle geniş repertuarı sınırlarımızın ötesindeki başarılarını dünya toplumu yıllar boyu alkışladı.  Türkiye’nin adını bir kültür elçisi olarak dünyanın dört bir yanına taşıdı. Rekor sayıda uluslararası ödüller alıp,  dünya genelinde milyonların sevgilisi, Türkiye’nin ulusal gururu oldu. Dünya Sanatçımız Sayın; Tuluyhan UĞURLU Beyefendiyi siz değerli taraftarlarımız için “AKADEMİK VİZYON” da ağırladık. Entertainment dünyasından Fenerbahçe’ye kadar birçok şeyi dolu, dolu konuştuk.

  

Müzik ve Edebiyata düşkün kültürlü bir ailenin çocuğu olması, 4 yaşında annesi tarafından keşfedilmesi ve ilk müzik hocasının merhum Cemal Reşit Rey beyefendi olması, 7 yaşına geldiğinde devletin açtığı üstün zekalı çocuklar sınavında dahi çocuk seçilip devlet bursu ile yurt dışında eğitim alması, Viyana Müzik Akademisinde yüksek lisans Master ve Doktora eğitimlerini dereceyle tamamlaması değerli sanatçımızın muhteşem kariyerinde adeta kilometre taşları olmuştur.

  

Sanat yaşamının en ciddi kararını klasiklere veda edip, sadece kendi eserlerini seslendirmeye başlayarak vermesi pozitif yönü olarak karşımıza çıkıyor. Değerli sanatçımızın bir başka özelliği de; canlı konser kayıtlarından oluşan “Go With God” ve Kutsal Kitaplardan Ayetler isimli ilk iki albümünde hayranı olduğu Bach’tan esinlenerek inanç konularına eğilmesidir. “İstanbul Kanatlarımın Altında” film müziği ile ünü yurt çapına yayılan Sayın Tuluyhan Uğurlu’nun bu bağlamda en önemli eserleri arasında, Cumhuriyetin 75. yıl kutlamaları için “Mustafa Kemal Atatürk ve Güneşin Askerleri”, büyük depremin ardından da “Şehrin Gözyaşları” dikkatlerden kaçmayan önemli objeler olmaktadır. Özellikle  Senfoni Türk adlı eserinde senfoni orkestrası, mehter takımı, Türk Müziği enstrümanları ile piyanoyu bir arada kullanarak, Türk Klasik müziğinde bir ilke imza atmayı başarmıştır.

  

İlave olarak değerli sanatçımız; Klasik Müzik dünyasında yapılmamış bir başka yeniliğe daha imzasını atarak, konserlerini konser salonlarının dışına taşıyıp, tarihi mekânlarda gerçekleştirme gibi özelliğe sahiptir. Örnek olarak Nemrut Dağı (2150 Metrede verilen özel konser), Sirkeci Garı, Hattuşaş, Truva, Tuşba antik kentleri, Dolmabahçe, Yıldız, Çırağan ve Beylerbeyi Sarayları, Çimenlik Kalesi, Sultanahmet Meydanı, Kapalıçarşı gibi tarihi yerlerdeki konserleri ve 26 Ağustos 2005 sabahı saat 05.30’da piyanosunu 1753 metrede Kocatepe’ye çıkararak, Atatürk ve şehitler için verdiği müthiş konserden bahsetmeden geçemeyiz. 

  

Özetle; Tuluyhan Uğurlu denince; klasik müzik eğitimi almasına, besteci ve piyano virtüözü olmasına rağmen belirli bir süreçten sonra kendi eserlerini seslendiren Anadolu müziğiyle dünya müziğini harmanlayarak uluslararası arenalarda icra etmeye özen gösteren, dünyanın çok sayıda çeşitli ülkelerinde yılda 120 civarında konserler veren, çok sayıda eserleri repertuarında toplayarak her konserinde farklı eserleri icra eden, müthiş korteks kullanımı, yüksek espri standartları, geniş kültür birikimi, kullandığı düzgün Türkçe, olgun hayat tecrübesi, sağlam kişiliği, yaratıcı, hevesli,  enerji dolu güçlü karizması ve ışıltılı karakterleri, gibi bireysel Sublimasyonu görüyoruz.

  

SORU:  Sayın Tuluyhan Bey, çağdaş sanat sektörünün önemli bir sanatçısı ve düşünce adamı olarak sizden öncelikle; insan ve kültür ilişkisini insanın yaşadığı, işlediği ve kullandığı her şeyi kültürün bir parçası şeklinde yorumladığımızda, müziğin insan yaşamındaki yeri ve kültürün bir parçası olmasında ki önemini rica edelim.

  

YANIT: Müzik toplumu motive eden, toplumu yönlendiren en önemli olguların başında geliyor ve diğer sanat tarzlarına göre çok daha etkili oluyor.  İnsanı yönlendirme, toplumu yönlendirme, sevgiye, aşka, barışa, özgürlüğe, kardeşliğe yönlendirmede en büyük araçlardan biri fakat biz bunun nedense çokta kıymetini bilemiyor ve nimetlerinden fazla istifade edemiyoruz. Oysa önümüzde Anadolu’dan çok örnekler var. Bir toplum savaşa mehterle gidiyor ya da Hititler askeri bir bando kullanıyorlar. Çok daha şevkle cenk ediliyor. Demek ki müzik aynı zamanda bir motive aracıdır. Bunu sevgiye, hoşgörüye, ruhun zenginliğine çevirdiğimiz zaman müziğin hayatımızdaki çok yönlülüğünü görebiliriz.  İnanç müziği, saray müziği, halk müziği, tasavvuf müziği, savaş müziği dediğimiz mehter müziği… Dolayısıyla bu çokluktan, bereketten bu dönemde yeterince istifade edemiyoruz. Bu da herhalde sanata ve sanatçıya gösterilen alakanın az olmasından kaynaklanıyor. Yani müzisyene besteciye, besteci üretmeye biraz hor baktığımızdan kaynaklanıyor. Eğitim sistemimiz bunu teşvik etmiyor. Bir bakıma yaratıcı ruh eksikliğimiz var. Aslında müziğin çeşitliliği açısından çok zengin bir toplumuz. Ancak yeterince istifade edemiyoruz. Örneğin dünyada müziği bizim toplumumuz kadar hayatında kullanan toplumlar çok azdır. Dini müzik var. Tasavvuf ayrı bir şeydir. Osmanlı Saray Musikisi var, klasik müziğimiz var. İstanbul ya da Anadolu’da aynı gece çok iyi bir senfoniyi, çok iyi bir halk müziğini, çok iyi bir ıtri yorumunu, çok iyi bir Hıristiyan ayinini, aynı anda çok güzel bir Musevi ayininin müziklerini, aynı anda bir mehter konserini dinleyebileceğiniz başka ülke yoktur. Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü olarak sayacağımız kültür olgusunda müziğin önemi yadsınamaz bir realitedir.  

  

SORU: Sanat sosyolojisinin içinde din, töre, mitoloji, gelenek vb. toplumsal kurumlarla müzik arasında nasıl bir etkileşim vardır?

 

YANIT: Sanat yaşayan bir objedir. İnsan yaşayan bir varlık ve toplum insanlarla yaşayan bir olgudur. Aynı şekilde müzikte yaşıyor. Müzik etkileşerek yaşıyor. Aynı insanlar gibi. Aynı doğa, aynı kâinat gibi. Dolayısıyla toplumsal hareketlerden etkileniyor müzik. Ya da müzik toplumsal hareketleri yönlendiriyor. Alında yenilikler (devrimler, ihtilaller) hepsi müzikte başlamıştır. Önce müzisyenler başlamışlardır sonra edebiyatçılar o meşaleyi almışlardır sonra fikir adamları falan derken dünyayı yönlendiren ihtilaller olmuştur. İbn-i Haldun zamanında müzik bilmeyenin ilminden şüphe edilirmiş. Yani çok iyi matematikçi ya da astronom “gök bilimci”. Bir eserin var mı diye sorarlar Eseri yoksa ilminden şüphe edin, tesadüfen bulmuştur ne bulduysa diyorlarmış. Bu şekilde müziğe ehemmiyet veriliyor.

  

SORU: Sizce müziği evrensel bir sanat yapan ana tema nedir?

YANIT: Hudutları olmamasıdır. Hudut yok. Özellikle enstrümantal müzikte hudut yoktur. Tiyatroda hudut var. Mesela buradaki bir repliği Bulgaristan’da söylediğiniz zaman mana bozulur. Ya da bir edebi eseri tercüme ettiğiniz zaman anlam bozulabilir. Bir şiir yine aynı şekilde ama müzikte, özellikle enstrümantal müzikte hudut yok Bir frekans silsilesi ve frekanslardan oluşan zincirler müzik olgusunu evrensel kılıyor. Dolayısıyla başka alemlerde, başka dünyalarda belki başka varlıklarda bizim bu yaydığımız frekansları çok daha iyi anlayabilecek bilinçte olduklarında artık ona duymaya gerek kalmıyor belki de. Biliyorsunuz gök taşının çıkarmış olduğu sesi dinlettiler. Her gezegenin dönerken çıkarmış olduğu bir hışırtı var. Artık iş o noktaya doğru gitmeye başladı. Sadece dünyadaki müziğin evrenselliği değil, Başka alemlerdeki frekanslarında artık bütünlüğünden bahsediliyor.

  

SORU: Sanat sosyolojisinin sınırları tam olarak çizilmemiş ve tanımlanmamışsa da yine de bu sosyolojinin içinde klasik müzik felsefesi ve estetiğini nasıl tanımlıyorsunuz?

YANIT: Klasik müzik felsefesi aslında tükenmekte olan bir olgudur. Her şey zamanında ve yerinde güzeldir. Klasik müzikte zamanında ve yerinde güzeldi. Ben müziğin halk müziği klasik müzik vb. şekilde ayırt edilmesinden çok sosyolojik olarak baktığımda müziği iyi müzik veya iyi olmayan müzik ya da hitap eden müzik ya da etmeyen müzik olarak ayırıyorum. Klasik müzik lafını çok kullanmak istemiyorum çünkü artık bir Wolkswagen’ın camından bir gökdelene bakarken klasik müzik yok orada artık. Başka bir şey var. Çok sesli müzik var orada. Çok sesli müzik hayatı yönlendiren bir olgudur. Sosyolojik bir şey söyleyeceğim size; Ben piyano çalıyorum. Piyano çok sesli bir enstrüman. Çok sesli, bir enstrüman demokrasiyi temsil eder. Piyano çok seslidir çünkü basarsınız farklı tuşlara ama bir eser çalarsınız uyum içerisinde. Bizim demokrasiden de zaten hedeflediğimiz budur. Mesela Nemrut Dağı’nın tepesine piyanoyu çıkarttım, orada herkes zannetti ki şov yapıyorum. O gece Bağdat’ı bombaladılar. Ben oradan konuştum. Orta Doğu’nun barış ve kardeşliği için buradayım dedim. Bütün dünya televizyonları yayınladı. Piyano neyi temsil ediyor? Çok sesliliği. Çok seslilik ne? Demokrasi. Nemrut Dağı neresi? Ortadoğu’nun ilk zirve noktasıdır. Piyanoyu Anadolu’da zirveye çıkarttık. Yani demokrasiyi. Konserlerinde bir mesajı var aslında. Yani sosyolojik bir vazifesi var. Arkeoloji müzesinde konser veriyorum ve insanlara müzeye gidin diyorum. Mesaj bu. Örneğin Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde konser veriyorum ve kitap okuyun, kütüphaneye gidin mesajı veriyorum. Ben orada konser versem ne olur vermesem ne olur yoksa. Yani hepsinin sosyolojik bir çıkarımı var mutlaka.

  

SORU: Avrupa kökenli bir müzik türü olan, Klasik Batı Müziği eserlerini Belirli bir süreçten sonra bırakıp yerine neden kendi eserlerinizi icra ediyorsunuz?

YANIT: evet, bıraktım ben klasik müziği. Çünkü Bach’ı Bach’tan daha iyi çalabilecek başka bir adam var mıdır? Bence yok. Ben sadece Bach’ı dinlerim ondan ilham alırım. Eserleri zevkle dinlerim, anlayışını anlamaya çalışırım. Beethoven’ı, Chopin’i anlamaya çalışırım. Ama ben kendi eserlerimiz çalarım,  eserlerimin altına imzamı atarım. Onlar kendi eserlerini çaldığı için biz onları kapı komşumuz gibi hatırlıyoruz. Hacı Arif beyi biz hatırlıyorsak; kendi eserlerini, yazmasıdır. Hacı Arif Bey başkalarının eserlerini çalıyor ve söylemiş olsaydı binlerce Hacı Arif beyden biri olurdu. O zaman Hacı Arif Bey’de olamazdı. Tuluhan Uğurlu’nun kendi eserlerini çalıyor olmasının nedeni; geleceğe bir not, mektup bırakma. Amaç o.

SORU: Müzisyen ile enstrüman arasında nasıl bir ilişki vardır?

YANIT: Bunda sevgi var, kavga var. Her şey var. Bir kere piyano bir kadındır. Onun için erkekler piyanoyu çalar. Çünkü onunla aynı zamanda sevişirsiniz ona dertlerinizi anlatırsınız, ondan cevap almaya çalışırsınız; onun cevap vermesi çok önemli bir şeydir yani siz çok güzel çalarsınız o duyguyu dışarıya vermez. Sanatsevere iletmez onunla o bağı kuracaksınız ki o sizin çaldığınızı çok daha güzelleştirip sanatsevere sunacak. Yaşayan bir varlık aslında biz onu kaçırıyoruz. Piyano sadece bir enstrüman değil. Belki sanatsevere sizin için hayal kurduracak belki siz o sırada normal çalışıyorsunuz,  ama salonda bir göz boyamaca yağıyor. Çok önemli.

  

SORU: Aidiyet duygusu icra etmede ne kadar önem taşımaktadır? Örneğin; diyelim ki, yurtdışında bir konser vereceksiniz. Piyanonuzu yanınızda götürmeniz ise zaten olanaksız. Konser öncesi sahnedeki enstrüman ile aranızda nasıl bir ritüel olur?

YANIT: İyi bir piyanist hemen hemen bütün piyanolarda ayırt etmeden konser vermeyi bilen adamdır. Formu düşük eski bir piyanoyu bile canlandırmak piyanistin elindedir, eğer o iyi bir piyanist ise. Şartlardan şikayet etmek doğru değildir, şartları en iyi şekilde kullanmaktır.

SORU: Klasik Batı müziğine olan Ülkesel kültür farkını değerlendirmek amacıyla, Yurt dışında vermiş olduğunuz konserlerde yaşanan atmosfer ve izleyici tepkileri ile ülkemizdeki konumu kıyaslayabilir misiniz?

YANIT: Bizimki daha iyi. Bizim seyircimiz Amerikan seyircisi gibi. Ben bizim seyircimizi sadece Amerikan seyircisiyle mukayese ederim. Avrupa seyircisiyle etmem. Çünkü Avrupa seyircisi sizden bildiği bir besteyi çalmanızı ister. Niye? Çünkü mukayese edecek. Evde dinlediği bilmem ne yorumcusuyla sizi mukayese edecek. Ancak o zaman sizin iyi olup olmadığınıza kanaat getirir. Hâlbuki siz yeni bir şey çaldığınız zaman Amerikalı seyirci hemen hoşgörüyle yaklaşıyor çünkü o yeniliklere açık. Bizim seyircimiz de yeni yeni böyle şeylere adapte olduğu için yeniliklere açık. Ortadoğu seyircisi de böyle. İran’da böyle mesela, ben Tahran’da konser verdim kıyamet koptu. Ortadoğu seyircisi klasik müziğe biraz uzak bakıyor ama yeni şeyler üreten insanlara her zaman çok saygılı. Yani bizde her zaman sanatkara, üreten insana hürmet. Evet, hepsinin sonu hapiste neticelenmiştir ama gerçi Avrupa’da da mezarları belli değil. O da ayrı bir şey. Yani yeniliğe yenilikçi bir şeyler söyleye adamın Avrupa’da da, batıda da, doğuda da, kuzeyde de, güneyde de başına gelebilecek son şey ya bir mezardır ya da bir hapistir. Ama yeni şeyler üreten insanlara halkın, sokaktaki insanın, polisin, esnafın, turist rehberinin, öğrencinin… Amman’da bana sarılıyorlardı. Ben yolda yürüyorum, İstanbullu musun?, Ankaralı mısın?. Tahran’da kızlar, erkekler, etrafım çember. Hoş geldin canım, kardeşim, ağabey vs. Yani hürmet sonsuz. İnşallah devlet kademelerine de hürmet sonsuz yansır.

  

SORU: Senfoni Türk adlı eserinizde senfoni orkestrası, mehter takımı, Türk Müziği enstrümanları ve piyanoyu bir arada kullanarak Türk Klasik müziğinde farklı bir tarz oluşturdunuz bu Doğu Batı sentezi uyumunu nasıl sağlıyorsunuz?

 

YANIT: Senfoni orkestrasının önüne bağlamayı koyduğunuz zaman aslında medeniyetleri bir düzlemde buluşturuyorsunuz demektir. Bakın sosyolojiyi çok seviyorsunuz. Sosyoloji çok önemli bir şey. Müziğin, sanatın bir çıkarı mı olması lazım? Her eserin bir çıkarı mı olması lazım? Sanatsever eseri dinlediği zaman ya da bir heykelin, bir resmin önüne gittiği zaman ‘ne güzel resim ya’ gibi yorumlar geçti artık. Bana ne veriyor o eser? Bana ne ki sen çok iyi resim yapıyorsan. Çok yapan var ama bana ne veriyor? Ne mesaj veriyor? Ben gece gittiğim zaman o resimden hayatıma ne kazandıracağım. Milyon dolar verip alamam ben o resmi ama ben eve gidince ne verecek bana o? Müzikte böyle. Roman da böyle. Çok iyi piyano çalıyorsun. Bana ne? Çin’de o kadar çok ki piyano çalan. 24 saat piyano çalışıyorlar. Tabi ki çok iyi çalarlar ama ruh olmadıktan sonra, mesaj olmadıktan sonra hiçbir şey olmaz. Şimdi Çello bir medeniyeti temsil ediyor. Ark başka bir medeniyeti, Obua başka bir medeniyeti, keman başka bir medeniyeti temsil ediyor. Timpani ayrı bir dünya, fagot ayrı, kontra bas ayrı bir medeniyeti temsil ediyor. Bağlama ayrı bir medeniyeti temsil ediyor, piyano farklı bir medeniyet ve hepsi buluşmuşlar bir eser çalıyorlar. Hepsi birlikte birleşiyorlar ve bir amaç uğruna bir gayret içine giriyorlar. Bu medeniyetler buluşmasıdır. Piyano, bağlama, ney, kaval yan yana, obua, fagot yan yana ve her şey birlikte. Bu bir mesaj. Biz neden kaybettik biliyor musunuz? Biz hayatımızdaki güzel şeyleri yok saydık. Bizi biz yapan değerleri yok saydık. Bazıları ayakta durdular. Yok sayılmamak için mücadele ettiler ve kazandılar. Mesela Fenerbahçe her zaman yok sayılmaya çalışılmıştır. Ama gücü ve kuvvetiyle her zaman ayakta kalmıştır. Şimdi bazı şeyler gücü ve kuvvetiyle ayakta kalamıyor. Onlara sizin entelektüel olarak destek vermeniz gerekiyor. Anadolu çalgılarımız böyledir. Anadolu çalgılarına bizim entelektüellerin sahip çıkması gerekiyor. Tuluyhan Uğurlu da Avrupa’da klasik müzik tahsili yapmış bir insan olarak kendi enstrümanlarına yok sayılan hor görülen, mehtere ne olacak ya iki ileri bir geri işte diyenlere karşı bir vazifesi var. Kendini entelektüel adayı olarak görüyorsa o zaman yapması gereken bir şey var. Dönecek kendi enstrümanlarına, kendi kültürüne sahip çıkacak. Halbuki mehter iki ileri bir geri giderken sağa ve sola selam veriyor, onu bilmezler ya da bilirde bilmezliğe verirler.

SORU: Daha çok tarihi yerlerde konserler vermenizin sebebi nedir?

 

YANIT: Türkiye’de entelektüellerin Anadolu müziğine, Anadolu enstrümanlarına yok olan değerlere sahip çıkması gerekiyor. Bu çok önemlidir. Yani Hitit’e sahip çıkmamız gerekiyor. Urartu’ya sahip çıkmamız gerekiyor. Frige, Selçukluya, Osmanlı’ya sahip çıkmamız gerekiyor ve de en önemlisi Cumhuriyet’e dört elle sahip çıkmamız gerekiyor. Hepsinin taçlandığı yer o çünkü. Gelmiş, gelmiş, gelmiş ve zirvede taçlanmış. Bu zirveye dört elle sahip çıkmamız gerekiyor. 21. Yüzyılda artık insanlar salonlara tıkılmaktan sıkılıyorlar. Mesela stadın santra yuvarlağında konser vermek ayrı bir şey. 50 bin kişiyi salona sırayla dizip, öksürmek, tıksırmak yasak. Birisiyle konuşursan abes olur çünkü salonun bir kuralı vardır. Halbuki santra yuvarlağında konuşacaklar, mütalaada bulunacaklar. Bu çok önemlidir. Hitit için bir eser yazıyorsunuz. Bunu salonda, Lütfi Kırdar’da şurada burada çalmak çok güzel tabii. Ancak birde gidelim Çorum Hattuşa’da açık havada çalalım, yani yerinde çalalım. Gelen sanatsever de Hitit Aslan’ına dokunsun. Gökyüzüne baksın. Yani bu iletişim çok önemli.

SORU: Konserlerinizde multivizyon gösterisi oluyor. Tarihi yerlerde özgün eserleri icra ederken multivizyon ile o yerin önemini anlatıyorsunuz bu aksiyon izleyiciyle aranızda nasıl bir ritüel oluyor?

 

YANIT: İzleyiciyle daha çok yakınlaşmamı sağlıyor. Bir kültürel bağ oluşuyor. Bir de şu var, benim konserime bilet almış gelmiş ve beni izleyecek. Ben o sanatseverden bir şey daha rica ediyorum. O sanatsever benim konserime geldiği zaman biliyor ki orada kendi hayallerini kuramayacak. Benim O’na sunduğum hayalleri geliştirecek. Başka zaman ne yaparsa yapsın ama benim konserime geldiği zaman benim mesajlarımı anlamaya çalışmasını istiyorum. Zaten benim mesajlarımı almak istemeyen benim konserlerime gelmesin. Budur. Ben romantik bir şey çaldığım zaman sevgilisiyle kırlarda bayırlarda dolaşmasını düşünmeyecek. Onu düşündürtmem. Görselle, edebi metinle bombardıman yaparım. Orada ben Hitit’in mesajını veriyorsam, o mesajı veriyorumdur, onu almasını istiyorumdur. Çünkü aslında güzelde bir şey. Her zaman hanımıyla, sevgilisiyle kırlarda bayırlarda fing atmasını düşünebilir. Bir buçuk saatte Sümerleri düşünsün ya. Hiç düşünmüyoruz çünkü biz onları. Bir buçuk saatte Osmanlı’yı düşünelim, Selçukluyu düşünelim, Gök Medreseyi düşünelim, Karatay Medresesi’ni düşünelim.

SORU: Sosyal sorumluluk projelerine gönüllü olduğunuzu, Moda, Edebiyat, Felsefeye olan düşkünlüğünüzü biliyorum. Kültür ve sanatın zaten hep içindesiniz. Dilerseniz birazda bunların dışına çıkıp Fenerbahçe’ye geçelim. Ve Nasıl Fenerbahçeli oldunuz? Fenerbahçeli olmak nasıl bir duygu?

YANIT: Çocukluğumdan beri dünya şampiyonaları, dünya kupaları siyah beyaz yayınlanmaya başladığı günlerden beri zevkle izlerim. Futbola karşı bir sevgim var. Hatta mümkün olduğu kadarıyla maçları kaçırmamaya gayret gösteririm. Televizyondan izleyebildiğim kadarıyla. Ağabeyim Fenerbahçelidir. Ailem beni Galatasaraylı yapmayı o kadar çok istemişlerdi ama olmadı. Babam Beşiktaşlıydı. Böyle bir kara propaganda üzerimde. Fakat olmadı, tutmadı. Fenerbahçe’yi tuttum. Babür’de bende, ikimizde Beşiktaşı da severiz. Yani sevgimiz, saygımız vardır babamızdan dolayı. Baba ocağının takımı diye Beşiktaş’a hürmetimiz sonsuzdur. Ama Fenerbahçeliyiz. Fenerbahçelilik çok ayrı bir şey. Yani bir farkındalık. Belki biraz marjinal olmak. Değişik olmak. Anlayış, zihniyet çok farklıdır Fenerbahçe’de. Mesela tarihiyle en barışık kulüptür Fenerbahçe. Osmanlıyı takdir eden en yoğun kalabalıklar bu topluluktadır. Tarihiyle barışık, tarihini seven, bilen, tarihine, atasına hor bakmayan nadir kulübüz. O bakımdan Fenerbahçeli olmak büyük mutluluktur. Bir de tabi Atatürk’ten dolayı. Atatürk’ün Fenerbahçe’ye gelişi, Fenerbahçeli olduğunun bir nevi ilanı. Bu şöyle bir şey. Yunus Emre’nin Anadolu’nun hemen hemen her köyünde mezarı vardır, makamı vardır. Herkes derki; Yunus Emre bizimdir der. Halbuki hiç alakası yok Eskişehirlidir. Bu onun gibi bir şey. Sevilen, sayılan insanı herkes sahiplenmek ister tabi ama bir de işin gerçeği var. O gerçeği de bilmemiz gerekiyor. Atatürk Fenerbahçelidir.

SORU: Fenerbahçelilerin artık kankası durumuna gelen (FENERIUM) mağazaları aracılığıyla dünyada milyar dolarlık iş kolu olan markalı ürünlerin satışını içeren  “Merchandising Pazarlamasını” ülkemizde Fenerbahçe’nin ilk gören kulüp olması ve müthiş kreatif becerisiyle sektörde hızlı yol alarak ciddi gelirler elde etmesi, bir Fenerbahçeli olarak sizi nasıl duygulandırıyor?

YANIT: Ben Fenerium’un ürünlerini takip ederim Alıyorum zaman zaman. Bu Türk sporuna katılan en büyük değerlerden biridir. Bu yaratıcı ruhtur. Ne kadar önemli. O işlenmiş ve bir çok şey ortaya çıkmış ve çok başarılı olmuş. Sunum, prezantasyon bunlarda önemli. Yani mağazalardaki insanların duruşları, tavırları da çok önemli. Fiyatlar da çok önemli. Fenerbahçe en zor günlerde bile o dayanışmayı gösteriyor. Bu çok güzel bir şey. Değerlerine sahip çıkıyor, kulübüne sahip çıkıyor. Kulüp değil mesele, kulübün temsil ettiği değerler aslında önemli olan.

SORU: Fenerbahçe'nin geleceğinde söz sahibi olmak ve de en önemlisi, Fenerbahçe'nin büyüklüğünü görmesi gerekenlere göstermek amaçlı “Hedef 1 Milyon Üye” projesi için taraftarlarımıza mesajınız nedir?

YANIT: Temsil ettiğimiz değerler. Neyi temsil ediyoruz, neyi temsil etmeliyiz, neyin mesajını kitlelere vermeliyiz. Bunları vermek. Fenerbahçe’de bunu 108 yıldan beri yapıyor. Anadolu Kulübü’yüz diyoruz ya. O çok önemli bir şey. Anadolu Yakası’nda olması ve en büyük Anadolu Kulübü olması benim için en önemli olandır. Bahçedeki Fener çok büyük bir sembolizmadır. Fener ışık, ışık nur, nur cumhuriyetin ışığı, aydınlığın ışığı, ilmin ışığı, aklın ışığıdır. Bunlar arka arkaya çok büyük değerler temsil eder. Fenerbahçe böyledir. Bu bağlamda  “Hedef 1 Milyon Üye” projesi çok özel, farklı ve özgün bir proje modelidir. Fenerbahçe Spor Kulübü’nün kaderini tamamen değiştirecek ve global ölçeklerde hak ettiği büyüklüğü sağlayacaktır. Fenerbahçe Spor Kulübü, profesyonel ve amatör şubeleriyle bir dünya kulübü haline gelecek ve büyük bir marka değerine sahip olacaktır. Proje kapsamında üyelere sağlanacak sosyal imkânlar ve tesisler ile üyeliği özendirmek ve üye tabanını artırmak gerçekten ciddi bir kurumsal yaklaşım ve son derece makul bir hedef olarak görünüyor. Tüm taraftarlar ve Fenerbahçe sevdalıları olarak bu güzide projeyi sonuna kadar teşvik etmek ve ona sahip çıkmak hepimizin görevidir. Hep birlikte başaracağız.

SORU: İyi bir Fenerbahçe taraftarı olarak, başarıya endeksli bir takım olan ve Spor Toto Süper Liginin ilk yarısını lider bitiren Fenerbahçe’nin; sergilemiş olduğu futbol performansını nasıl buluyorsunuz?

YANIT: Fenerbahçe’nin çok daha iyi olacağına inanıyorum. Çok daha iyi ve akıcı bir futbol oynayacağına inanıyorum. Oyununu ilk 10 dakikada rakip takıma kabul ettirebileceği zamanları çok yakın olarak görüyorum. Ara transferde de birkaç iyi transferle Fenerbahçe çok daha iyi olabilir. Takım içerisindeki rekabet daha da güçlü bir hale gelebilir. Gerçekten yerlisinden yabancısına kadar yıldızların takımı Fenerbahçe. Yani özel sevgim olan mesela her takım içinde özel sempati duyduğunuz insanlar vardır. Mesela ben Kuyt’ı her zaman çok özel buluyorum. Çok büyük bir işçi, büyük bir emekçi. Holanda Milli Takımı’nda da öyle bizde de öyle. Canla başla yüreğini sahaya koyuyor. Bizim Uche öyleydi bir vakit, hatırlarsınız. Uche sıkardı formayı, su çıkardı. O derece ruhunu koyardı. Kuyt’ta öyle. Dünyada bir çok oyuncu Kuyt’ı örnek almalı bence. Yani emekçi. İyi bir Fenerbahçeli. Hepsini çok seviyorum da O’nu ayrı tutuyorum.

Bu keyifli söyleşimizin finalinde; dilerseniz Fenerbahçe camiasına, Büyük Başkanımız Sayın Aziz YILDIRIM beyefendiye ve taraftarlarımıza iletmek istediğiniz mesajlarınızı ve son sözlerinizi alarak röportajımızı sonlandıralım.

YANIT: Fenerbahçe olduğu çizgiden asla dönmez, değişmez. Bu yüzden durduğu gibi dursun demek haddimize düşmez. Zaten Fenerbahçe öyle olacaktır. Başkanımız gerçekten Kulübü çok iyi noktalara götürüyor. Bu yatırımlar çok değerli. O bakımdan çok önemli. Bir de daha çok fırsat verilirse, daha özgür bırakılırsa Fenerbahçe’ye ve Türk sporuna daha da güzel şeyler yapacağına inanıyorum ben. Yönetim de büyük katkılar sağlayacaktır. Ben başarılı olacağına inanıyorum Fenerbahçe’nin. Kupalar, şampiyonluklar çok önemli tabi ama bence misyon çok daha önemli. Manevi misyon çok önemli. Ancak ben Fenerbahçe’yi Avrupa Şampiyonlar Ligi finali oynarken görmek benim için çok önemli bir şey bir taraftar ve futbolsever olarak. İnşallah Fenerbahçe’nin onu da yakın bir zamanda gerçekleştireceğine yürekten inanıyorum.