Spor Yazarı | FIFA Players' Agent

Dr. Öğr. Üyesi Sedat Hayran

SAYIN TÜRKER İNANOĞLU…

Türkiye'nin nam-ı diğer BAY SİNEMASI. 1957'den 2018'e uzanan inanılmaz sinema aşkıyla dolu 61 yıllık mesleki yaşam öyküsünün kahramanı o... Yeşilçam filmlere hayat veren büyük deha… Yüzlerce filme, diziye, programa yönetmen ve yapımcı olarak imza atan eşsiz ve önder bir isim Sayın Türker İnanoğlu… Kendi alanında bir efsane… Bilgili, deneyimli ve empatisi tavan yapmış önemli bir üstat. İyi şeyler öğretti Türk halkına… Güzel değerler, insani değerler... Tanır tanımaz çok seviyorsunuz, enerjisini hissetmemek mümkün değil… Pozitif, tatlı, şen şakrak… Kompleks onda hiç yok… Sinir uçları açık… İnce mizah ve tatlı bir naifliği var… Zekâsı ve derin kültüründen etkileniyorsunuz, insana bir dolu duyguyu aynı anda yaşatıyor, o derece yani… Müthiş bir insani zarafeti ve inceliği var... Onun dünyasında her şeyin de bir hikâyesi var ve ayrıntılarıyla anlatıyor… Yaşamı ve yapıtlarını dinledikçe kulağa hoş gelen bir melodiyi andırıyor sanki… Galiba “Rol Model” denilen obje böyle bir şey olsa gerek... Aynı zamanda müthiş bir Fenerbahçe aşığı olan Sayın Türker İnanoğlu ağabeyin teveccühleriyle harika bir renk daha katıldı “VIP KONUK” Klasiğimize…

Bazılarımızın çocukluğu, bazılarımızın gençliği, bazılarımızın da orta yaşı Yeşilçam’a denk gelmiştir. Beyaz camdan hayranlıkla izlediğimiz yakışıklı adamlar, güzel kadınlar, fakir ya da zengin aşıklar, iyi ya da kötü karakterler ve ne olursa olsun senaryonun sonunda galip gelen aşklar… Kimi zaman ağlatan kimi zaman içimizi sıcacık yapan filmler. Yeşilçam’ın büyülü dünyasıydı hepsi… Günümüz filmlerinde onca yatırım ve teknolojiye rağmen Yeşilçam filmlerdeki o fantastik sıcaklık hala yok. Ya da şarkıdaki gibi biz büyüdük ve kirlendi dünya…

İşte, o dönemin yaşayan efsanesi, günümüzün ise Türk sinemasında “İlklerin Adamı” olarak bilinen, 82 yaşındaki ünlü yönetmen, yapımcı, işletmeci ve aynı zamanda müthiş bir Fenerbahçe aşığı Sayın Türker İnanoğlu ağabeyimizi bulduk biraz zor oldu ama konuk etmeyi başardık.

Evet; Sayın Türker ağabey denince akla neler gelmiyor ki; En başta Türk sinemasının her alandaki eşsiz ve önder ismi… Türk Sineması'nın gelmiş geçmiş en uzun ömürlü şirketi Erler Film'in kuruculuğu ve bugüne kadar lider olarak gelişi… Ulusal ve uluslararası arenalarda çok sayıda aldığı “Premier” ödüller… Dönemin en büyük sinema salonlarının işletmeciliği… Erler Film yapımlarının; aralarında ABD, Fransa, Almanya, İtalya, Yunanistan, İran, Endonezya, Brezilya, İngiltere, Çekoslovakya, Polonya, Rusya, Çin, Tunus ve Cezayir'in de bulunduğu sayısız ülkenin sinema ve TV yayın kuruluşlarına satılması… İtalya, İran, Hong Kong, Fransa ve Yunanistan ile aralarında Norddeutsche Rundfunk ile “The Treasure of Priamus” ve Aaron Spelling Productions ile “The Love Boat” ve ünlü 'Topkapı' filmlerin de olduğu 46 adet co-prodiction film olarak gerçekleştirilen ortak yapımlar… Türkiye’nin video ve videokasetlerle ilk tanışması… Türk sinema sektöründe ilk kez uydu ve uydu antenlerle dünyaya açılma… Özel televizyonlarda ilk televizyon dizileri… Türkiye ve Yunanistan arasında siyasi ilişkilerin en gergin olduğu dönemde çektiği “Yabancı Damat” adlı dizi ile Türk-Yunan ilişkilerine sağladığı pozitif katkı… Arkasından dönemin Yunanistan Dışişleri Bakanı Avramopulos tarafından kendisine gerçekleşen ziyaret ve Yunanistan’ın en yüksek dereceli şeref nişanı ile ödüllendirilmek… Türkiye'nin ilk ve tek, Avrupa'nın ise az sayıdaki sinema müzelerinden birinin kurulması… Sayesinde Türk Sineması için özel kanunların çıkartılması ve sektörün hukuksal güvence altına alınması…

Ayrıca; Başta akciğer kanseri olmak üzere ciddi sağlık sorunları var. Ciğerinden bir lop alınmış, aort damarından tehlikeli bir ameliyat geçirmiş. Yüzündeki çok tehlikeli bir kanser türü olan “Malign Melanom” altı saat süren bir ameliyatla temizlenmiş… Gözleri ise çok az görüyor. Çünkü “Sarı Nokta” hastası ve tedavisi de yok… Ama o; sanki bu hastalıkların hiç birisine sahip değilmiş gibi müthiş bir yaşama azmi ve çok boyutlu bir marka betimlemesiyle hayatı dolu, dolu yaşıyor…Hala işinin başında.. Hala yeni projeler üretiyor… Ve yapımcılığını üstlendiği televizyon dizileri hala reyting rekorları kırıyor… Hep gündemde… Hep yeni… Hiç yerinde saymıyor… Sürekli kendini geliştiriyor… Demode olmuyor, eskimiyor. Enseyi karartmak yok… Depresyona girmek yok... Ahtapot gibi; herkese, her şeye yetişiyor. Üretiyor, üretiyor, hep üretiyor… Yaşama karşı şahane bir hoşgörüsü var… Hayat mottosu, “Evrendeki iyiden asla vazgeçme!”… Hayatın motifini bu duyguyla özetliyor; Umut… “Hayat hep iyiye yön kırar. Yarın, bugünden daha iyi olacak”  diyor… Bize de o duyguyu aşılıyor ve o yüzden de alkışı hak ediyor… İşte Sayın Türker ağabey bu yönüyle de “İlklerin Adamı” Sayın Türker ağabeyin 82 yıla sığdırdığı öyle bir renkli yaşamı var ki, değil röportaj yapmak, cilt, cilt ansiklopediler yazılır, uzun metrajlı film ve diziler yapılır… Çünkü o hayatın ta kendisi; o derece yani… 

Başarıları kadar azmi ile de herkese örnek olan, son zamanlarda yeni çıkardığı “Afişlerle Türk Sineması” adlı kitapla medyada sıkça yer alan Türker İnanoğlu ağabeyi siz değerli taraftarlarımız için konuk ettik. Ve nam-ı diğer BAY SİNEMA ile Çağdaş sanat kültürü, bilimsel yorumları, o fantastik sanat hayatı ve naif film ve dizileri, korkularından, hataları, keşkeleri ve itiraflarına, ilave olarak Sanat ve Entertainment dünyasından Fenerbahçe’ye kadar birçok şeyi dolu, dolu konuştuk. Hakikaten ruh pası silen harika bir söyleşi oldu. Söz hayatın ustasında… Buyurun buradan okuyun; Keyifli dakikalar…

SORU: Sayın Türker Ağabey; Çağdaş sinema sektörünün bir markası ve düşünce insanı olarak o hoş tarzınızla sinemayı sizden bir dinleyelim; sinemanın doğuşu ve Lumiere kardeşler 1895 yıllarına doğru şöyle bir yolculuk yapalım.

Genelde, Louise ve Auguste Lumiere kardeşlerin sinematografı icat edip, 13 Şubat 1895’de gösterime sundukları Trenin La Ciotat Garı'na Gelişi adlı 55 saniyelik filmi çoğu kez sinemanın doğuş noktası olarak anılsa da, eş zamanlı olarak başka kurum ve kişilerin benzer gösterim cihazları icat ettikleri de biliniyor. Bizim açımızdan Lumiere Kardeşlerin bir diğer önemi, ülkemizde çektikleri Haliç Panoraması, Boğaziçi Panoraması, Türk Topçusu ve Türk Piyadesi Geçit Töreni gibi tarihimize tanıklık eden kısa belgesel nitelikli filmleridir. Lumiere Fransızca ışık anlamına gelir; Lumiere Kardeşlerin o yıllarda yansıttıkları ışık hala beyazperdeyi aydınlatmaya devam ediyor.

SORU: Global ölçeklerde doğan sinemanın dilerseniz ülkemizde ki konumuna bir değinelim. Bütün ülke sinemaları gibi toplumsal değişimlerin etkisiyle şekillenen, yaklaşık 100 yılı aşkın süreyi kapsayan Türk sineması diyelim… Yani 1920 yıllar… Muhsin Ertuğrul’un öne çıkan filmleri ve dönemin Türk aktör ve aktrislerinden bahsedelim…

Muhsin Ertuğrul Türk Tiyatro ve Sinemasına çok önemli katkılarda bulunmuş bir duayendir. TÜRVAK-Türker Inanoğlu Vakfı Sinema-Tiyatro Müzemizde bu muhterem sanat insanının adını taşıyan ve kendisinin çalışma masası, portresi, resim ve kostümleri ile özel eşyaları (gözlükleri, kravatları, Monoklü, özel ütüsü, el yazısı notları gibi) sergilendiği özel bir Salonumuz vardır. Aysel Bataklı Damın Kızı, Bir Kavuk Devrildi, Leblebici Horhor Ağa gibi birbirinden önemli birçok filmi olduğundan, burada sadece Muhsin Bey'in Yakup Kadri'nin romanından uyarlayarak yönettiği ve başrollerinde Behzat Butak, Küçük Kemal, Madam Sarmatova'nın rol aldığı 1922 tarihli Boğaziçi Esrarı ile Halide Edip'in aynı adlı romanından uyarladığı ve Behzat Butak, Bedia Muvahhit, Emin Beliğ ve Neyyire Neyir'in başrollerini paylaştığı, 1923 tarihli Ateşten Gömlek'i anmakla yetineyim.

SORU: Sinemanın tiyatrodan farklı, özgün ve kendi ayakları üzerinde durabilen bir sanat olduğunu kanıtlayan, başta Ömer Lütfi Akad olmak üzere birçok ustalar ve sayın şahsınız adeta Türk sinemasına yeni bir soluk getirdikleri 1950’li yıllar… Tam bir Sinemacılar dönemi… Neler söylersiniz?

1950’ler Türk sinemasının altın çağının başladığı dönemdir. Bu yıllarda Ömer Lütfi Akad, Osman Seden, Halit Refiğ, Memduh Ün, Metin Erksan, Atıf Yılmaz gibi çok değerli yönetmenler sinemamıza adım atmıştır. Ben de o yıllarda onlara yardımcılık yapmış olmaktan dolayı çok mutluyum. Daha öncesinde, Muhsin Ertuğrul döneminde, sinemaya tiyatro sanatçıları hakimdi. '50'li yıllardan başlayarak yepyeni yüzler, yepyeni tipler sinemamıza ayakbastı. Ayhan Işık, Muzaffer Tema, Muhterem Nur, Belgin Doruk, Ahmet Tarık Tekçe, Atıf Kaptan, Aliye Rona gibi yıldızlar bu dönemde sinemaya gelmiş, Türk sinema seyircisi de yeni tarz rejiler ve yepyeni yüzler görmeye başlamıştır.

SORU: Yeşilçam'ın etkisini tüm gücüyle hissettirdiği melodramlarının karşısına dikilen ve bir dönemin adeta yeni akım noktası olan Yılmaz Güney'in peş peşe çektiği toplumsal, gerçekçi ve siyasal filmlerin öne çıktığı 1960 yıllar desem…

Benim kişisel tarihim açısından, 1950'lerin sonlarında girdiğim sinema sektöründe halen faal bir yapım şirketi olan Erler Film'i kurduğum ve şirketimin ilk filmi İçimizden Biri'yi çektiğim yıldır 1960. Erler Film Türk sinema tarihinin şu anda yaşayan en uzun ömürlü film şirketidir. Yılmaz Güney Türk sineması için büyük bir varlık ve büyük bir şanstı; ne yazık ki onu çok erken kaybettik. Yılmaz Güney, oyunculuğun yanı sıra yapımcılık, yönetmenlik ve senaristlik alanlarında da çok başarılı olmuş çok yönlü bir sinema adamıdır. 60'larda Pire Nuri, Seyyit Han gibi filmleri yönetmiş; Suçlu, Koçero, Burçak Tarlası gibi filmlerin senaryolarını yazmış, Prangasız Mahkumlar, Davudo, Dağların Oğlu ve Çirkin Kral gibi filmlerde oyunculuk yapmıştır. 1959'da tanıştığı Türk Sinemasına 70'lerde Arkadaş ve Sürü, 80'lerde Duvar ve Yol gibi filmlerle imzasını atmıştır.

SORU: İlerleyen süreçte televizyonun etkisiyle sinemanın gücünü yitirmesi ve insanları salonlara çekmek için, son çare erotik film furyası doğdu. Bu da birçok aktör ve aktrislerin sinemadan ayrılmasına neden oldu. Bu yaklaşımı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ülkemizde erotik filmlerin doğuşu o dönemdeki baskıcı sansür kurallarından kaynaklanmıştır. Hiçbir makul sorunu ya da yasaklanacak bir tarafı olmayan filmler sansüre takılıp reddolundu; bu yüzden büyük şirketler film yapımlarını durdurdular. Durumdan istifade eden art niyetli küçük yapımcılar da yaptıkları erotik filmlere geçmişte yaptıkları filmlerin adını koyup, onlara ait sansür belgelerini kullanmış ve bu filmleri piyasaya sürerek Türk sinemasına kara bir leke bırakmışlardır.

SORU: Sizce, Türk sinemasında Yeşilçam tarihine damgasını vurmuş önemli gelişmeler nelerdi desem nasıl yorumlarsınız?

Türk Sineması, esasında dünya sinemasındaki gelişmeleri fazla gecikme olmaksızın takip edip hayata geçiren dinamik bir kurum oldu her zaman. Daha önce sözünü ettiğimiz Lumiere Kardeşler gösteriminin 1895'te, İstanbul'daki ilk film gösteriminin ise 1897'nin Ocak ayında, Sponeck Birahanesi'nde yapılmış olması bu dinamizmin bir örneğidir. Sessizden sesliye, siyah-beyazdan renkliye geçiş ve bunu takiben sinemamızdaki çok yönlü gelişme, en saygın uluslararası festivallerden ödüllerle dönen Susuz Yaz (1964/Berlin Altın Ayı), Yol (1982/Cannes-Altın Palmiye) gibi filmlerin kotarılmasını sağlamış ve bu açılan yolda sektör, benim de birlikte çalışma zevkine ulaştığım sayısız değerli yönetmen, senarist ve oyuncunun yetişmesine olanak yaratmıştır.

SORU: Şimdi de Türk sinemasının Yeşilçam'ın klasik anlatı yapısından sıyrıldığı ve popüler sinema ile sanat sinemasının kombin oluşturduğu modern Türk sineması dönemleri yani 1990’lı ve 2000’li yıllara geçelim… Bu dönemlerdeki akımı nasıl buluyorsunuz? Sizce; 1990’lı ve 2000’li dönemlerde modern Türk sinemasına damgasını vurmuş gelişmeler nelerdi?

1990’larda yapılan filmlerin birçoğunun Türk sinemasına pozitif anlamda damga vurduğunu söyleyemem. Sanat filmi adı altında hazırlanan birçok filmin ne hedeflediği, ne anlattığı pek belli değildi. 2000'lere girerken Türk sinemasına bir çok genç, eğitimli, idealist sinemacı geldi ve Türk sineması bunlarla ışıldamaya başladı. Örnekse, Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes Altın Palmiye ödüllü “Kış Uykusu”, Çağan Irmak’ın “Babam ve Oğlum”, Fatih Akın’ın “Paramparça”, Ferzan Özpetek’in “Cahil Periler”, Tolga Karaçelik’in “Kelebekler” filmleri sinemamızın yüz aklarıdır; hepsiyle gurur duyuyorum, unuttuklarım varsa yaşlılığıma versinler affetsinler beni.

SORU: Yeşilçam döneminde birçok oyuncu yetişti ve günümüzde filmleri hâlâ izleniyor. Şimdi neden Yeşilçam’daki gibi oyuncular yetişmiyor?

Eskiden yani 1960’lar öncesinde oyuncular sinemaya daha çok konservatuvar ve tiyatrolardan gelirdi. 1990'lardan itibaren ülkemizde açılan birçok üniversitede yapım, yönetim, teknik ve oyunculuk bölümleri açıldı ve büyük ilgi gördü. Bu okullarda birçok başarılı yönetmen, senarist, teknik adam çıkmasına rağmen maalesef yeterli miktarda ve güçte oyuncu gelmedi. Ben derim ki oyunculukta eğitimin mutlaka faydası vardır ama esas yetenek önemlidir. Yeşilçam sinemasında böyle imkanlar olmamasına rağmen hafızalarımızdan silinmeyecek birçok yıldız geldi geçti.

SORU: Sinemanın Türk toplumu etkileyen cazibesi ya da büyüsünü nasıl açıklarsınız?

Yeşilçam sineması saftı, naifti; şiddetin değil sevginin, düşmanlığın değil dostluğun, kibirin değil mütevazılığın vücut bulduğu, her yaştan izleyicinin ilgi ve beğenisini kazanan ve hala da kazanmaya devam eden bir kurumdu. Günümüzde, tür ve senaryo çeşitliliği sayesinde çok farklı nitelikte eserler hayata geçirilmekle birlikte, kimisi halkta karşılığını bulabilirken, kimisi de bazen beceri eksikliği, bazen de sair nedenlerle izleyiciyi etkilemekte yetersiz kalabiliyor.

SORU: Sizce sinema toplumu ne şekilde eğitmeyi amaçlıyor yani sinemanın topluma eğitsel katkısı hakkında neler söylersiniz?

Eski Yeşilçam, dostluk, sevgi, dayanışma, aile bağlılığı gibi pozitif duygular uyandırırdı ve bu anlamda izleyicisini çok olumlu etkilediğine inanıyorum. Sinema, izleyiciyi hayal kurmaya yüreklendirir; en büyük eğitsel katkısı budur bence..

SORU: Şimdi biraz da kariyerinizden söyleşimize devam edelim… Kültür düzeyi yüksek varlıklı ve vizyoner bir ailenin üç çocuklarından ilkiydiniz. Nasıl bir çocukluk hayatınız olmuştu?

Babam Abdülhamid'in huzur hocası Mustafa Lütfü Efendi'nin oğlu, saray terbiyesine göre yetiştirilmiş kulak-burun-boğaz uzmanı Doktor Hakkı Nevin, annem de Safranbolu eşrafından, varlıklı Çizmecioğlu ailesinin kızı Nazmiye Hanım'dı. Çok okul değiştirdim, hep başarılı bir öğrenci olmadım belki ama matematiğe tutkun, çok meraklı bir çocuktum. Futbola (Fenerbahçe'ye) ve sinemaya (Amerikan Filmlerine) olan sevgim daha o çocukluk günlerimde kök salmış diyebilirim.

SORU: Okul ve gençlik yıllarınızda en büyük tutkularınızdan biri de futboldu. Okul takımlarında ve semt kulüplerinde başarılı da bir performansınız varmış neden devamı gelmedi?

20 yaşındayken bir maçta büyük bir sakatlık geçirdim ve çene kemiğim kırıldı; beyin kanaması endişesiyle günlerce kontrol altında tutuldum. Babam zaten derslerime mani olacağı düşüncesiyle top oynamamı istemiyordu. Ben de herkesin futbola başladığı 20 yaşında futbolu bıraktım.

SORU: Lise sonrası yükseköğreniminizi Tatbiki Güzel Sanatlar Akademisi Grafik Bölümden mezun olarak tamamlıyorsunuz… Dekorasyon işleriyle ilgilenmeyi planlarken, tamamen bir tesadüf sonucu sinema ile tanışıyor ve o gün, bugün bir daha da kopamıyorsunuz. Neydi sizi bu denli sinemaya iten tesadüf?

Tatbiki Güzel Sanatlardan sinemaya geçişim sebebiyle ikinci sınıftan ayrıldım. Ben Kaplıcalıyım. Safranbolu’da doğdum ama Kanlıcadaki evime 15 günlükken geldim; halen de o evde yaşıyorum. Hemen yanı başımızda Osmanlı’nın önemli isimlerinden Saffet Paşa’nın konağı vardı. Orada torunu Kadri Cenani Bey yaşıyordu. Kadri Cenani Bey eğitimini Fransa’da yapmış Türk Shell Yönetim Kurulu Başkan Vekiliydi. Muhteşem bir konağı vardı. Bazen burayı filmcilere çekim için ücretsiz olarak verirdi, tek talebi senaryoyu okumaktı; uygun görürse kapıları açardı. Ozon filmin sahibi Necil Ozon Bey, yönetmen Nişan Hançer Bey ve Sanat Yönetmeni Zaven Bey Kadri Bey'den randevu almışlar, hem çekecekleri filmin konusunu anlatmak hem de köşkü görmek için konağa geleceklerdi. Kadri Cenani Bey’in evinde çalışan Fransız bir uşak, Romanyalı bir bayan hizmetli ve Bolulu bir aşçısı vardı; yabancıların Türkçesi çok az olduğu için konuyu iyi anlatamayabilirler endişesiyle bana telefon etmişti, bir randevu verdiğini, Shell’deki toplantısının uzaması nedeniyle vapuru kaçırdığını ancak 1,5 saat sonra orada olabileceğini bildirdi. “Konuklar arzu ederlerse benim adıma Kanlıcada yoğurt yesinler, kahve içsinler başka bir zamana randevuyu tehir edelim” dedi. Bir süre sonra evin hizmetlileri filmci ekibi bana getirdi, ben de durumu kendilerine anlattım. "Buraya gelip gitmek zor, bekleyelim" dediler. Bahçeye girmişlerdi, ben "isterseniz burada bekleyebilirsiniz" deyince memnun oldular. Beni daha yakından tanıma imkanı buldular; denizden motorlarla sandallarla gelip geçen arkadaşlarımla, dostlarla yaptığım sohbetleri, sosyal yaşamımı, iletişimimi görüp etkilendiler. Nişan Bey’in yönetmen yardımcısı askere gidecekmiş, sanat yönetmeni Zaven Bey, "Türker Bey'le asistan olarak çalışsana" diye Nişan Bey'e teklifte bulundu. Asistan ne yapar ne eder hiç bir şey bilmiyordum, izah ettiler. İşte bu sürede yaptığımız sohbet benim filmci olmama neden oldu.

SORU: Sonrasında Ö. Lütfi Akad ve Nişan Hançer’e 9 filmde asistanlık yapıyorsunuz 1958 senesinde, Yeşilçam sinemasına 8 film yönetmenlik yaptınız…

Sinemada usta-çırak ilişkisinin çok önemli olduğuna inanıyorum. Lütfi Akad da, Nişan Hançer de sektördeki ustalarımdır ve bu açıdan kendimi çok şanslı hissediyorum. 1960’ta Erler Film’i kurduktan sonra ve gerçekleştirdiğim başarılı yapımlarımla kendimi Yeşilçam Sineması ve Türk izleyicisine tanıttım.

SORU: Erler Film devam ederken 1979 yılında Ulusal Video şirketini kurarak Türkiye’de ilk kez video olayını başlatıp, Türk sinemasının çok büyük bir krizden geçtiği dönemde Yeşilçam’ın 5 yıl boyunca nefes almasını sağlıyorsunuz…

Doğru. İlk kez 1978'de Cannes'da gördüğüm video, o dönem için son teknoloji ürünü bir cihazdı ve ben titiz bir çalışmayla Ulusal Videoyu kurup, kendi filmlerimin yanı sıra, Yeşilçam’daki filmci arkadaşlarımın raflarda bekleyen geçmiş yıl ve yeni yaptığı filmlerin video haklarını satın alıp ayrıca birçok video filmi yaptırarak ülkemizde gerçekleşen birçok müzikal, tiyatro oyunları, eğlence programları ve müzik programlarını Türk izleyicisinin beğenisine sundum. Benim Türkiye’ye videoyu getirdiğim tarihlerde Avrupa’da bile henüz video olayı tam manasıyla bilinmiyordu. Ülkedeki asayişin bozuk olduğu o tatsız günlerde, hem izleyici mutlu oldu, hem de yapımcı arkadaşlarım ürünleri için yeni bir mecra bulup ek bir maddi imkana kavuştular.

SORU: 1985’li yıllar ve bir başka Türker İnanoğlu rüzgârları estiriyoruz. Sinema devam ede dursun bu kez de TRT ve diğer özel televizyon kanallarına 10.000 saatin üzerinde “Bir Başka Gece”, “Hodri Meydan”, “Gecenin Konukları” gibi haber ve eğlence programları hazırlıyorsunuz bu hakikaten bir rekor…

Sözünü ettiğiniz programların yanı sıra, TRT'ye ve özel kanalların kuruluşunu takiben tüm kanallara farklı nitelikte, Felekten Bir Gece ve Vur Patlasın Çal Oynasın, İşte Müzik İste Eğlence gibi müzik-eğlence, Müjdat Gezen Talk Show, Huysuz Virjin Talk Show, Kamera Şakaları, Kadınlar Matinesi gibi sohbet, İstanbul Köşe Bucak gibi magazin, Polis İmdat ve Adliye Koridorları gibi haber programları, Yaseminname ve Rüstem’in Gazinosu gibi komedi programları, Tatlı Kaçıklar, Çiçek Taksi gibi dizi ve çok farklı nitelik ve yelpazede çok sayıda programın yapımcılığını yapıyorduk. Gurur verici bir dönemdir hem biz hem Türk televizyonculuğu adına. Bu programlara izleyicinin teveccühü hala sürüyor, ben de bu nedenle, programlarımı yeni nesillerle de buluşturmak üzere Youtube'da açtığım Erler Film Türker İnanoğlu, Unutulmayan Diziler, Arka Sokaklar, Yeşilçam Türkiye, kanallarında gösterime sunuyorum.

SORU: Siyah/beyaz filmler, renkli filmler, diziler yaklaşık 10.000 saati aşkın yapım arşiviniz, yabancı ülke film şirketleriyle yine yaklaşık 28 adet co-production filmleriniz… Hepsi birer başyapıt oldu ve gişe hasılat rekorları kırdı… Örneğin “Arka Sokaklar” diziniz yıllardır reytinglerde bir numara… Ve sizde kamera arkasının en tanınan ismi oldunuz… Bu inanılmaz başarıların sırrı halkın nabzını iyi tutmak mı acaba?

Ben izleyiciyi iyi tanıdığımı düşünüyorum. Doğru proje, doğru senaryo, doğru teknik ekip ve oyuncuyla buluştuğunda başarıya ulaşmak zor olmuyor. Benim kuruluşlarım bir aile gibidir. Yapımcısı, oyuncusu, teknisyeni, patronu, senaristi kenetlenip ortaya başarılı yapımlar çıkarırız. Vefakar seyircim de benim yapıtlarımı beğendi ve sevdi. 62 senedir programlarımı ve Erler Film’i yalnız bırakmıyorlar. Onlara müteşekkirim.

SORU: “İcraatın İçinden” adlı programız ile dönemin başbakanı Turgut Özal, Mesut Yılmaz ve hatta Demirel ile ilginç anılarınız olmuş, anekdotlarınızı rica etsem.

Ülkeye video olayını getirmemde o zamanlar Devlet Planlama Müsteşarı olan merhum Sn. Turgut Özal'ın çok büyük desteği olmuştur. Ülke o dönemde büyük bir darboğazın içindeydi; döviz sıkıntısı vardı. Döviz tahsisi almak için Turgut Özal’a gittiğimde videoyu anlattım. "Çok önemli bir olaya başlıyorsun, Avrupa’daki 2.nesil 3. Nesil Türk çocukları ülkesini, kimliğini, örf ve adetlerimizi unutmak üzereler. Bu videoyu önce Avrupa’da çıkarırsan sana bu tahsisi veririm" dedi. Kabul ettim ve ülkeye video olayını soktum. Yıllar sonra, Özal Başbakan olduğunda, İcraatın İçinden programı için çalışmalar yaparken, benim kendisine yaptığım ziyareti hatırlamış; beni Rahmetli Sn. Adnan Kahveci vasıtasıyla makamına davet etmişti. Böylece İcraatın İçinden’in çekimine başladık; aynı zamanda seçim dönemlerinde de ANAP’ın seçim propagandalarını yaptık. Bu 6 sene bu şekilde devam etti.

Süleyman Bey, vefatından 2-3 ay önce TİM’deki salonuma Cem Yılmaz’ı izlemeye gelmişti. Ben de o gün yurtdışından dönmüşüm. Beni arayıp görüşmek istediğini bildirdiler. Hemen TİM’e gittim. Bana TİM'in de içinde bulunduğu Darüşşafaka arazisini okul inşası amacıyla Darüşşafaka’ya kendisinin verdiğini belirtti. Büyük salonumuzu ve gösteri merkezimizi çok beğenip tebrik etti.

Birçok eski yeni sanatçı, yapımcı, yönetmenin ne yaptıklarını sordu. Yeşilçam çalışanlarını takip ediyormuş. Ayrıca Anadolu’dan birçok sinemacının adını vererek yaşayıp yaşamadıklarını sordu. Yıllar önce MC hükümeti zamanında, Yapımcılar Derneği Başkanı olarak birkaç sinemacı arkadaşımla beraber kendisine sansürle ilgili problemlerimizi iletmeye gittiğimi bile hatırladı. Müthiş bir hafızası vardı, ben unutmuştum.

Mesut Yılmaz Bey Türk sinemasına en büyük damgayı vuran devlet adamıdır. Sinema Kanunu çıkarılması, Telif Hakları Kanunu'nun günümüze uyarlanması ve polisiye sansürün kaldırılması onun sayesinde oldu. Türk Film Yapımcıları Birliği olan SE-SAM’ın TBMM tarafından kurulmasını sağladı. Bu kuruluşun da TBMM kararıyla ilk başkanı ben oldum. Bu birlik vasıtasıyla Türk sineması ilk kez yapımları için devletten maddi imkan sağladı.

Turgut Bey ve Süleyman Bey’i rahmetle, Mesut Yılmaz Bey’i de sevgi ve saygıyla anıyorum.

SORU: Bir dönemler ATV Televizyonu’nun yönetim başkanlığını üstlenmiştiniz. Allah var şimdi; kanalın çok büyük aşama yapmasına çok önemli katkılarız oldu. O dönemin ATV’sini ATV yapan “Magic Man” diniz.  Şimdi diyorum ki; bir zamanlar sahibi olduğunuz müzik kanalı “Dream TV” yi Demirören Holding’den geri alıp müzik sektöründe bir çağ açmayı düşünür müsünüz?

Artık yaşlandım ve müzik konusunda da fazla ihtisasım yok, düşünmem.           

SORU: Bir başka gururunuz; “benzersiz mekân özellikleri ve hizmet anlayışıyla, marka, kurum ve firmaların; konser, parti, film galaları, canlı yayınlar, uluslararası kongre ve seminerler, sergiler, festivaller gibi özel proje ve aktiviteleri için hizmet veren ve ayrıca Türkiye’de Kültür Bakanlığı’nca verilen ilk 'Kültür Girişim Belgesi'nin sahibi olan TİM Show Center” Duygularınız…

Yıllarca Türk sinemasına ve televizyonculuğuna yapımcı, senarist ve yönetmen olarak hizmet ettikten sonra, İstanbul'a çok ihtiyacı duyulan bir kültür-sanat merkezi hediye etmek istedim ve TİM Show Center bu duyguyla kuruldu. Andığınız etkinliklerin gerçekleştirildiği, son sistem teknolojiyle donatılmış 1.800 kişilik ana salonu, 400 kişilik tiyatro salonu, 5 sinema salonu, 1 VIP salonu, birbirine bağlanabilir şekilde tasarlanmış 6 toplantı odası, VIP restoran ve 1000 araçlık otoparkı ile şehrimizin ve ülkemizin bu vasıftaki sayılı mekanlarından birisidir. TİM’de Rusya’dan Güney Afrika’ya, Japonya’dan Güney Amerika’ya ve Avrupa’nın tüm ülkelerinden 47 ülkenin sanatçılarını misafir ettim ve ülkemiz izleyicisiyle buluşturdum. TİM, Cem Yılmaz'dan Fazıl Say'a, Kızılordu Korosu'ndan St. Petersburg Bale’sine ve Çin Devlet Akrobasi Sirki’ne kadar yerli-yabancı sayısız saygın sanatçı ve topluluğu ağırlamış seçkin bir kültür-sanat kurumudur. Çok gurur duyduğum bir iştir. 

SORU: Türk sineması için gerekli birçok kanunun çıkartılması ve mesleki düzenlemelerin yapılmasında öncülük edip, sektörün hukuksal güvence altına alınmasını sağladınız… Süreçte ne tür zorluklar yaşadınız?

Filmciler Derneği, Fİ-YAP Film Yapımcıları Derneği, SESAM Meslek Birliği gibi kurumlarda üye ve Başkan olarak sinemaya 22 sene hizmet ettim; ve Sinema Yasası, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gibi yasal düzenlemelerin hayata geçirilmesi için çok çaba gösterdim. Devlette işler bazen kolay yürümüyor; bazı devlet adamları kültür politikalarının önemini bilerek hareket ederken, bazıları hayati önemi haiz kültür-sanat konularını tamamen gereksiz görebiliyor; farklı dönemlerde sansür, verilen sözlerin tutulmaması gibi sorunlarla karşı karşıya kaldığım dönemler de oldu.

SORU: İtalyan kökenli bir levanten aile mensubu ve ülkemizin önde gelen sinema yazarlarından, usta kalem Giovanni Scognamillo, sayın şahsınızın hayatını yazdığı “Bay Sinema” adlı kitabında; “1957 yılında tesadüfen tanıştılar. Sonra büyük bir aşk yaşadılar. Çeşitlendi, büyüdü, gelişti, değişim geçirdi bu aşk. Ama ikisinin arasındaki büyü hep sürdü. Türker İnanoğlu sinemayla yaşadığı aşktan hiç vazgeçmedi. Sinema da ondan vazgeçmedi.” Bu ne güzel bir komplimandır. Duygularınız…

Değerli Giovanni benim çok yakın bir dostumdu. Birebir birlikte çalıştığımız zamanlar da, sadece dostluğumuzu paylaştığımız dönemler de oldu. Gio, yazar, araştırmacı, eleştirmen ve çevirmendi; sinemacı bir aileye doğmuş gerçek bir sinema uzmanıydı. Sinema üzerine onlarca kitap yazmış olmanın yanı sıra, Giovanni aynı zamanda İstanbul aşığı bir tarihçiydi. Beyoğlu ve sokakları, İstanbul sinemaları gibi tarihsel kitapların yanı sıra Astroloji ve fantazya konularında da eserler vermişti. 100'ün üstünde kitap yazmış, çok değerli ve önemli bir kişilikti. Sinema, ikimizin ortak paydası ve aşkıydı. Onu çok özlüyorum.

SORU: 2017 yılında, Türk Filmcilik tarihinde gelmiş geçmiş tüm film şirketleri içinde faaliyetine ara vermeden devam eden tek kuruluş olan şirketimiz Erler Film’in 60’ıncı yıl dönümü nedeniyle “Afişlerle Türk Sineması” adlı muhteşem bir kitap çıkardınız… 2384 sayfalık 2 ciltten oluşan 8104 sinema afişlerinin yer aldığı ve afişlerde yapımcılar, yönetmenler, senaristler, oyuncular ve teknik kadro hatta matbaalara varana kadar çok özel bilgi ve belgeleri içeren, Türk sinema tarihi araştırmasına müthiş bir kaynak olacak ve Türk filmlerinin kimliği niteliğindeki bu çalışmanızın hikâyesini rica edelim…

Vakfım bünyesinde TÜRVAK KİTAPLARI adıyla, sinemaya dair kitap, dergi ve sair eserler yayınlıyoruz. Daha önce sözünü ettiğiniz Bay Sinema ile geçmişte yayınladığımız 5555 Afişle Türk Sineması kitabımızın genişletilmiş, çok daha zengin ve güncel versiyonu olan 2 Ciltlik Afişlerle Türk Sineması kitabımızı, sinemamızın bir nevi Nüfus Cüzdanı gibi düşünerek hazırladık. Yıllarca süren, ben ve ekibimin çok büyük emeği sonucu, kendi arşivimin yanı sıra başka şahıs, kurum ve ülke arşivlerinden, tozlu raflardan, yıllardır açılmadan beklemiş çuvalların içinden, yeni ve eski sinemacılardan, sinemacı ailelerinden sabırla, özenle derlenmiş bir arşiv; Türk Sinemasını tanımak isteyen yerli ve yabancı her kişi, kurum, araştırmacı, sinema tarihçisinin başvuru kitabıdır. Ayrıca Sinema – Televizyon Üzerine Denemeler, müzemizi anlatan Mutlu Son, vakfımıza dair Bir Vakfın Hikâyesi, Erler Film 50 Yaşında ve Türk Sinemasında Makyaj adlı kitaplarımızla, 3 ayda 1 çıkarttığımız Cinetele adlı dergimiz vardır. Ben Erler Film’in 50. senesini doldurduktan sonra sosyal çalışmalara ağırlık verdim. İlk olarak TÜRVAK adlı vakfımı kurdum ve bu vakıf vasıtasıyla eğitime eğildim. Ülkemizde ilk kez Sinema Televizyon Eğitim Merkezi adlı bir okul kurup binlerce öğrenci mezun ettik. Ayrıca Çavuşbaşı Türker İnanoğlu İlk ve Ortaokulu adında 16 derslikli bir okul yaptırdım.  Sinema ve tiyatromuzu gelecek nesillere aktarmak amacıyla çok önemli bir çalışma yaparak halka açık 60.000 ciltlik bir sanat kitaplığı kurdum. Bu kitaplığımdan bilhassa halkımız, sinema eğitimi gören üniversite öğrencileri ve araştırmacılarla, basın mensupları faydalanmaktadır. Medyada geçmişteki sanatçılarla ilgili bir haber hazırladıklarında, bilgi ve görsel kaynağı olarak buradan faydalanabilmekteler. TİM de sosyal faaliyetimin bir devamıdır. Şuanda da doğum yerim olan Safranbolu’da Karabük Üniversitesi’ne bağlı olarak Türker İnanoğlu İletişim Fakültesi’ni kurma çabaları içindeyim. 6500 metrekare kapalı alanda kurulacak bu fakülte Safranbolu mimarisine uygun biçimde hazırlanacaktır.

SORU: Bir de sağlığınızla ilgili soracağım; Altı büyük ameliyat geçirdiniz, ciddi sağlık sorunlarıyla boğuştunuz. Şimdi iyi misiniz?

İyiyim teşekkür ederim. Sağlık sorunlarım, özellikle görüş kapasitemi çok azaltan Sarı Nokta hastalığıma rağmen, hala ilk günkü şevk ve heyecanla yeni projeleri hayata geçirmek için çalışıyorum. Başta sinema ve tv olmak üzere, kültür sanat alanında üretmenin ve halkın yüreğine dokunabilmenin zevkini hiçbir şeye değişmem.

SORU: Dilerseniz biraz da lifestyle, yaşam tarzınıza geçelim. Kendinizi nasıl tanımlarsınız’?

Gio'nun dediği doğru – ben bu işe aşık, çalışkan bir insanım. Gece hayatım, eğlenceye düşkünlüğüm yoktur, resmi tören dışında davetlere de sağlığımdan dolayı katılma imkânım olmuyor. Ama hiçbir arkadaşımın, meslektaşımın cenaze törenini de kaçırmam. Ekip çalışmasına inanırım ama gerekli yerde liderlik inisiyatifi kullanırım. Seyahat etmeyi ve denizi çok severim, mamafih uçakta da, deniz kenarında da mutlaka elimde işle ilgili bir çalışma, senaryo vs vardır. Yurtdışında yaşayan iki torunum var ve onlarla mümkün olduğunca fazla zaman geçirmek için çaba gösteriyorum. Hayvan severim, çok sevdiğim 5 kangal, 2 Alman kurt köpeğim, 2 tane de kedim var.

SORU: Peki, çevreniz sizi nasıl tanımlar?

Biraz sert görünüşlü olarak tanırlar ama iç duygularım öyle değildir. Biraz aceleci, pratik, çok çalışmayı seven ve insanları iyi tanıyan daha doğrusu, insan sarrafı olan bir kişiyim. Elimden geldiğince çevreme ihtiyaç sahiplerine maddi manevi destek vermek isterim. Kurduğum vakfın amaçlarından bazıları da eğitime önem vermek ve burs vermek ihtiyaç sahibi emekli sinema çalışanlarına maddi destek vermektir.

SORU: Sizce Yeşilçam’ın sırrı neydi?

Sıcaklığı ve samimiyetiyle Yeşilçam sineması yüz seneye yakın süredir ülkemizde ve bilhassa Anadolu'da etkili olmuş bir kurumdur. Bir zamanlar ülkemizde tv yokken, büyük şehirlerde çok az sayıda tiyatro salonu varken, sinema yeniliği ve büyüsüyle, seyircisiyle kucaklaşmayı bilmiş, halkımızı eğlendirerek, eğiterek, bilgilendirerek çok önemli bir görev yapmıştır.

SORU Umutsuzluğa kapılır mısınız?

Umutsuzluğa kapılmayan insan var mıdır bu dünyada, varsa duygusuzdur, vurdumduymazdır.

SORU: Nelerden korkarsınız?

Allahtan en büyük dileğim, beni kimseye muhtaç etmemesini, çocuklarımın torunlarımın, dostlarımın acısını bana göstermemesini ve mutlu bir ölüm dilerim.

SORU: Hatasız kul olmaz derler, hatalarınızı kabullenmede muktedirliğiniz ne sevidedir?

Orhan Gencebay’ın "Hatasız Kul Olmaz" diye bir şarkısı vardır, çok doğrudur. Benim de birçok hatam olabilir. Ama hatalarımdan çabuk dönmesini bilirim. Tenkitlere karşı çok duyarlıyımdır.

SORU: Keşkeler Türk toplumunda adeta bir tradisyoneldir. Keşkeleriniz oldu mu?
Şu ana kadar hatırlamıyorum Keşke’yi. Yaşamımdan, yaptığım işten mutluyum; tekrar dünyaya gelsem aynı işi yapmak, aynı yaşamı sürmek isterim. Benim bir anlayışım vardır, ben istasyonda treni beklerim, tren geldiği zaman o trene mutlaka binerim, tren yanlış yöne gidiyorsa ilk istasyonda inerim. Şayet trene binmezsen tren de doğru yola gidiyorsa treni kaçırmış olurum.

SORU: Vazgeçilmezleriniz nelerdir?

Çalışmaktan korkmamak, sevgi ve saygıyı eksik etmemek, inandığım olayı sonuna kadar takip etmek, ve haksızlığa tahammül etmemek.

SORU: Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk desem…

Kıymetli devlet ve fikir insanı. Türkiye Cumhuriyeti'nin banisi, Ebedi Başkomutan, Ata'm. Atatürk benim ve tüm ülkemin yaşam kaynağıdır. Atatürk olmasaydı bugün biz ne olurduk düşünemiyorum bile.

SORU: Kariyerinizde hiç rol model aldığınız yerli ya da yabancı aktörler oldu mu?

Olmadı.

SORU: Ne tür müzikler dinlersiniz? Yerli ya da yabancı olarak hangi şarkıcı için “bu benim adamım” dersiniz?

Her tür müziği dinlerim; İtalyan ve Fransız müzik ve şarkılarına da, Türk Sanat Müziği'ne de çok düşkünüm. Bizden Zeki Müren, Müzeyyen Senar, Behiye Aksoy’u dinlemekten çok zevk alırım. Yabancılardan da Pavarotti, Edith Piaf, Mireille Mathieu ve Enrico Macias hayranıyım. 

SORU: Karakterinizi hangi renkle tanımlarsınız?

Sarı-Lacivert.. Kostümlerimin çoğu lacivert, t-shirtlerim de sarımsıdır.

SORU: Duygu olarak beslendiğiniz ülkeler, şehirler ya da semtler var mı?

Londra'da kendimi çok rahat hissediyorum. Cannes, Paris ve Roma’yı severim.

SORU: Damak tadı ve lezzet zevkleriniz…

Meyve, balık ve deniz ürünlerini çok severim. Soframda her zaman  nanesinden maydanozuna, teresinden turpuna, maruluna kadar yeşillik armonisi vardır.

SORU: Yaşamınız filme alınsa hangi türde olurdu?

İtalyanlarla yıllar önce 1970’de Roma ve Türkiye’de ko-prodüksiyon olarak Küçük Şahit ve Küçük Kovboy filmlerini çekmiştik. Yönetmen Guido Zurli adlı bir İtalyandı. Guido, 45 yıl sonra İstanbul’a geliyor ve havaalanından otele giderken İngilizce bilen bir taksi şoförü ile hasbihal ediyor. Konu yaşamına, filmciliğe geldiği zaman benden bahsediyor. Şoför "çok iyi tanırız, dilerseniz sizi ofisine götürebilirim." diyor. Guido, beni arayınca çok memnun oldum. Akşam Tarabya’da bir balık lokantasında asistanımla beraber yemek yedik. 80'li yaşlarının ortasında ama dinç, ip incecikti. Sinemadan gözlerinin rahatsızlığı nedeniyle ayrılmış, İtalya’nın ünlü bir gazetesinin Pazar ekine nostaljik sinema anıları yazıyormuş. TİM’de St. Petersburg balesini izledi, müzeyi gördü, okulu gördü, 200 civarında yerli 35lik film yaptığım, 4000 bölümden fazla tv dizisi hazırladığımı görünce şaşkına döndü. Birkaç gün sonra giderken başarılarımı tebrik etti ve 2 hafta sonra da gazetesinde "İnsan Ömrüne Sığmayan Başarının Sırrı” başlıklı bir yazı yazdı. Beni çok onore eden, gururlandıran bir yazıydı. İşte yaşamımın filmi Guido Zurli’nin anlattığı türde olurdu.

SORU: Ve şimdi de geçiyoruz Fenerbahçe’ye. Nasıl Fenerbahçeli oldunuz ve Fenerbahçeli olmak nasıl bir duygu?

Fenerbahçeli olunmaz, Fenerbahçeli doğulur, bunu söyleyen çok doğru söylemiş. Fenerbahçeli olmakla gurur duyuyorum.

SORU: Fenerbahçe’nin maçlarını ne ölçüde takip edebiliyorsunuz?

Tüm maçları seyrediyorum. 2 sene öncesine kadar locam vardı, ama son 2 yıldır göz rahatsızlığımdan dolayı topu görmüyorum, renkleri karıştırıyorum. İki oyuncu kafaya çıksa kafayı kim vurdu diye yanımdaki refakatçi arkadaşıma mutlaka sorarım. Ara sıra önemli maçlara gidiyorum, o seyircinin heyecanını duymak için.

SORU: Sayın Türker İnanoğlu perspektifinden Fenerbahçe yorumu desem…

Fenerbahçe ülkemizin gurur kaynağıdır, Atatürk’ün ilk ziyaret ettiği kulüptür. İstanbul'un işgali sırasında yabancı işgal kuvvetlerinin takımlarıyla yaptığı maçların hemen hemen hepsini kazanmıştır. Bundan dolayı milliyetçi halkımız tarafından çok benimsenmiştir. Fenerbahçe her şeyimizdir.

SORU: 2018/2019 futbol sezonunda nasıl bir Fenerbahçe futbol takımı görmek istersiniz?

Atak ve hücuma dönük, bilinçli, iyi bir antrenör aldık. Hücumu seven, akıllı, kaliteli top oynayan, takım ruhu olan bir ekip. Şampiyon da olursak tabii ki şahane olur..

SORU: Zeljko Obradovic hoca desem…

Fenerbahçe'nin son yıllardaki en büyük kazanımlarındandır. Takımın başında olması bana umut ve güven veriyor; çok da mutlu oluyorum. İnşallah yeni futbol antrenörümüz de Obradovic gibi başarılı olacaktır.

SORU: Bu keyifli söyleşimizin finalinde; dilerseniz Fenerbahçe camiasına, yeni Başkanımız Sayın Ali KOÇ beyefendiye ve taraftarlarımıza iletmek istediğiniz mesajlarınızı ve son sözlerinizi alarak röportajımızı sonlandıralım.

Yeni başkanımız Sn. Ali Koç’u çocukluğundan beri tanırım. Hem annesi, hem babası yakın dostlarımdır. Kendisi çok akıllı, yapıcı, pozitif bakışlı bir kişiliğe sahiptir. Başarılı olacağından zerre kadar şüphem yoktur. Ali Koç’la Fenerbahçeliler doruklara yükselecektir. Tüm Fenerbahçelilere sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Merak etmesinler, yine yüzümüz gülecek, yine Saraçoğlu'nu inleteceğiz. Ne mutIu seni sevene, yaşa Fenerbahçe...