Spor Yazarı | FIFA Players' Agent

Dr. Öğr. Üyesi Sedat Hayran

SAYIN ERDAL ERZİNCAN. 

Bağlamanın perdelerine dokunan çokça sanatçımız var şüphesiz. Bu coğrafyaya ait türküleri söyleyenlerin sayısı da kestirilemez. Ama biri var ki o muhteşem parmaklarıyla, “sazı çalmıyor, konuşturuyor” adeta. Saza parmaklarıyla değil yüreğiyle dokunuyor; haliyle insan ruhunu mest eden türkülerinde bir başka dram, acı ve sevinç yaşatıyor gönüllerde… O muhteşem eserlerini dinledikçe kah “Zühre” olursunuz, kah bir cahile edebi hatırlatırsınız veya “Al Mendil”e işlediğiniz sevdanız aklınıza düşer... Sazın perdelerinde bir suyun akıp gittiğini hissedersiniz… O su ki; yüreğinizin kirini, kulağınızın pasını siler. Ruhunuzu yıkar ve sizi bir deryayla buluşturur. İşte; O bir vecd halidir, O bir aşk halidir; cümlelerin özleyip de bulamadığı… Bağlama icrasını yemiş, içmiş, sindirmiş bir üstat… Yüksek kabiliyetli ama alçak gönüllü adam gibi adam… Bulunduğu ortamlarda bile sanatından bahsederken kelimeleri özenle seçen, kendini değil bağlamayı yücelten muhteşem bir Bağlama virtüözü ve Şelpe doktoru, aynı zamanda Sarı Lacivert renklerin kentli ozanı Sayın Erdal Erzincan, bu ay ki sayımızda işte o vecdi, o aşkı ve deryayı sunuyor bizlere…

 

Bana, Sayın Erdal Erzincan’ı tanımla deseniz, samimi ve sahici derim… Ama insanı hayrete düşürecek kadar sahici… Mütevazı... Eşitlikçi... Eleştirisini de beğenisini de esirgemiyor… Ama net yapıyor… Abartmıyor… Neyse onu söylüyor, koruyup kollamıyor, asla tarafgir değil… Fevkalade objektif... Bir de iyi analizci... İnsanlarla göz teması kurarak konuşuyor. Böylece dinlediği ve ilgilendiği duygusunu veriyor karşı tarafa... Mesafeli ama samimi… Ciddi ama neşeli… Kendisinin olduğu kadar karşısındakinin esprilerine de hakkını vererek gülüyor… İnsanda bıraktığı ilk izlenim; Sıfır kompleks. "Ne kadar mütevazısınız" dersen kızabilir bile, o derece yani… "Asıl olması gereken de budur, tevazudur”… Gözünde ışık olan, içini temiz tutmaya çalışan, ciddi konulara kafa yoran, Sanata, Spora ve Siyasete sağladığı katma değerleriyle sağlam kişiliğini, enerji dolu güçlü karizması ve ışıltılı karakterlerini hayata yansıtan, çok hoş ve naif bir beyefendi… Türk Halk Müziği'ni kendi otantik yapısıyla sunmanın yanında, farklı müzik tarzlarıyla zenginleştirerek dört kuşağa sevdiren kentli bir halk ozanı… Yaşadığı toplumun “Melodik Dili” olarak sevilen bir duygu adamı… Aynı zamanda müthiş bir Fenerbahçe aşığı… Çok sevdim onu… Bir tatlı naifliği var, farklı ve benzersiz buluyorum. İnce mizah buluyorum.

Ayrıca, Akademisyen bir kimlik… İ.T.Ü. Türk Müziği Devlet Konservatuarı Temel Bilimler Bölümü mezunu… Bitirme çalışması ise; “Parmak Vurma Tekniğinin Bağlamadaki Uygulanışı ve Notasyonu”dur. Yalnızca icracı kimliğiyle değil, yetiştirdiği binlerce öğrencileriyle de Anadolu kültürüne çok büyük katkılar sunan değerli eğitmen… On beş yılı aşkın bir süredir, kendi adını taşıyan Müzik Kursunda eğitim veriyor. İlave olarak; İTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuarında “Ustalık Sınıfı” adı altında dersler vermekte olup, Yıldız Teknik Üniversitesinde Öğretim Görevlisi olarak bilgi ve birikimlerini öğrencileriyle paylaşıyor. Ünü bu toprakları çoktan aşmış önemli bir Dünya Sanatçımız Sayın Erdal Erzincan... Dünyanın en önemli konser salonlarında sayısız konserler verip, farklı milletlere mensup müzik dinleyicilerine Anadolu müziğini ve bağlamayı sevdirdi. Türkiye’nin adını bir kültür elçisi olarak dünyanın dört bir yanına taşıdı. Her konserinde büyük beğeniler toplayıp, dünya genelinde müzikseverlerin sevgilisi, Türkiye’de ise milyonların ulusal gururu oldu… Bu gayreti ve başarılarına şapka çıkarıyorum…

Aslında onu bulmak çok zor… Her gün başka bir şehirde turnede, her hafta başka ülkede konserde önlenemez bir yükseliş içinde… Türkiye’de çok büyük bir dinleyici kitlesi var ama ilginçtir ki yurtdışında daha çok tanınıyor, hakkında müthiş övgüler yazılıyor, konserden, konsere, konferanstan konferansa çağrılıyor… Ne diyelim yolun açık olsun büyük üstat… Bu kadar yoğunluğu içinde Sayın Erdal Erzincan’ı bulup röportaja almak hakikaten bir şans işi. Ne mutlu ki o piyango da bana vurdu yani…

Söz yazarı, besteci ve yorumculuk, yazarlık ve sosyal sorumluluk projeleri gönüllüsü gibi tanrı vergisi yetenekleriyle “Global Arts & Entertainment” dünyasının yadsınamaz kült ismi olan Dünya Sanatçımız Sayın Erdal Erzincan beyefendiyi siz değerli taraftarlarımız için; İstanbul’un en köklü ve en prestijli mekânlarından; eğlence ve spor kompleksi “Dalyan Club Tesislerinde” ağırlayıp; Çağdaş sanat kültürü, bilimsel yorumları, o fantastik sanat hayatı ve naif albümüne, korkularından, hataları, keşkeleri ve itiraflarına, ilave olarak Müzik ve Entertainment dünyasından Fenerbahçe’ye kadar birçok şeyi dolu, dolu konuştuk. Söz, bağlamanın ustasında… Keyifli dakikalar…

  

SORU: Sayın Erdal Bey, çağdaş sanat sektörünün önemli bir sanatçısı ve düşünce adamı olarak sizden öncelikle müziğin dünyadaki toplumsal bütünlük, sevgi ve barış üzerindeki önemini rica edelim.

YANIT: Güzel sanatların hepsinin toplumları birleştirici özellikleri elbette yadsınamaz ama müziğin daha farklı ve önemli tılsımları vardır. Bir küçük melodinin etrafında milyonlarca insan bir anda bir araya gelip aynı ruh haline erebiliyor. O yönüyle müziğin birleştirici barıştırıcı yakınlaştırıcı tarzı, ön yargıları ortadan kaldırabiliyor. Bu olguyu tarih boyunca birçok toplum ve bireyler kullanmıştır. Müzik, toplumun isteklerini anlatarak, toplum içinde yaşayan sosyal özlemleri biçimlendirir. İnsanlar arasında ortak bilinç ve dayanışma oluşturarak, toplumsal birliğe sevgi ve barışa hizmet eder ve böylece toplumsal iklimi yansıtır. Müzik yoluyla toplumsal ilişkiler yaşanır. Bir milletin gelişmişlik düzeyini belirlemede müzik, önemli bir göstergedir. Toplumsal bir olgu olan müziğin geldiği nokta, toplumun geldiği noktayla paralellik gösterir. Ayrıca; toplumun yaşadığı müziksel ortam genel kültür düzeyinin ifade edilmesine ortam tanır. Bu yönleriyle müziğin dünyadaki toplumsal bütünlük, sevgi ve barış üzerindeki önemi büyüktür… Toplumları ve insanları bu kadar kolay bir araya getiren güzel sanatları ve müziği iyi kullanmak gerekir; diye özetleyebilirim.

SORU: Sanat sosyolojisinin içinde din, töre, mitoloji, gelenek vb. toplumsal disiplinlerle müzik sanatı arasında nasıl bir etkileşim vardır?

YANIT: Soruyu özetle Müzikoloji bilimi açısından bakıp değerlendirebiliriz. Yani müziğe yönelik bilim disiplinlerinin genelidir. Müzik ile söz konusu toplumsal disiplinler arasındaki etkileşim, genelde müziğin kuramsal bir çerçeve içinde, belirli bir bakış açısından ve nedenselliğe dayalı ele alınıp, bilimsel yöntemle ilişkilendirilerek sanat sosyolojisinin önemli bir aktörü olmasıdır. Etkileşim budur.

SORU: Saygın bir müzik eğitmeni ve icracı olarak; Türk Halk Müziği ve deyişleri genç nesillere daha kapsamlı tanıtmak ve öğretmek amacıyla; ezgi yapısı, usuller, formlar ve türlerin uygulama ortamına alınmanızda nasıl bir metodoloji izliyorsunuz?

YANIT: Halk müziği yapıyorum. Anonimlerden beslenerek müziğimi ifade etmeye çalışıyorum. Böyle baktığım zaman benim çaldığım eserlerin hikâyesi olan binlerce yıllık gelenek var. Yaratıcısı belli olmayan eserlerden bahsediyoruz. Elbette bunun bir yaratıcısı var ama sözlü kültürle değişerek ilk yaratıcısından çok uzaklaşmış. Her türkünün aslında bir değil benlerce öyküsü var. Burada biraz da sanatçının özgürlüğünü dikkate aldığımızda çok daha özgün durumlar ortaya çıkıyor.

SORU: Alevi ve Bektaşi topluluklarının kültürleri ve dini inançları doğrultusunda çalıp söyledikleri; Semahların önemi nedir?

YANIT: Alevi-Bektaşi toplumunun inancını müzik, edebiyat ve dansla ifade etmesinin, Anadolu'da sanatın asırlardır süregelmesinde çok önemli bir etkisi olmuştur. Dans Türkiye’de şu anda dejenerasyona uğramış çok köklü bir alan. İnsanın vücut diliyle kendisini ifade etmesi demek, onu etinde tırnağında hissetmesi demektir. Mezar başında bir ananın vücut diliyle yana yakıla feryadı bir danstır aslında. Dansın doğuşu da budur. Onu diğer duygulara yansıttığında vücut diliyle bir şeyleri ifade etmek istiyorsa gerçekten hissetmiştir. Semah da budur. Semah da insanın tanrıya ulaşma yolundaki yakarışıdır. Semahın yarattığı durum gönüldür. Semahtaki aşktan korkmayınız. O noktada bastığınız her ses doğrudur. Hissettiğinizi hissettirirsiniz.

SORU: Türk Halk müziği, deyişler ve bağlamanın orijinal kaynağı aradığında hem kentte hem köyde çoğu zaman karşımıza Alevi olgusu çıkıyor gibi. Yorumlarınız…

YANIT: Anadolu’da çok büyük renklilik var. Bunu salt Alevi kültürüne indirgemek pek doğru olmayabilir. Çünkü zeybekler de, horonlar da var… Ancak,  Alevi toplumunun bağlamaya bakışı ile diğer toplumların bağlamaya bakışı biraz farklıdır. Alevi toplumlarda kentlerde bağlama yerini korurken, diğer toplumlarda bu biraz değişikliğe uğramıştır. Bağlamanın yerini gitar almış, keman almış ama Alevi toplumun eğlencesinde ve inancında bağlama yer aldığı için ona dokunmak namusuna dokunmak gibi olmuş. O yüzden bir koruma refleksi oluşmuş. Ama yine de Anadolu da bağlama geleneğini Aleviler oluşturmuştur demek doğru olmaz kanısındayım.

  

SORU: Türk Halk Müziği ve deyişleri kendi orijininden uzaklaştırıp, batı soundu içine oturtulan cover türküler hakkında sanatsal düşünceleriniz?

YANIT: Aziza Mustafa zade, Azeri müziğini cazın içine koklatmış. O bozmuş olmuyor zaten. Piyanoya her dokunuşta onun Azeri müziği olduğunu anlıyorsunuz. Bir Aşık Veysel türküsünü bir piyanist aranje ettiği zaman Aşık Veysel’den ne kadar haberdardır bu sorgulanmalı. Önemli olan burada özü bozmamaktır. Örneğin Fazıl Say’dan Aşık Veysel’i dinleyen genç dönüp Aşık Veysel’i orijininden dinliyorsa Fazıl Say doğru yapmıştır. Eğer Fazıl Say da kalıyorsa orada bir eksiklik vardır. Benim böyle kıstaslarım var. Şöyle olur, böyle olmaz demem. Özden kopmadan her şey yapılabilir.

SORU: Bundan sonraki süreç için Türk Halk Müziği kültüründe şehrin kentli ozanları, bir nevi melodik dilleri olan bir Ali Ekber Çiçek, bir Hüdai Baba çıkmaz mı?

YANIT: Şekil olarak baktığınızda bir Hüdai baba çıkmaz, ama ben şuna inanıyorum Anadolu’da köy geleneği içinde bir Aşık tek bir icra gerçekleştirmiyor, yani sadece eseri yorumlamıyor, şiir de yazıyor, hikayeyi de anlatıyor. Adeta bir edebiyatçı betimlemesiyle kompakt bir tiyatral anlatımı gerçekleştiriyor. Aşık kahvelerinde bir hafta süren etkinlikler oluyor. Aşık, Leyla Mecnun hikayesini bir haftaya yayarak anlatıyor. Onun içine bestelerini koyuyor. Böyle baktığında Aşık yeri geldiğinde siyasetçi. Yeri geldiğinde küsleri barıştırıyor. Hüdai babanın ya da bir Aşık Veysel’in yaptığı müzikal icrayı kentte belki elli kişi yapabiliyor. Ancak söz konusu elli kişi birbirinden haberdar değilse kentte Aşık ruhu yaşayamaz. Onların da bir arada olması gereklidir. Aşık Veysel sadece bağlama çalarak kentte yaşamaz.

SORU: Önceki zamanlarda deyişlere, türkülere kaynak olanlar usta çırak ilişkisi içinde yetişiyorlardı. Örneğin; Deyişler Cem evlerinde idrak ediliyordu, tekkelerin de elbette fonksiyonu vardı. Yani bir dönem böyle geçmişti. Şimdi de şehirlerde Cem evleri var. Şehrin Cem evlerinde Ali Ekber Çiçek ya da bir Arif Sağ’ın derinliğini taşıyanlar yetişebiliyor mu?

YANIT: Şair çıkar ama ozan çıkmaz. Şu anda çarpık bir gelişme ve değişme oluyor. Bunlar gerçek. Tartışmak lazım. Alevi Bektaşi geleneği çok köklü bir gelenektir. Köy geleneği içerisine göre şekillenmiş bir gelenek. Onu şehre uyarlarken çok bilimsel hareket etmek gerekiyor. Bilimsel yönteme başvurulmadığı için köyden getirilen  şehirde uygulamaya çalışılıyor. Kültürü taşırken korumayı ve uygulamayı bilmek önem arz ediyor. Şu an çok umutlu değilim ama ileriye dönük bunlar algılanacak, çünkü çok köklü gelenek taşınacaktır.

SORU: Ülkemizde “Türküler daha çok kırsal yörelere, köye aittir“ görüşü vardır. Türkiye’deki bir takım sözde entelektüel kesim de genellikle türküleri gelişmemiş bulur. Hatta ilginçtir, garip ama gerçek bir olguya değinmenin şimdi tam zamanı bence; takvim yaprakları 1930’lu yılları gösterirken bu ülkede İçişleri Bakanlığı yapan bir zat, merhum Şükrü Kaya, bir genelgesinde sazı gerici bir alet olarak nitelendiriyor ve görüldüğü yerde yakılmasını istiyor. Sizce bu önyargı nereden kaynaklanıyor olabilir? Özümüzdeki ciddi bir kültür eksikliği diyebilir miyiz?

YANIT: Sadece iyi niyetle baktığımda o tür kitlelerin özümüzdeki kültürün derinliğini anlayamamalarına, bilgi eksikliklerine bırakıyorum… Siyasetçi zat içinde politik yol izleyip, art niyetli ifade kullandığını düşünüyorum. Art niyetsiz böyle düşünenlerde olabilir ancak onları da müzik kültürü ve vizyon eksikliklerine yoruyorum, yazık... Bu konuda şöyle bir betimleme yapalım; elinizde iki adet değerli maden görüntüsü veren nesneler olsun. Bunlardan birisi altın, ama üstü biraz tozlanmış olsun ve siz onun altın olduğunu bilmiyorsunuz. Öbürünün üstünü parlatmışlar altınmış gibi duruyor. Aradaki farkı bulmak, zeka ve entelektüellik gerektiriyor. İşte bütün dava bu… O güruha söylenecek başka hiçbir sözümüz yok. 

  

SORU: Bir Endülüs kültürü betimlemesiyle Ortadoğu’dan Anadolu’ya, Balkanlardan Akdeniz kültürlerine hatta Latin kültürüne dek çok değişik form, ölçü ve adlar altında kullanılan bağlamayı, bir üstadı olarak bize nasıl tanımlarsınız?

YANIT: Arif Sağ, Musa Eroğlu, Talip Özkan’lar varken ben biraz daha göreceli bir klasmandayım. Çünkü onların bıraktıkları eserler çok önemli. Bağlamayı anlatmak hakikaten çok zordur. Ben bağlamayı tek başına enstrüman olarak görmüyorum. Bir yanıyla çok güzel ve çok zengin bir enstrüman. Diğer yanıyla ise, herkesin ortak duygusunu yansıtan çok boyutlu bir melodik bir kütüphane diyebilirim. Bir piyano, bir kemanla tüm ülkenin ortak duygusunu yakalayamazsınız. Ortak duygu için en doğru enstrüman bağlamadır ve her şey bağlamadan çıkmıştır... Bu realiteyi iyi anlamak gerekiyor. Bu ülkenin tradisyonu sazın göğsünde saklanarak gelmiş. Bir Aşık sazını alarak insanları bir araya getirmiş ve bir şeyler anlatmış. O saz, Aşığın elinden alındığında bütün güç kaybolur. Böyle bir tarafı ve kültürel bir birikimi de var bağlamanın.

SORU: Anadolu’nun yegâne müzik aleti olan ve Türk müziğinde aktif olarak kullanılan bağlama enstrümanının, Balkanlar ve Avrupa’da müzik kültürü olarak yaygınlaşmasında sizce, Osmanlı iskân politikalarının ne denli etkileri olabilir?

YANIT: Osmanlı devletinin fethettiği toprakları Türkleştirmek adına uyguladığı klasik iskân politikasının izlendiğini pek zannetmiyorum ama doğal olarak başka bir şey yaparken; halkın kendiliğinden etkisi olmuştur. Oraya giden halkın daha çok farklı kültürler tarafından kabul görmeleri sağlamıştır. Bu daha çok Türkmen geleneğin parçası olup kültürel etkileşimle yayılmış olabileceği kanısındayım. 

SORU: Bağlama çalmak zor mudur ve öğrenmede yaş sınırı var mıdır?

YANIT: Herkes öğrenebilir ama virtüöz olmak için çok erken başlamak lazım. Bence doğmadan önce başlamak gerekiyor. Eğitim süreci anne karnına yani cenin konumuna kadar uzanıyor. İlk eğitim ceninken başlıyor ve doğduktan sonra da dinleyerek; önce kulaktan besleniyoruz. En son dile, ele geliyor ve pek tabii yetenek, sevgi ve çalışmak bu üçü yan yana geldiğinde işlem tamamdır.

SORU: Geleneksel, akustik bağlama ile “1960'ların sonuna doğru, Orhan Gencebay ve Erkin Koray'ın beraber çalışırlarken oluşturdukları” Elektro Bağlama arasında ne tür sound ve kalite farkı var, örneğin; siz hangisini tercih edersiniz?

YANIT: Burada kentteki arayışlar ön plana çıkıyor. Gitarın geleneğine de baktığınızda bağlama gibi. O da bir halk çalgısı. Kente geldiğinde, gitar; bir elektronikleşme sürecine girmiş. Bağlama da ondan sonra kente dâhil olmuş. Oradaki gelişimi görünce, o değişimden etkilenmek istemiş ve bu da Orhan Gencabay dönemine denk gelmiş. Bence ikisinin de hikâyesi aynı.  Bunun doğru ya da yanlış yapıldığı konusunda benim şu an için bir karar vermem yanlış olur. Ben akustikten yanayım ama insanların elektronik arayışı da söz konusu. Ancak onun doğrusunu bulmak gerekir diye düşünüyorum. Bu nedenle daha bilimsel çalışmalar yapılmalı.

  

SORU: Şimdi biraz da kariyerinizden söyleşimize devam edelim… Takvim yaprakları 1994 yılını gösterirken kariyerinizin başlangıcı olan ilk solo albümünüz “Töre” ile Türkü severlerin karşısına çıkmak nasıl bir duygu ve heyecandı?

YANIT: İnsanın kedini anlatması çok zor tabii ama heyecan verici bir olgu. 23 yaşında böyle bir albüm yapmak hakikaten heyecan ve gurur verici. Geriye dönüp baktığımda acemilikler vs. var ama keşke yapmasaydım demiyorum. O günkü hedefim şuydu; ben çalışkan bir insanım ve bu huyumla da övünürüm. İyi sanatçıyım, iyi çalışıyorum, iyi söylüyorum… Asla bu özelliklerimle övünmem ama çalışkanlığımla övünürüm. O gün, “Ben bunun daha iyisini yapacağım” demiştim, kendi kendime. Her zaman daha iyisini, daha olgununu yapmayı istedim ama var olan esere ters olmasın. Geldiğim noktada da bunu yaptığımı düşünüyorum.

SORU: Peki ya, Sayın Arif Sağ’ın rahle-i tedrisinden geçmek, desem…

YANIT: Arif Sağ, çok önemli bir isim, çok önemli bir usta. Kendi kuşağından sona bağlama çalanların hemen hemen tamamını etkilemiştir. Ben de bağlamayı Arif Hoca ile tanıyıp, sevenlerden birisiyim. Onun attığı her adımı takip etmeye çalıştım. Birebir hocam olmadı, onun okuluna gittim ve asistanlarından ders aldım ama sonraki dönemde profesyonel anlamda çalışma fırsatım oldu. O dönemde tecrübelerinden çok fazla faydalandım. Bana çok başka bir kapı araladı diyebilirim. Çoğu zaman bir şey üretirken o gözümün önünden geçmiştir. Onun bize kazandırdığı çok şey oldu. Bağlamanın vitrinidir diyebilirim.

SORU: İlerleyen süreçte 1996 yılından başlayarak günümüze kadar aralarında Garip, Gurbet Yollarında, Anadolu, Al Mendil, Türküler Sevdamız, gibi efsane eserlerinizden oluşan 15 solo ve enstrümantal albümler yaptınız. Para ve prestij olarak nasıl bir geri dönüş oldu?

YANIT: İş olarak bir karşılık beklediğinizde çok başka bir şey çıkması gerekir ama müzik benim için bir yaşam biçimi ve o yüzden bu işin ekonomik tarafı önem arz etmedi. Nitekim yaşam standardımı da değiştirmedim. Açıkçası böyle bir şeyi tercih ettim. Bağlamanın emrettiği gibi bir yaşam biçimini tercih ettim diyebilirim. Çevrem de 20-30 sene önceki çevremden farklı bir çevre değil.  Ortam ayırt etmeksizin eserlerimi sergiliyorum ve bunların hepsi de benim zenginliğim oldu. Ben çok zengin bir insanım. Tüm bunların hepsi beni zenginleştiriyor.

SORU: 2016 yılında sınırlarınızı zorladığınız, bir çalışma olarak dikkat çeken Temkeş Müzik etiketiyle yayınlandığınız son solo albümünüz olan Karasu (Albüm Teaser) diyelim. Albümde yer alan eserlerin büyük bir bölümü sizin tarafınızdan derlendi ve büyük bir titizlikle bağlamaya uyarlandı. Bu yönüyle albüm, bağlamanın enstrümantal repertuvarına müthiş katkı sağladı. Fizy ve Türk Telekom Müzik’te en çok dinlenenler ve en çok indirilenler listesindeki başarısıyla da adından söz ettiren albüm, ayrıca dünyanın en önemli müzik platformlarından iTunes ve Apple Music’te de haftalarca rakiplerini geride bırakıp tek başına zirveye oturdu. Sanırım verilen bütün emeklere değdi. Duygularınız…

YANIT: Karasu diye bir çalışmam var ve Karasu, benim doğduğum topraklardaki Fırat’ın koludur. Köyde o suya bakarak hayal kurardım. O su akıp giderdi ve hemen yanı başında bir tren yolu vardı. Düşünürdüm hep, “Acaba o trene binsem ya da o suya girsem beni nereye götürür” diye. Şimdi bakıyorum ki, o trene binip buralara gelmişim, o suyun gittiği her yeri dolaşmışım. Biriktirdiklerimden Karasu diye bir beste yaptım. 11-12 dakikalık bir bestedir. Doğduğum topraklardan ayrılışımdan sonra tekrara geri dönüşümü ve benim yaşadıklarımı anlatan bir bestedir, Karasu.  Benim için çok öze bir albümdür. Diğer albümlerim de Karasu’yu besleyen ürünlerdir.  Davul zurna ve kaval gibi enstrümanları kullanarak nasıl bir etki bırakabileceğim üzerine de çalıştım ve böyle bir albüm de yaptım. Çok mutluyum ama doymak yok tabii.

SORU: Şimdi de Konserleriniz diyor ve geçiyoruz şu meşhur Almaya konserinize… 1997 yılında şöhretinizi tam anlamıyla ülke çapında ve yurtdışında taçlandırdığınız Sayın Arif Sağ ve Sayın Erol Parlak ile Köln Filarmoni orkestrası eşliğinde Almanya Cumhurbaşkanı Sayın Roman Herzog himayesinde Köln Filarmoni Salonundaki Concerto For Bağlama konserinize, gerisini sizden rica edelim…

YANIT: Çok büyüleyiciydi. Bağlamada tezeneli ya da tezenesiz icralar var.  O dönem şelpe ile ilgili çok ciddi çalışmalar içerisine girmiştik. O noktada bağlamanın farklı bir özelliğini yakaladık. Bunun adı da evrenselliğiydi. Sadece şelpe tekniğinden oluşan bir repertuar ile konsere karar verdik. Gerçekten Köln’de tarihi bir konser verdik diyebilirim. Sonrasında da bunun devamı oldu. Ama Köln bu anlamda ilk olması vesilesiyle çok kıymetli oldu bizler için.

SORU: Konserlerinize değinmişken; Yabancı ülkelerde konser vermek nasıl bir duygu? Örneğin ABD’de bağlama çalmak nasıl bir şey? Çok endüstriyel bir ülke… Bu toplum, Türk toprağının kokusunu aldığında sizce ne hissediyor olabilir?

YANIT: Açıkçası Amerika’da konser vermenin çok önemli olduğunu düşünmüyorum. Mesela, hiçbir Türk vatandaşın gelmediği çok konser verdim diyebilirim. Müzik, böyle bir olgudur. Ortak bir dil. Bağlama ile ilgili hiçbir fikri olmayan insanlar merak ettikleri için gelebiliyor. Dünyada farklı kültürler var ve insanların barış içerisinde yaşaması için birbirini dinlemesi gerekiyor. Biz dinlemeden konuşmaya, yargılamaya başlıyoruz. Müzik, bunun için iyi bir fırsat. Beni anlamak istiyorsan önce müziğimi dinle. Ben de seni dinleyeyim. İnanın çok güçlü bir iletişim olacak. Türkiye’de bu politikanın izlemesi gerekiyor. Atatürk’ün “Yurtta sulh cihanda sulh” sözünün özü de budur bence. Önce müziği dinletmesini öğretmek gerekiyor. Böylece empati kültürü gelişir. Empati kültürü de bu ülkenin çimentosudur.  Maalesef Türkiye’de böyle bir kültür yok, sürekli bir önyargı söz konusu. Bu nedenle objektif bir müzik politikası olmalı.

SORU: Çok sayıdaki yurt dışı konserlerinizin oluşumunda hep yabancı organizatörler sizi buluyor? Galiba Uluslararası tanınırlığınızın rolü büyük olsa gerek ne dersiniz?

YANIT: Mutlaka bir şöhretimiz vardır ama benim böyle bir kaygım olmadı hiçbir zaman. Yabancı organizatörlerdeki sistem şöyle; dünyadaki etnik festivallerde organizatörler, izleyicileri karşısına birisini getirdiği zaman onun kim olduğuna çokça bakılmıyor. Organizatöre bir güven söz konusu. Tabii bunlar müziği gerçekten bilen insanlar tarafından yapılıyor. Ben de bunun içinde yer alıyor olmaktan dolayı mutluyum tabii ki de. İyi bir şekilde temsil etmeye çalışıyorum.

  

SORU: Yurt dışı konserlerinizde; yorumladığınız eserler alıştığımız formatların dışında gerçekleşiyor. Örneğin senfonik tarzda denemeler yapıyorsunuz. Bu denemeler, ulusal bir değere evrensel kapı açma düşüncesinden mi kaynaklanıyor yoksa deyişleri, türküleri müzikal yönden geliştirmek için mi? ya da her ikisi mi?

YANIT: Halk müziğinin, bağlamanın evrenselleşmesi için Batı orkestraları ile yapılması gerektiği konusuna katılmıyorum. Önemli olan nasıl yaptığınızdır. Senfoni orkestrasıyla birlikte yaparsınız ve ortaya harika bir şey çıkmıştı, kabuldür. Dediğim gibi nasıl yaptığınız çok önemlidir. Evrensel ruh, evrensel dil bazen bir enstrümanla da yakalanabilir, bazen de birden çok enstrümanla yakalanabilir. Yeter ki o ruh yakalansın. Tek enstrümanla o dili yakalamak çok ama çok zordur.  

SORU: Dünyanın en önemli sanat ve kültür salonlarında sayısız konserler vermeniz, farklı uluslara mensup müzik dinleyicilerine Anadolu müziğini ve bağlamayı sevdirmeniz, ülkemiz adına gurur verici. Bu başarı öyküsünde içlerinde biri var ki o, İran'lı kemençe sanatçısı Kayhan Kalhor ile hazırladığınız iki muhteşem albümleriniz… Bu albümleriniz için adeta çileğin kreması tadındaki mini bir retrospektifiniz desem…

YANIT: Ne kadar güzel sorular bunlar tebrik ediyorum vallahi... Evet, önemli bir retrospektifim diyebilirim. Kayhan Kalhor, çok önemli bir müzisyendir. Bakınız, 6 defa Grammy Ödülleri adaylık çalışması olmuş, geçen yıl da grup olarak bu ödülü alma başarısı gösterdi. İran’da Kayhan Kalhor ve diğerleri olarak tanınır. Müzik konuşulduğu zaman Kayhan Kalhor ve diğerleridir. Çok da dikkat çeken bir hikâyesi vardır.   O İran-Irak savaşında 80’li yıllarda Türkiye’ye geliyor. 8-9 ay süreyle burada yaşıyor ve buradan İtalya, Amerika, Kanada gibi ülkelerde müzik okuyor. Böyle bir yaşantıdan Arabesk bir şey çıkabilirdi ama o, farklı bir müzik tarzı ve anlayışıyla karşımızda duruyor. Bugün dünyanın sayılı müzisyenlerinden bir tanesi olarak lanse ediliyor. Onunla aynı sahneyi paylaşmak benim için çok ama çok kıymetlidir. Birlikte çok sayıda konser de verdik. Benim fikir sahibi olmamı da sağladı. Bir enstrümanla neler yapılabileceği fikrini bana aşılayan kişi de odur.

SORU: Müzik kariyerinizde bir başka ayrıcalığınız da geleneksel türkü ve deyişleri söylemenizin yanı sıra farklı formatlarda derleme çalışmaları da yapmanız. Bugüne kadar çok sayıda ve çok ekstrem bir tarzda Erzurumlu Emrah, Karacaoğlan, Kemal Eroğlu, Mevlüt Doğan, Garip Bektaş gibi şairlerin şiirlerini de bestelediniz. Böylesine güzel bir inovasyon projesi aklınıza nereden geldi Allah akışana?

YANIT: Bu bir gelenektir. Bizden önce yapılan işler var ve ben de o geleneğin devamında bir taşıyıcı olarak değil, kent söylemiyle buluşturma söz konusu. Benim için şu önemli; Sivas’ta yaşayan 80 yaşındaki bir amca da beni dinleyince gözü nemlensin, İstanbul’daki 15 yaşındaki bir genç de dinleyip hissetsin. O köprüyü kuramıyorsam ben, ben değilim. Benim profilim böyle. Ondan birbirinden habersiz belki ama ben onları birleştirmek istiyorum. Bazı konserlerimde böyle tablolar çıkıyor. Aynı melodide birleşmek inanılmaz duygu. Benim hedefim aynı melodide insanları birleştirmek. Aşık Veysel’de olduğu gibi çalıp söyleme yetim olamaz. Ben, benimdir. Müziğime bir şeyler yansıtmak zorundayım. 

SORU: Ve kitabınız… “Bağlama Metodu” adlı müzik sektörü için adeta bir başyapıt niteliğinde olan ve büyük ustalığınızı ön plana çıkartan harika bir kitap yazdınız. Devamı gelecek mi?

YANIT: Bunu Arif hocayla birlikte yaptık ve 9 yıl uğraştık. Öncesi de var bu işin. Arif hocanın konservatuar döneminde yazıp çizdikleri de var. Aynı şekilde benim yazıp çizdiklerim var. Onları bir araya getirdik, tartıştık, konuştuk, sil baştan yaptık ve bu eser ortaya çıktı. 500 sayfalık kitabı 4 kere yazdık diyebilirim.  Devamı da gelecek, bunu söyleyebilirim. Son dönemde “Bağlama İçin Besteler” adı altında bir çalışma yapıyorum. O bitmek üzere, çünkü bağlamanın farklı akort türleri var ve o türlere yönelik teknik düzeyi yüksek eser sayısı yeterli değil. Bunun yanı sıra bağlamada virtüözlerden söz ederken çalgının bu yöndeki eser sayısı kısıtlı. Bu hassasiyetle bir çalışma içine girdim. O seri de bu şekilde başlayacak.

SORU: Bu tanrı vergisi yeteneğinizi bir de Edebiyat literatüründe deneseniz, örneğin bir roman yazmak ya da bir film senaryosu gibi… Hiç düşündünüz mü ya da düşünür müsünüz?

YANIT: İşin o kısmını hiç düşünmedim.

SORU: Dilerseniz birazda “LifeStyle”, yaşam tarzınız diyelim. Kendinizi nasıl tanımlarsınız’?

YANIT: Bağlamayla nefes alan birisi olarak kendimi tanımlayabilirim. Bütün gücümü oradan alıyorum. Bu sayede çok sayıda kapı açıldı. Bugün sizle de burada sohbet ediyorsak bu bağlama sayesindedir. Çevrem de bağlama ile tanımlar beni.  Yıllar önce Girit’te bir etkinlikte bir Koreli öğrenci bağlama çizmişti ve beni resmetmişti.

SORU: Peki, çevreniz sizi nasıl tanımlar?

YANIT: Uzaktan görenler soğuk der, yakından tanıyanlar sıcak der.

SORU: İnsan ruhunun dehlizlerine girdiğinizde, sizi en çok ne şaşırtır?

YANIT: Ahde vefa duygusu benim için çok ama çok önemlidir. O duyguyu göstermeyen insan beni çok şaşırtır.

SORU: Sizin için ihanet ne anlam taşır?

YANIT: İhanet, vefasızlığın kin ve nefretle birleştiği noktadır. Çok kötü bir şeydir.

  

SORU: Nelerden korkarsınız? Korkuların karşısında ne tür aksiyonlar alırsınız?

YANIT: Cehaletten korkarım. Bireysel bir şeyden korkmam.

SORU: Hatasız kul olmaz derler, hatalarınızı kabullenmede muktedirliğiniz ne sevidedir?

YANIT: Hatasız kul olmaz. İnsanın doğası gereği bu vardır. Benim de hatalarım vardır. Hatalarımla birlikte kendimi seviyorum.

SORU: Yirmi beş yıl önce nasıl bir Erdal Erzinca vardı? Çok hayal kurar mıydı?

YANIT: Çok hayal kurardı. Bugünü düşleyen diyebilirim.

SORU: Peki, Hayaller gerçek oldu mu?

YANIT: Hayallerim gerçek oldu, çünkü ben hep sanatsal hayaller kurdum. Örnek aldığım sanatçıların ismini değil de yaptığı işleri önemsedim. Her zaman da yapılan işlerin peşinden koştum. Şöhreti ve parayı önemsemedim, eğer öyle olsaydı bugün belki de hedeflerime ulaşmış olmazdım.

SORU: Karakterinizi hangi renkle tanımlarsınız?

YANIT: Elbette Sarı lacivert…

SORU: Yaşamınız filme alınsa hangi türde olurdu?

YANIT: Duygusal.

SORU: Ne tür müzikler dinlersiniz? Yerli ya da yabancı olarak hangi şarkıcı için “bu benim adamım” dersiniz?

YANIT: Doğadan gücünü alan müzikleri severim. Muharrem Ertaş’ı hiçbir şeye değişmem. 

SORU: Damak tadı ve lezzet zevkleriniz nasıl size hitap eden dünya mutfaklarından hangi yemek ve içkileri sever ve önerirsiniz?

YANIT: İnsanın Anadolu’da alıştığı bir tat var. O tada yakın şeyleri arıyorsunuz. Mesela, Yunan mutfağı hoşumuza gidiyor ama yine de Anadolu’dan bir şeyler arıyorsunuz. İran’a gidiyorum ve orada Anadolu kültürüne olan benzerliği görüyorum…

SORU: Ve şimdide geçiyoruz Fenerbahçe’ye. Nasıl Fenerbahçeli oldunuz ve Fenerbahçeli olmak nasıl bir duygu?

YANIT: 1981 yılında İstanbul’a geldim. İnanın İstanbul’a gelene kadar maç nedir bilmezdim. Bir gün Fenerbahçe-Galatasaray maçını izliyorduk. Babam Galatasaray’ı tutuyordu. O gün Galatasaray 1-0 öndeydi ama o an içimden Fenerbahçe’yi tutmak geldi. İçgüdüsel bir şey mi bilmiyorum ama o andan sonra Fenerbahçeli oldum. Fenerbahçeli olmak dünyanın en güzel duygusudur. Coşku veren müthiş bir duygu. Ben de bu coşkuya özellikle de çocukluğumda çok fazla kapılırdım.  Fenerbahçelilik başka bir şey... Bu coşkuyu, duyguyu yaşamaya ihtiyacı olan insanlar var. İşte Fenerbahçe bu duyguyu yaşatıyor.

SORU: Yoğunluğunuzu biliyorum ama bir taraftar olarak Fenerbahçe’nin maçlarını ne ölçüde takip edebiliyorsunuz?

YANIT: Müzik çalışmalarım çok yoğun geçiyor. Günde 15 saat çalışıyorum diyebilirim. Eğitimci, icracı, araştırmacı bir insanım ve bu işler çok fazla zamanımı alıyor. Zaman, zaman izleyebiliyorum.

SORU: Fenerbahçe’nin galip gelmesi için özel bir toteminiz var mıdır?

YANIT: Bakın size ilginç bir anekdot aktarayım. Fenerbahçe’nin Fransız takımı FC Bordeaux ile oynadığı UEFA Kupası maç vardı. Herkes Fenerbahçe’nin eleneceğini düşünüyordu. Hatta ben de Fenerbahçe, eğer FC Bordeaux’yu elerse 1 gün oruç tutacağım demiştim ve Fenerbahçe FC Bordeaux’yu eledi, ben de oruç tuttum (Gülüyor). Fenerbahçe için 1 gün aç kaldım. Diğer bir totemimde kardeşimle maç izlemektir. Kendisi Galatasaraylıdır onunla maç izlediğimde hep yeniyoruz. Örneğin birlikte izlediğimiz maç 6-0’lık Galatasaray maçı… Kapak olacak bir totem değil mi? (Gülüyor).

SORU: Yenilgi ya da galibiyetler sonrası kendinizi nasıl hissediyorsunuz, nasıl bir ruh haliniz oluyor?

YANIT: Yenilgide üzülüyorum ama Allahtan Fenerbahçe’mizin yenilgisi sayısı hep az. Ama galibiyette var ya inanılmaz bir coşku oluyor ve içim içime sığmıyor. Sevinçten, uyuyamadığım anlar oluyor.

SORU: Yeni teknik direktörümüz Sayın Aykut Kocaman yönetiminde bu sezon nasıl bir Fenerbahçe futbol takımı görmek istersiniz?

YANIT: Şampiyon olarak görmek istiyoruz. Aykut Kocaman hocamızı çok beğeniyor ve çok seviyorum. Yaptığınız işi bilmek çok önemlidir ama kalben de o işe hazır olmanız gerekiyor. İşte bu tezin adresidir Sayın Aykut hocamız… Tüm takıma futbolun doğruları yaptırmaya özen gösteren önemli bir teknik deha…

SORU: Bir de Fenerbahçe Dergisi hakkında görüşlerinizi alsak ne dersiniz hoş olmaz mı?

YANIT: Elbette hoş olur. Görsellik ve baskı kalitesiyle Türkiye’de spor dergiciliğine yeni bir soluk getiren, görsel sunumuyla mevcut spor dergileri arasında kolayca fark yaratan tasarımıyla gerçekten hoş ve popüler bir dergi… Rakip takım dergilerini tirajlarıyla geriden bırakması bir başka başarı. Kulüp dergisi olmaktan çıkıp Türkiye’deki en ünlü dergilerindeki popülerlikten daha yaygın bir dergi formatına gidiş görüyorum. Sadece sporla ilgili konularla olmayıp sanatsal ve kültürel konularla da kendini güçlendirmiş bir yayım olması ayrıca beni sevindiriyor. Ayrıca, sporun sadece eğlence aracı değil insanları birleştirici ve bir araya getirici, sevgiyi, barışı hedefleyen bir noktada olduğunu gösteren bir misyonu görebiliyorum. Başarılarınızın devamını diliyorum.

Bu keyifli söyleşimizin finalinde; dilerseniz Fenerbahçe camiasına, Büyük Başkanımız Sayın Aziz YILDIRIM beyefendiye ve taraftarlarımıza iletmek istediğiniz mesajlarınızı ve son sözlerinizi alarak röportajımızı sonlandıralım.

Fenerbahçe spor Kulübü bir asrı deviren büyük camiadır. 110 yıllık bir çınar ve tarihtir. Bu herkesin dostluk, kardeşlik içinde birlikte paylaştığımız bir tarihtir. Fenerbahçe camiası müthiş bir sivil toplum örgütü ve büyük stratejik güçtür. Taraftarlarımız ise dünyada futbolu anlayan, bilen seçkin insanlar topluluğudur. Futbol güzel ve keyifli bir oyundur. Bu olgunun ne kadar keyifle izlenebilir bir spor olduğunu görebilir ve kortekslerimizde yer verebilirsek o vakit çok daha keyifli bir hal alacaktır. Başkanımız Aziz Yıldırım beyefendi ise yaşadığı onca şeye rağmen hala dimdik ayakta durabilen naif bir insan. Bana göre Türkiye’de bu kadar zorluğa rağmen ayakta kalabilen bir başkan daha olamaz. Aynı şekilde Sayın Aziz Yıldırım gibi çok güzel projelere de imza atan bir başkan daha yoktur. Aziz Başkandan büyük bir güç alıyoruz. En umutsuz zamanlarda ne yaparsınız dendiği anlar olur ya, işte o an Aziz Başkan gibi liderlerin adımlarına dikkat ederiz. Onun attığı birçok adım çok kıymetlidir. Umutsuzluk anında ne yapılması lazım dendiğinde, bu dönemde akla gelen önemli isimlerden olmuştur. Cesaretli, çağdaş, bu ülkenin modern profiline çok uygun bir başkandır. Fenerbahçe camiasının, demokrasi ve cumhuriyet değerlerine bağlılığı ve bu uğurda verdiği mücadele herkes tarafından takdir edilmiştir bence. Başkanımızın verdiği örnek mücadele ve gösterdiği direnç, tüm Fenerbahçe camiası için de bir gurur vesilesi olmuştur. Camia olarak Sayın Başkanımızın kıymetini bilmeliyiz. Çok hoş ve naif bir söyleşi oldu, tüm camiamıza sevgi, saygılarımı iletiyor, müziğin ve sanatın sporla buluştuğu güzel ve aydınlık günler diliyorum. Sevgiler…