Spor Yazarı | FIFA Players' Agent

Dr. Öğr. Üyesi Sedat Hayran

Türk Tiyatro, Sinema ve Televizyon Dünyası’nın Gönüllerde İz bırakan Kült İsimi. Güldürmeyi Zekâyla Birleştiren, Sadece Tiyatro, Sinema ve Televizyon Duayenliği Değil, Sanatçı Duruşu ve Vizyonuyla da Takdir Toplayan, Olumlu Yaklaşımı ve Yapıcı Kişiliğiyle;  Türkiye’nin Ulusal Gururu olan, Müthiş Fenerbahçeli, T.C. Devlet Sanatçımız Sayın; Zeki ALASYA.

Olayların, insanların, durumların gülünç yanları­nı ortaya koyan, insanları güldürürken düşündürmeyi başaran, toplumsal bozuklukları, kişisel zaafları komedi, mizah ve güldürü sanatı formasyonuyla ön plana çıkartıp; anlatanla dinleyeni; oyuncuyla seyirciyi, uyuşmazmış gibi görünen şeyleri bir araya getirerek inanılmaz sinerjiler yaratan müthiş bir konuşma ustası. Türkiye'deki gösteri sanatlarının gelişimine ve yeni yeteneklerin ortaya çıkmasına büyük katkı sağlayan gençleri yetiştirmeye önem veren çok saygın bir eğitmen. Türk Tiyatro ve Sinemasını dört kuşağa sevdiren bir Mega Star. Güler yüzlü, hoş, espritüel kişiliği ve kendine özgü müthiş korteks kullanım tarzıyla, her yaptığı olay oldu. Her oyunu gişe hasılatı, her televizyon dizi ve sinema filmi reyting rekorları kırdı. O, Türkiye’nin yıllar öncesinde Avrupa Birliğine açılan ilk kapısı oldu. Makro vizyonu, fantastik tarzı, şık giyimi, sürekli kendini yenileyen görünümü ve değişime açık tavrıyla tiyatro, sinema ve ekranlar için yaratılmış, hakikaten sahneleri duruşuyla, koreografi kabiliyeti ve beden dilini müthiş kullanmasıyla dolduran batı sanatçılarımızdan biri. Sadece tiyatro, sinema ve televizyon duayenliği değil, güzel sanatlar, moda, edebiyat ve felsefe dünyasında hayranlarını sürükleyen yılların eskitemediği bir ikon. Tıpkı; “İsviçre Çikolatası ve Bohemya Kristali Gibi Çok Özel Bir Marka”. Türkiye’nin ulusal gururu T.C. Devlet Sanatçımız Sayın Zeki ALASYA beyefendiyi siz değerli taraftarlarımız için “AKADEMİK VİZYON” da ağırladık.

Değerli Sanatçımızın muhteşem biyografisini şöyle bir hatırladığımızda;

Takvim yaprakları 16 Nisan 1943 yılını gösterirken; İstanbul'un Avrupa Yakası'nda bulunan Fatih ilçesinin bir semti olan Şehzadebaşı’nda dünyaya gelen değerli sanatçımız, Sayın Zeki Alasya beyefendi; aslen Kıbrıslı olup, Kıbrıslı Mehmet Kamil Paşa'nın yeğenidir.  Annesi Kıbrıs göçmeni başarı ve disipline yönelik çok yönlü bir hanımefendi; babası ise kimyager, eczacı ve Üniversite öğretim görevlisi profesör bir beyefendidir.

Çocukluğu Şehzadebaşı’nda geçen değerli sanatçımızın hayat felsefesi öncelikle ailesinden başlar. Annesi IQ’ su çok yüksek, bir o kadarda sinirli, hastalık derecesinde alıngan ancak aynı zamanda müthiş esprili ve çok özellikleri olan bir hanımefendidir. Babası ise annesinin tersi bir karaktere sahip son derece sakin, sürekli okuyan ve araştıran bir bilim adamıdır. Böylesine bir aile yapılandırması içinde küçük Zeki, öncelikle hayatta bu denli kültürlü, başarılı ve beyefendi kişilik betimlemesini babasından, tiyatroya yönelik başarı trendini içeren son derece zeki, güler yüzlü, hoş, espritüel kişiliği ve kendine özgü müthiş korteks kullanım tarzını ise annesinden alır. Annesinden geçen bazı kötü huyları da özellikle profesyonel olduğu ilk yıllarda olaylara karşı gösterdiği tepkilerini tartarak, yanlış yaptıklarını görerek, belki kolay olmaz ama duygularını frenleyip kendisini çok iyi eğiterek halleder.

Değerli sanatçımızın hayatının dönüm noktası, çok mesafeli baba oğul ilişkisi yaşadığı babasını 15 yaşında kaybettikten sonra başlar. Babasının ölümünden sonra, bir anda o disiplinden kurtulmanın şaşkınlığı içinde kalır. Dahası aile olarak çok parasızlardır. Gençliğe adım attığı ilk yıllarında genç Zeki, bir şey yapmam gerektiğini fark eder. İlkokulda müsamerelerde oynarken çok başarılıdır. Geçmiş günlerini hatırlarken bir gün arkadaşlarıyla karşılaşır. Genç Zeki’nin arkadaşları Birlik Tiyatrosu diye amatör bir tiyatroda oynarlar ve ona “Sen de gelsene” derler. Değerli sanatçımız hemen kabul eder. Orada bir oyunun başrolünde oynayan arkadaşı askere gider. Genç Zeki’ye rol için teklif gelir ve o da kabul eder. Öyle çok büyük iddiası falan da yoktur ama oynar ve çok beğenilir. İşte, değerli sanatçımızın o dönemler aile bütçesine katkı sağlamak amacıyla başladığı sahne hayatı o gün bu gündür, hep başarıyla, şöhretle ve aldığı “premier ödüllerle” devam etmektedir.

    

Eğitim hayatını Robert Koleji’nden mezun olarak tamamlayan değerli sanatçımız Sayın Zeki alaysa beyefendi; profesyonel sanat hayatına 1959’da Milli Türk Talebe Birliği’nde sahne aldığı tiyatroyla başlar. İlerleyen süreçlerde Arena ve Ulvi Uraz Tiyatrosu’nda çalışır. Haldun Taner, Metin Akpınar ve Ahmet Gülhan’la birlikte Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nun kurucuları arasında yer alır. Güler yüzlü, hoş, espritüel kişiliği, elastik zekâsı, kendine özgü müthiş korteks kullanım tarzıyla, her eserinde kahkaha tufanları estiren, her yaptığı olay olan, Türk ve dünya yazarlarının modern oyunlarını sergileyip yöneten, sanat yaşamı boyunca yerli ve yabancı arenalarda sayısız en iyi oyuncu, en iyi yönetmen, en başarılı yapım ödüllerini toplayan, anlatanla dinleyeni; oyuncuyla seyirciyi, uyuşmazmış gibi görünen şeyleri bir araya getirerek inanılmaz sinerjiler yaratarak çağdaş Türk sanatına damgasını vurur. Takvim yaprakları 1966 yılını gösterirken değerli sanatçımızın bu kez de sinema yılları başlar ve çok sayıda sinema filmlerinde başrol oynar ve çok sayıda premier ödüller almaya sinema sektöründe de devam eder.

Değerli sanatçımızın yıllara göre sinema ve televizyon dizisi kapsamında Filmografisi ve oyunculuk kronolojisi ise;

1966 yılında Allahın Askerleri, 1971 yılında Emine, 1972 yıllarında Karaoğlan Geliyor, Tarkan, Sev Kardeşim, Tatlı Dillim1973 yıllarında;Kaynanam Kudurdu, Hamsi Nuri, Yalancı Yarim 1974 yıllarında; Salak Milyoner,  Mavi Boncuk, İmparator, Mirasyediler, Şenlik Var / Bal Kız, Köyden İndim Şehire, 1975 yıllarında; Güler misin Ağlar mısın, Nereden Çıktı Bu Velet, Beş Milyoncuk Borç Verir misin, 1976 yıllarında; Hasip İle Nasip, Her Gönülde Bir Aslan Yatar, Nereye Bakıyor Bu Adamlar,  1977 yıllarında; Sivri Akıllılar, Aslan Bacanak, 1978 yıllarında; Petrol Kralları, Cafer'in Çilesi, 1979 yıllarında; Garibin Çilesi Ölünce Biter,  Vah Başımıza Gelenler, Köşe Kapmaca, 1981 yılında; Şaka Yapma, 1982 yıllarında; Baş Belası, Görgüsüzler, 1983 yıllarında; Davetsiz Misafir, Dönme Dolap, 1984 yılında; Gülümseyen Dünya,  1985 yıllarında; Patron Duymasın, Yanlış Numara, 1986 yılında; Namus Düşmanı, 1993 yılında; Hastane, 1998 yılında;  Yerim Seni, 1999 yılında; Güle, Güle, 2000 yıllarında Adada Bir Sonbahar, Oyunbozan, Güler misin, Ağlar mısın, 2001 yılında; Dedem, Gofret ve Ben, 2002 yıllarında; Rus Gelin, Anne Babamla Evlensene, 2003 yılarında; Ömerçip, Hababam Sınıfı: Merhaba, 2004 yıllarında; Pardon, Kalbin Zamanı, Şans Kapıyı Kırınca,Yabancı Damat, 2006 yılında; Can, 2007 yıllarında; Oyun bitti, Sacayağı, 2008 yıllarında; Akasya Durağı, Hayat’tan Korkma, Cumhurbaşkanı öteki Türkiye'de, 2009 yılında; Aşk Geliyorum Demez.

15 yaşında sahneye adım attığı ilk günden bugüne kadar geçen 53 yıllık sanat hayatı boyunca Tiyatro’dan Sinema ve beyaz ekranlara güler yüzlü, hoş, espritüel kişiliği, elastik zekâsı, kendine özgü müthiş korteks kullanım tarzıyla, sunduğu her eserinde kahkaha tufanları estiren, her yaptığı olay olan, Türk ve dünya yazarlarının modern oyunlarını sergileyip yöneten, sanat yaşamı boyunca yerli ve yabancı arenalarda sayısız en iyi oyuncu, en iyi yönetmen, en başarılı yapım ödüllerini toplayan, anlatanla dinleyeni; oyuncuyla seyirciyi, uyuşmazmış gibi görünen şeyleri bir araya getirerek inanılmaz sinerjiler yaratan müthiş bir konuşma ustası. Sanat yaşamı boyunca; 53 yıldır tiyatrocu, 20 yıllık köşe yazarı, 60 filmde başrol oynadı. Sayısız Televizyon dizileri yazdı, oynadı, çekti ve yönetti. 55 civarlarında tiyatro oyunu sahneledi. Sanat yaşamının 39. Yıl dönümüne geldiğinde 1998 yılında Kültür Bakanlığı tarafından verilen hak etmiş olduğu “Devlet Sanatçısı” unvanını ile ödüllendirildi. Özel yaşamında iki kez evlilik yapan değerli sanatçımız, Sayın Oya Alaska hanımefendi ile yapmış olduğu ilk evliliğinden Zeynep adında bir kız evlada sahiptir. 2008 yılında Sayın Jülide Atak hanımefendi ile ikinci evliliğini yaparak mutlu bir yaşam sürdürmektedir.

T.C. Devlet Sanatçımız Sayın Zeki Alasya beyefendinin tüm bu başarılara ulaştıran bireysel Sublimasyona baktığımızda; “Sayın Zeki Alasya’ın olağanüstülüğü yalnızca Tiyatro, Televizyon ve Sinema dünyasıyla sınırlı değildir. Sosyal yaşamındaki eşsiz bilgi ve kültür birikimiyle bir ikon. Son derece enerjik ve hayat dolu bir tarza sahip. İnce zekâsının yanı sıra iyimser bir kişiliği var. Yaşam onun için cesaret gerektiren bir macera. Eğlenmesini dahası yaşamasını çok iyi biliyor. Başkalarına boyun eğmek onun için yabancı bir kavram. Son derece yaratıcı ve yetenekli, düşüncelerini bir an evvel yaşama geçirmek ve gerçekleştirmek için gerekli olan mücadeleci ruh onda kusursuz olarak mevcut. Başarılarının alt yapısında profesyonelliğin de ötesinde idealleri, çalışma disiplini, kalitesi, sağlam kişiliği, kendine özgü müthiş korteks kullanımı, stratejist özelliğiyle dünyaya geniş bir vizyondan bakarak gören, değişimci bir lider. Gençleri yetiştirmeye önem verip ve özen gösteren tarzıyla çok saygın bir eğitmen.”

  

Zirve denilen noktada çıtayı sürekli bir üst seviyelere taşıyan, Kültür Balanlığı'nca T.C. “DEVLET SANATÇISI” unvanıyla onurlandırılan, her şeyden önemlisi o mangal gibi yüreği “FENERBAHÇE SEVGİSİYLE” atan, 53 yıllık sanat hayatı boyunca Tiyatro’dan Sinema ve beyaz ekranların güldüren yüzü olan ve Uluslararası çağdaş sanatın boyutlarını yakalayabilmek açısından çok yönlü ve çok derin kültür kaynaklarına eğilen, zamanının önemli bir bölümünü ayırıp, ciddi uğraşlar veren; çağdaş Türkiye sanatının yükselmesi için büyük çabalar harcayan bir duayeni bir markayı, Devlet Sanatçımız Sayın Zeki ALASYA beyefendiyi bizde, Fenerbahçe Dergisi olarak kutluyor; konuğumuz olduğu için sayın şahsına teşekkürlerimizi iletiyor ve söyleşimize start veriyoruz. 

 

SORU: Sayın Zeki Bey; Tiyatro alanında ortaya konulan eserlerin içeriğinin, biçiminin ve dünya görüşünün toplumsal olarak temellendirilmesi, neden toplumsal olduklarının belirlenmesi, sosyal ve sınıfsal konumlarıyla ilişkilendirilmesi, günümüzde sahnelenen tiyatro oyunlarında ne denli ön planda oluyor?

YANIT: İhtilalleri büyük bir hevesle kötülüyoruz, hatta son zamanlarda hesap sormaya başladık bildiğiniz üzere politika bu ülkeyi yönetecek ise askerin müdahale etmemesi lazım. Asker uzunca bir süre vatanı kollamak ve cumhuriyeti korumak adına müdahale edince darbeler ülkeyi geriye götürdü, ama bir fark vardı; 1960’da 27 Mayıs ihtilali ile çok sağlam bir anayasa yapıldı. Bu ülkenin gördüğü en batılı sosyal söylemi en doğru olan anayasa idi. 1962 yılındaki bu anayasanın getirdiği rahatlıklar içerisinde bütün oyuncular bütün tiyatrolar cesaretle düşündüklerini söylediler. O zamanki siyasi idare ve özellikle de yönetimi elinde bulunduran Süleyman Demirel her şeyi kabullendi. Ben dahil herkes taklit etti, neredeyse yıllarca her adımını eleştirdik, bize en fazla verdiği tepki davet ettiğimiz halde oyunlarımıza gelmemek oldu. Bana göre zaman içerisinde yönetici ekibin, milletvekillerinin, bakanların, başbakanların ve cumhurbaşkanının sabırları azaldı. Örneğin bir yere kadar çok iyi idare ettiği halde belli noktalarda Turgut Bey bile tavır koymaya başladı. Buna rağmen biz her istediğimizi yaptık. 12 Eylül 1980 ihtilali ve öncesinde 1962, 1971 12 Mart’a rağmen söylediklerimizden hiç taviz vermeden oyunlarımıza devam ettik, başımıza hiçbir şey gelmedi. Gelelim bugüne; “Yasaklar” adı altında bir oyunumuz vardı, bu oyunumuzu tam üç sene boyunca kapalı gişe oynadık. Bu oyunu geçen sene Anadolu’da küçük bir kentte oynamaya kalktık ve ancak bir hafta oyun devam edebildi. Bir hafta sonunda “Yasaklar” yasaklandı. Bazen diyorlar; “Zeki ile Metin tekrar bir araya gelseler bir şeyler yapsalar” bir şeyler yapmaya kalksak ne olacağını üzülerek söyleyeyim; oynamaya başladığımızın 3.günü yasaklanırız, başımıza gelmedik bela kalmaz. Bugün bu şartlarda; ülke yöneticilerinin tiyatroya, sinemaya, özgür iradeye böyle bir tavırla yaklaştığı bir ortamda, ülke gerçeklerini ne kadar eleştirebilir ve nasıl ortaya koyabilirsiniz? Maalesef mümkün değil.

SORU: Kültürel gelişmeyi sağlayan gizil güçlerden birisi olan ve sanatsal yaratıyı en etkin biçimde topluma aktaran tiyatro, Sizce; uyarı görevini yaptığı kadar, toplumu ortak kompleks­lerinden arındırıp, onlara gerçek düşünce erkini ve özgürlüğünü yeterince sağlayabiliyor mu?

YANIT: Bir sayısal olaydan yaklaşalım; sanırım 1968 senesi idi, tiyatronun bugüne göre çok daha iyi yerlerde olduğu bir dönemdi. Bana röportaj için gelen bir gazetecinin sorduğu soruya verdiğim yanıt şu idi; “Türkiye’de tiyatro seyirci sayısı eser miktardadır.” Bu tıbbi bir terimdir, örneğin kan tahlilleri yapılır albümin herkeste çıkar, çok az bir yüzde oranında çıktığında onun hiçbir zararı yoktur. “Eser miktardadır”; yani vardır ama o kadar az olunca hiçbir şeyi etkilemez. 75 milyonluk bir ülkedeyiz bana bu soru sorulduğu zaman nüfus 30 milyondu. 100 kişiden 1’i tiyatro seyredebiliyordu. Bu oran ise Anadolu kentlerinde değil, İstanbul Ankara Bursa İzmir gibi büyük kentlerde idi. Daha küçük kentlerde belki 500 veya 1000 kişiden 1’i izliyordu. Eser miktarda bir izleyici ile yola çıktığınızda bu oran nasıl gelişir? Acı duyarak söylüyorum ki bugün bana göre Türkiye’de tiyatro seyircisi yoktur. Eser miktardadır.

SORU: Sektörde büyük tepkilere yol açan ödeneğinin bir bölümünün ya da tamamının yerel yönetimlerce karşılandığı profesyonel ya da amatörce yapılan Şehir Tiyatrolarının özelleşmesi kararı, sizce nasıl bir yaklaşım?

YANIT: Bana çok rahatsızlık verdi. Ödenekli tiyatroların oyuncularından çok sağduyulu vatandaşların bu duruma bakış tarzıdır. Belli tiyatrolar vardır, değişik konuları izleyen, bunların hepsi seyircinin en çok ilgisini çeken konuları ele almak durumundadırlar ki hem kişisel yaşamları için, hem de tiyatrolarının hayatta kalması için gerekli maddi kaynağı oluştursunlar. Türk ve dünya tiyatro tarihinde öyle oyunlar vardır ki çok fazla seyirci çekmezler, gişe şansları yoktur. Hani bazı sanat filmleri vardır; kimse izlemez, tiyatro’da da böyle oyunlar vardır. Bunları gişe kaygısı olmayan, ödenekli tiyatrolar oynar, devlet tiyatroları ile şehir tiyatrolarının görevi budur. Buralardan bir kar beklenmez bu devletin sanatı, tiyatroyu destekleme biçimidir. Gişe kaygısı olan oyunların bilet ücreti 35 lira iken bu gibi oyunların 5 liradır ve İlkokul mezunu çocuktan, 80 yaşına kadar sanatsever herkes bu oyunları izleyebilecektir. Şimdi siz bunları hangi hakla kapatırsınız ki?

SORU: Günümüzde sahnelenen tiyatroların bir çoğu, estetik ve politik anlayışı, çalışma yöntemleri ve teknikleri hiç değişmeyen, alışkanlıklarını aynen sürdüren, sanat kaygısından çok kar amacı güden, toplumsal kaygıdan çok elit kesime hizmet eden, vasat oyunculukların sergilendiği “aperatif” tiyatrolar ağırlıklı. Bu egemen kültüre karşı sizce nasıl bir strateji izlenmelidir? 

YANIT:  Az önce söylediklerim bunda da geçerli. Bu oyunları oynayan insanlar para kazanmak için her türlü seyircinin seveceği oyunlar oynamak zorundalar. Fakat izlenmesi gereken yol bu değildir. Bu ülkede ne acıdır ki sağlam bir sanat ve edebiyat politikası yok. 1965-66 senesinde Ulvi Uras Tiyatrosu’nda oynardım, Ulvi Uras çok önemli bir tiyatrocu idi, bize şöyle derdi;” Karşınızda seyirciler otururlar, kucakları açık, sizin de elinizde sihirli bir top vardır. Tembeldirler, beklerler ki kucaklarına atasınız ama sizin göreviniz o topu biraz daha yukarıdan atmak, tutabilmeleri için biraz daha uğraşmalarını sağlamaktır. Çok yüksekten de atmamalısınız, öyle bir yükseklikten atmalısınız ki zıplasın yakalasın. O dengeyi çok iyi tutturmanız lazım.” Bana göre de Türkiye’de tiyatrocunun, sinemacının halkına karşı bir sorumluluğu vardır çünkü ülkede çocukluktan başlayan bir kültürel gelişim yoktur. Sanatçı olarak insanları bir yerden alıp başka bir noktaya götürmek sizin göreviniz olmalıdır. Devletin sağlıklı bir eğitim ve kültür politikası uygulaması lazım.

SORU: Bir zamanlar TRT’li yıllarda radyo kanallarında örneğin; “Arkası Yarın” vb. gibi radyo tiyatroları vardı ve zevkle dinlerdik. Ülkemizde onca yerel, bölgesel ve ulusal radyoların olmasına rağmen radyo tiyatroculuğu programlarına pek rastlayamadığımız şu günlerde sizce yapılmamasının nedeni nedir? Acaba radyo tiyatroculuğunun modası mı geçti yoksa radyolarda ki ticari kaygı mıdır?

YANIT: Radyo tiyatroculuğunun artık pek yapılmamasının sebebi belki biraz ticari kaygıdır, belki de biraz modası geçmiştir, bunlar iç içe geçen sebeplerdir aslında. Onlara göre tiyatronun yeri pek yoktur. Bir gün böyle bir şeyin öncülüğünü bir tanesi yapsa diğerleri de peşinden gelecektir. Ülkemizde çoğu şeyde böyle olmuştur. En yakın örneği; tarihi bir dizi yapıldı, peşinden diğerleri geldi ki ben bile yapmayı düşünüyorum.

SORU: Ve Sinema. 60 adet film yapma başarısını gösterdiniz. O dönemlerin Türk Sinemasıyla bugünkü Türk Sineması’nı karşılaştırdığımızda; film yapımında kullanılan görsel efektler, kurgu, montaj, animasyon gibi teknolojik altyapı, senaryo kalitesi, finansman yatırımı, sanatçıya ödenen ücretler ve seyircinin sinemaya olan ilgisini içeren farklılıkları nasıl yorumluyorsunuz?

YANIT: Teknolojik gelişmeler açısından bakmak lazım bizim oynadığımız dönemdeki Türk sinemasına. Film çekilemeyecek ekipmanlarla oynadık, öyle kameralar vardı ki onları Avrupa ülkelerinde müzeye koyuyorlardı biz burada onlarla film çekiyorduk. Bugünlerde ise artık kıta sinemasını yakaladık hatta zaman, zaman Amerikan sinemasını zorluyoruz. Bu kadar büyük bir teknolojiyi kullanabilme avantajı ile ortaya çok farklı işler çıkmalı diye düşünüyorum. Bu noktada ülkemizde ne tarz filmler çekiliyor bunu da düşünmek lazım elbette. Batıya yanlış bir biçimde öykünme halinde miyiz diye düşünmemiz lazım. Filmlere iyi niyetle bakıyorum ve bunu görüyorum. Bizim ülkemizde çok sade çok sıcak hikâyeler olaylar var filme çekilebilecek. Ya Anadolu’nun bitkin halini ticari hesaplarla öne çıkarabilecek filmler yapılıyor ya da “Arog, Gora” gibi batı özentisi filmler.

SORU: Günümüzde sinema filmlerine milyon dolarlarla ifade edilen ciddi yatırımlar yapılıyor ve vizyona girdiğinde ise gişe hâsılat rekorları kırılıyor. Sizce sinemanın Türk toplumu üzerinde bu denli cazibesi ya da büyüsü nedir?

YANIT: Sinema ülkemize geldiği günden bu yana çok sevildi. Tiyatro asla bu kadar sevilmedi, biraz daha üst düzey bir kültür grubuna hitap etti tiyatro, sinema ise popülerdi. Türkiye Hindistan’dan sonra dünyada en çok film yapan ikinci ülke idi. Bu sadece Türk halkının sinemayı çok sevmesindendi. Sonraları televizyonun yaygınlaşması ile sinema filmleri azaldı ve sinema malum bir seks furyası dönemine girdi. Büyük sinema salonları ya düğün salonu oldu ya otopark. Herkes “sinema bitti” derken ben bitmedi diyordum ve nihayetinde sinema yeniden başladı. 500 kişilik 1000 kişilik sinemalar değil, 100-200 kişilik cep sinemalar halinde yeniden başladı. Sevilen, popüler bir film yaptığınızda elbette çok gişe hâsılatı yapıyor, o filmi milyonlar izliyor fakat burada da yanılmamak lazım çünkü dünya geneli ile karşılaştırıldığında bu milyon sayılar esasında hiç. Bir filmin vasatın üzerinde iş yaptığını anlamanın ölçüsü o ülke nüfusunun %10u civarında olmalıdır yani Türkiye için 78 milyon kişi isek 7,8 milyon kişi izlemiş olmalıdır. Daha almamız gereken mesafeler var ben bu mesafeleri de birkaç sene içerisinde alacağımızı düşünüyorum.

SORU: Dizilere göz attığımızda, Bugünkü konjonktür daha aksiyoner. Görünen o ki, yapımcılar ihtiyaca cevap verme telaşı içerisinde. Diziler her geçen gün cinselliği daha çok ön plana çıkarıyor. Bunun sanatı bir güç olmaktan çıkarıp sadece bir zevk unsuru haline getirdiğini düşünüyor musunuz?

YANIT: Dizilerde artan cinsellik sanatı zevk unsuruna dönüştürüyor evet hatta TRT üst kurulu sansürüne rağmen halen cinsellik aranıyor. İlla cinsellik de aranmamalı aslında vurdulu kırdılı şiddete dayanan unsur da çok fazla. Bir yerli dizide adamı masaya yatırıp ağzına bir şarjör mermi boşaltıyorlar ve benim 8, 10 yaşlarındaki ilkokula giden çocuklarım bu ülkede bunu seyrediyorlar. Bu bir vahşettir. Tiyatronun sinemanın gösterdiği sağduyuyu bireysel olarak yapımcıların da göstermesi lazım. Bugün çok iyi giden diziler de var ama daha fazla prim yapanlar ne yazık ki bu ve benzeri oluyor. Dünyanın hiçbir tarafında sansürsüz özgürlük yoktur, çocuklarımızı gençlerimizi korumak adına sansür uygulanmalıdır. Sadece cinsellik için değil örneklerle gördüğümüz gibi vahşet sahneleri için de kaçınılmaz olmalıdır.

SORU: Popüler ve magazin kültürünün, sinema, dizi ve tiyatro eksenindeki kurgusunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

YANIT: Magazinin gücü yadsınamaz. Halk bunun beklentisi içinde ve bu tarz programlar keyifle izleniyor. Örneğin sabah erken işim olmadığı takdirde ben de magazin programlarını izliyorum. İster istemez bunun uzantılarını dizilerde ve filmlerde de görüyoruz. Halk bunu istediği ve para olarak geri döneceği için böyle bir yol seçiliyor. Ne kadar devam edeceğini bilmiyorum fakat bu tarz devam edecektir.

SORU: Akasya Durağı'ndan babacan bir patron portresi sergiliyorsunuz ve dara düşeni zordan kurtarmak için çabalarınız oluyor, nasihat veriyorsunuz. Güldürürken mesaj vermek nasıl bir duygu?

YANIT: Metin Akpınar ve “Devekuşu Kabare” ile de senelerce bunu yaptık çünkü bir kişiyi bir konuda uyarmak istiyorsanız, özellikle de politik bir konuda, en doğru ve en kolay yol güldürerek uyarmaktır. Didaktik, öğretmen gibi uyarıldığında ki bizim millet dik kafalıdır yanlışlığın farkında olsa dahi hemen karşı çıkar. Akasya Durağı’ndaki “Nuri Baba” karakterinde de yine böyle bir tavır vardır. Nuri Baba karakteri kendinden çok yanında olanları düşünen yardım eden bir adamdır.

Şimdi biraz özele gelelim. Tiyatro merakınız nasıl doğdu?

YANIT: Ben kendimi bildim bileli tiyatrocuyum, tiyatrocu doğdum, gibi klişe cevaplar vermeyeceğim. İlkokul müsamerelerinde ailenin ve öğretmenlerin dikkati ile yetenekli olduğum söylendi, bu konuda yönlendirilerek desteklendim. Benim babam öldüğünde 15 yaşımdaydım, eczacı-kimyager bir bilim insanıydı, henüz 58 yaşında idi kendisini çok genç kaybettik. Eğer normal ömür sürecini tamamlamış, mesela 70 yaşına kadar yaşamış olsaydı, benim tiyatrocu-sinemacı olmam mümkün olmazdı. Büyük bir ihtimalle doktor olurdum ki kendisi de bunu çok isterdi. Amatör tiyatrolarda hobi olarak oynuyordum sonrasında tiyatro oyunculuğu çok renkli geldi. O esnada da Yıldırım Önal ki tiyatro camiası için önemli bir isimdi bir gün beni izlemiş ertesinde çok beğenmiş ve rol teklifi geldi. Ailemin ekonomisine de katkıda bulunma isteğim vardı, o dönemde benim için bunu yapabileceğim en uygun yol tiyatro idi. Benim tiyatroculuğum biraz böyle başladı.

SORU: Şu meşhur “Kara Tren” tutkunuzu soracağım. Sizi yakından tanıyanlar şimdi güleceklerdir. Evinizin alt katında kara trenlere ait ray, lokomotif, tren, ağaç, insan ve ev gibi yüzlerce minik parçayı bir araya getiren maketinizde trenlerin yanı sıra, insan, ev, araba, hastane, kilise, okul gibi maketlerle adeta ütopik bir ülke yaratmışınız. Kara Tren” aşkı nedir ve nasıl başladı?

YANIT: Babamın görevi icabı 1953 senesinde Arabistan’a gittik. Trene Haydarpaşa’dan bindik, yolculuğumuz 2 gün 3 gece sürdü dönüşte de Harem’den trene bindik, bu defa da 3 gün 2 gece bu yolculuklar esnasında treni, tren yolculuğunu çok sevdim. Buharlı trenin kokusunu ve sesini çok sevdim. Otobüs yolculuğu gibi değil, tren çok daha özgür bir alan. Sonraları okul döneminde sabahları erken kalkar gider Haydarpaşa’dan kalkan trenleri izlerdim. Modern tren merakım buradan çıktı. Avrupa’da bir turne yaptık mesela 4,5 ülkede bir ay kadar süren bir turne, uçak veya otobüs varken ben Metin’i de kandırarak oralarda da fırsat buldukça trenle gezdim. Tren merakım nedeniyle Süleyman Bey ile de kendi evimde bir dünya kurduk maketlerle, içlerinde bir sürü trenin de olduğu bir ülke yaptık.

SORU: Merhum Babanız Reşat Bey, size hep mesafeli olmuş. Pekii Zeki Bey, kızı Zeynep hanımla nasıl bir iletişim içinde?

YANIT: Babamla benim aramda belirli bir mesafe hep vardı kızımla benim aramda buna benzer bir şey olmadı. Babam öğretmendi öğrencilerini çok sevdiği halde öğretmen öğrenci mesafesini de hep korurdu. Ben çok küçüktüm, o zamanlarda babam Darüşşafaka Lisesi müdürüydü. Müdürlükten ayrıldıktan sonra özel bir şirkete geçti. Lise müdürlüğünün son birkaç senesini çok az da olsa hatırlıyorum, öğrencileri kendisini çok severdi. Ölümünden seneler sonra bile beni sokakta gören babamın eski öğrencileri bana babamı anlatırlar, benim bahsim bile geçmezdi. Buna rağmen hem öğrencileri hem de bizlerle çocukları ile olan mesafesini daima korudu. Keşke biraz daha paylaşımımız olsa ve daha geç vefa etseydi bunun üzüntüsünü hala daha yaşıyorum. Bu nedenle de kızım Zeynep’le olan ilişkim baba-kız ilişkisinden çok iki yakın arkadaş gibi olmuştur hep.

SORU: Yakın çevrenizden gelen bilgilere göre; yemek yapma konusunda iddialıymışsınız, bu iş ne kadar doğru?

YANIT: İlk eşimden 1987 senesinde ayrıldıktan sonra 2006 senesine kadar bekar yaşadım ve evimde kendi yemeklerimi kendim yaptım, bu nedenle de iyi yemek yapar oldum. 2006 senesinde eşim hayatıma girdikten sonra ise 2008 senesinde evlendik ve evde yemek yapımı işini kendisi devraldı. Ben artık sadece aralarda bazen kendime has özel yemeklerimi yapıyorum.

SORU: Ve Fenerbahçe… Müthiş bir Fenerbahçelisiniz. Konuştuğum Fenerbahçeli taraftarlar daha isminizi duyunca slogan ve marşlarla hemen size büyük sevgilerini gösteriyorlar. Bu büyük taraftarın da sevgisini kazanmak sizin için nasıl bir duygu?

YANIT: 1943 doğumluyum, 1948 senesinde Ekim ayında eski İsmet paşa Stadında (ismi değişen İnönü Stadı) o dönemde “Teksas Tribünü” denilen tribünde bir Fenerbahçe-Beykoz karşılaşması ile Fenerbahçe hikâyem başladı. Üç tane ağabeyim vardı ikisi, babam ve kuzenim Fenerbahçeliydi bir tanesi nazar boncuğu gibi Beşiktaşlıydı. Bizim hayatımız Fenerbahçe Stadında geçerdi. Belli bir yaşa kadar Fenerbahçe’nin hiçbir maçını kaçırmadım. Zamanla Fenerbahçe aşkı, renk aşkı, oyunculara aşk yerini başka hiçbir aşka bırakmayacak şekilde insanı zapt ediyor sanırım fanatizm dedikleri şey de bu. Kendim gözüm kapalı fanatik olmama rağmen ve başarısızlıklarımızda da objektif düşünebilmeme rağmen tabiri caizse “hasta bir Fenerbahçeli” oldum.

SORU: Bir Fenerbahçeli olarak; malum medyanın Fenerbahçe’ye karşı bakış açısını Sayın Zeki ALASYA tarzıyla yorumlayabilir misiniz?

YANIT: Diğer bütün takımlardan daha başarılı olan takımlar için bu uygulanır, dünyada da bunun örneklerini de gördük. Örneğin; Manchester, Juventus, Arsenal gibi takımlar üzerinde de yapıldı bu durum. Çok önce gelen açık ara giden takımları diğer takımlar sevmezler, düşman olurlar ve yıpratmak için fırsat aranır ki hele arada 6-0’lar olmuş kaç sene yenememezlik olmuş. Fenerbahçe’nin geçmişten bugüne yapılan Beşiktaş veya Galatasaray karşılaşmaları incelendiğinde çok net anlarsınız bunu. Bizim yapmamız gereken ise bence bunların acımasız bir şekilde üstlerine gitmek değil yumuşacık bir şekilde tavır almaktır. Bir diğer önemli nokta ise; Sayın Aziz Yıldırım’ın başa geçmesinden sonra giderek katlanan başarılar; bunlar yalnızca Futbol Takımın aldığı başarılar değil, diğer branşlardaki ve kurumsal yapıdaki başarılar da rakiplerin hayal ettiği şeylerin rahatlıkla hayata geçirilmesi idi. Bunun en güzel örneği bugünkünden evvelki stadımızın yenilenmesi. Bugünkü stadımız Avrupa’nın en iyi stadyumlarından bir tanesi..Bu kadar başarılı bir iş adamlığı ve bu kadar başarılı bir organizasyon kabiliyeti olamaz. Hal böyle olunca pek tabii bunlar beraberinde daha büyük düşmanlıkları hasetleri de getirdi.

SORU: Fenerbahçe’nin bu sezon yapmış olduğu Kuyt gibi, Krasic gibi, Meireles gibi Avrupa çapında kabul gören yeni yabancı transferlerinin takıma katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

YANIT: Henüz yeterince etki göremedim ancak benim düşündüğüm; zaman içerisinde bu yeni transferler de istenilen seviyeye geldiklerinde, diğer rakiplerle aramızdaki fark çok, çok açılmış dahi olsa Fenerbahçe bunu kısa sürede kolaylıkla kapatacaktır. Benim görüşüme göre bu sezonu Fenerbahçem yine şampiyon olarak bitirecek, bu yine rakiplerimizi üzecek ama ne yapayım ki bu beni sevindirecek.

SORU: 2012/2013 Sezonunda nasıl bir Fenerbahçe Futbol takımı görmek istersiniz? Sayın Zeki ALASYA tarzıyla yorumlayabilir misiniz?

YANIT: Kadınların ve çocukların maçları dünyada bir örneğini olmayan ve bana göre bir dünya rekoru olan bir katılımla izlemesinden çok gurur duyuyorum. Tek isteğim; artık erkeklerin de izleyebileceği bir noktaya gelmek. Bu noktaya geldikten sonra ise en büyük gücümüz olan taraftara şu çağrıyı yapıyorum; yanlış yapmayınız bizi esarete mahkum etmeyiniz bizi tahrik etmelerine müsaade etmeyiniz. Ben maçlarımızı kadını ile çocuğu ile tüm Fenerbahçelilerin izlemesini diliyorum, istiyorum.

Son sözüm ise; Fenerbahçeli olmak bir ayrıcalıktır ve ben kendimi Fenerbahçeli olduğum için ayrıcalıklı hissediyorum.

Bu keyifli söyleşimizin finalinde; dilerseniz Fenerbahçe camiasına ve taraftarlarımıza iletmek istediğiniz mesajlarınızı ve son sözlerinizi alarak röportajımızı sonlandıralım.

Bizde Fenerbahçe Dergi grubu olarak; bu güzel ve keyifli söyleşi için Türk Tiyatro ve Sinema dünyamızın Kült ismi. Türkiye’nin ulusal gururu, T.C. Devlet Sanatçımız Sayın, Zeki ALASYA Beyefendiye teşekkürlerimizi iletiyor ve kendilerine sağlık, mutluluk ve başarı dolu güzel yarınlar diliyoruz.

                                   İyi ki varsınız Sayın Zeki ALASYA Beyefendi.